22 Nisan 2010 Perşembe

19- ULUSAL EGEMENLİK VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

Ahmet AVCI
İZMİR
23 NİSAN 2010                              




ULUSAL EGEMENLİK VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

                             
                                                                                     EGEMENLİK KAYITSIZ KOŞULSUZ ULUSUNDUR
                                                                                                                                     MUSTAFA KEMAL


            Egemenlik kavramı çok tartışılan; içten ve dıştan tecavüze, tasalluta uğrayan, gerçek sahiplerinin de onlar adına egemenliği kullananların da pek önemsemediği bir olgudur.
            Egemenliğin kaybı, ulusları köle ve tutsak yapar, gözyaşına boğar.
Egemenliğin kazanılması da; gözyaşı, alın teri, acı ve kanla mümkündür.
            Egemenlik kavramını birkaç tanımla açıklamaya çalışacağım:
           Egemenlik: Egemen olma hali; bir devletin başka bir devletin boyunduruğu altında bulunmaması, kendi kendini yönetmesidir.
            Egemen Devlet: buyruk ve hüküm sahibi; buyruklarını yürüten, bağımlı olmayan, devlet demektir.
            Egemen Eşitlik: Uluslar arası uygulamalarda; diğer devletlerle eşit olabilmektir.
           Milli egemenlik: Devletin dış güçlerden BAĞIMSIZLIĞI ve yönetim erkinin ALLAH’A, dine ya da geleneğe değil, Millete dayalı OLMASIDIR. (yasama, yürütme ve yargı gibi tüm devlet organlarını ve güçlerini kapsar)
            Milli İrade: yargı denetiminde yapılan, periyodik, serbest ve adil seçimler sonunda oluşan, Meclis’te temsil edilen siyasal güçtür. (iktidar ve muhalefeti kapsar)
            İktidar: Mecliste oluşan, Milli İrade’nin temsiline göre belirlenen yönetimdir. (Hükümeti ve hükümetin Meclis’teki gücünü belirtir)

            Bilindiği gibi; Osmanlı Devletinde; egemenlik tümüyle Osmanlı ailesine aitti. Ailenin en yaşlı ya da yetkin üyesi kim ise; O, ‘Egemenlik Hakkını’ ailesi adına sınırsız olarak kullanırdı.
            Osmanlı’da; özellikle Halifeliğin kabulünden (1517) sonra iktidar, Tanrısal iradeye dayatılmıştı.
            Devletin başı olan ve devletin kendisi sayılan Padişah; doğrudan doğruya tanrısal irade ile iktidara sahip bulunuyor ve devleti yönetiyordu.
            Egemenliğin kaynağı ve dayanağına dokunulmadan, yalnızca Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ya da egemenliğine ortak olunması çabaları, Osmanlı devletinin son dönemlerinde, görülmüş ise de; Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetler, gibi düzenlemeler (AÇILIMLAR) ne devleti ne de Saltanatı kurtarabilmiştir.

            Birinci Dünya Savaşında yenilen Osmanlı Devleti, egemenliğini de Saltanatını da İtilaf Devletlerinin insafına bırakmıştır.

            Ancak; Türk Usunun Büyük Önderi Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi ile ‘Vatanın bütünlüğünü ve Ulusun bağımsızlığını, yine Ulus’un azim ve kararının kurtaracağını’ dünyaya duyurmuştur.
Bu karar; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde pekiştirilmiş, TBMM’NİN 23 Nisan 1920’de açılmasıyla da Yeni Türk Devleti Ülküsü gerçekleşmiştir.
“Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur.” hükmü Yeni Türk Devletinin egemenlik hakkını; kaynağını halktan alan İnsan Hakları Esaslarına dayandırıyordu.
23 Nisan 1920’te; Egemenlik, İstanbul’dan Ankara’ya (Saltanattan, Ulus’a) geçmekle kalmıyor, Egemenliğin kaynağı ve yapısı da değişiyordu.
Dinsel ve geleneksel Osmanlı Egemenliğinin yerine Ulus Egemenliği geçiyordu.
Osmanlı Devletinin karşısında; tüm siyasi ve hukuki yetkileri elinde toplayan TBMM, bir İhtilal Meclisi olarak, tarihi bir sorumluluk yükleniyordu.
Artık ‘Ulusal Egemenliğin’  önünde ne zincirler ne de tahtlar ve taçlar durabilirdi.

Meclisin kurucusu Mustafa Kemal, bu olayı; “23 Nisan 1920 Türkiye Milli Tarihi’nin başlangıcı yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir husumet dünyasına karşı, ayaklanan Türkiye Halkının TBMM’Nİ vücuda getirmek, hususunda gösterdiği mucizeyi ifade eder” sözleriyle değerlendirerek, ‘MECLİSİ ULUSAL İRADENİN’ eseri olarak göstermiştir.
23 Nisan 1920’te Ankara’da Meclis açıldıktan sonra; adını koyan ilk kararında; TBMM deyimini kullanmıştır. TBMM,  ‘Türk Ulusunu temsil edecektir.’

Adının başındaki “TÜRKİYE” sözcüğü devlet yaşamında ilk kez kullanılmaktadır.
Osmanlı Anayasasında; Devlet; “Osmanlıdır”, Saltanat; “Osmanlıdır”, Ülke; “Osmanlıdır”, Uyruklar; “Osmanlıdır.
Oysa açılan yeni dönemde; “Türklük”, “Osmanlılık” ın üzerine çıkmaktadır.
Artık Türk Milliyetçiliği de filizlenmektedir.
Kurulan yeni devlet; temelini Türk Ulusu’na dayandırmaktadır. Bunun da bir DEVRİM olduğu görülmektedir.

Göksel İrade; yerini insan iradesine, beşeri İRADE’YE bırakmıştır. Egemenliği kullanma hakkı, fiilen halkın temsilcileri tarafından, halk adına kullanılmaya başlanmıştır.

Ulus Egemenliği ile Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Emperyalizm ve Hıristiyanlık yenilmiş, Megalo İdea ortadan kaldırılmış, Sevr Antlaşması yok edilmiş, Batı Anadolu ve Trakya işgalden kurtarılmış, Doğu Sorunu çözülmüş, Saltanat ve Halifelik kaldırılmış, Lozan Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşı hesapları ve yüzlerce yıllık sorunlar çözülmüş, Misak-ı Milli esasları yaşama geçirilmiş ve Yeni Türk Devleti Dünyaya tanıtılmıştır.

Türk Devrimi ile Türkiye Cumhuriyeti Çağdaş Dünyadaki yerini almıştır; Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşma yoluna koyulmuştur.
Mustafa Kemal’in hedeflediği DÜZENİ, yani “Milli Egemenlik ve Bağımsızlığa bağlı, aynı zamanda barışçı ve insancı, Milliyetçi, Laik, Halkçı, Demokratik Parlamenter Sistemi benimsemiş, Atatürkçü özde Devrimci, tüm Dünya Uluslarıyla her alanda işbirliğine açık, her türlü diktayı reddeden, Haklar, Hürriyetler ve Kalkınma düzenini” kurma çabasına girmiştir.

Türk Devrimi’nin genel Amacı: “Türkiye’nin özgürlükçü bir ortamda ve Tam bağımsız olarak ve Kendi Kimliği ile Çağdaş Dünya’da yerini alması” biçiminde ortaya konulmuştur.

İzninizle biraz Batı’ya dönmek istiyorum; Avrupa’da Mutlak Egemen Krallıklar devri, Feodalite’nin ve Kilise’nin güçlenmesi ile çok zayıflamıştı. Topun icadı, Sömürgelerden gelen servetin büyüklüğü Krallara yeni bir güç kazandırdı.
Daha Orta Çağda, Saint (Sent) Agustinus; “Tanrının hakkı Tanrıya, Sezar’ın hakkı Sezar”a görüşünü ortaya atmıştır. Fransa’da Jan Boden; Cumhuriyet’in Altı Kitabı” adlı eserinde: “Egemenliğin Tanrı tarafından Krala verildiğini, Egemenliğin bölünemeyeceğini ortak olarak kullanılamayacağını” yazıyordu.
14. Lui; Jesvi Letat (jösvi leta); “Devlet benim” diyordu.
Jan Jak Russo, Cenevre yönetimini inceleyerek; ‘Genel irade’yi ortaya attı. Genel İrade dediği; Seçimde kazanmayı; “Mutlak Otorite Hakkı’ olarak algıladı.
“Genel irade; bölünemez, tartışılamaz, hata yapmaz” buyurdu.
Bizde de bu görüşü savunan yöneticileri sanırım anımsadınız.
Bizde de; iktidardakiler, “Çoğulculuğu, çoğunlukçuluk olarak” algılamıyorlar mı?

Hz. Muhammed’den sonraki, Dört Halifeler Dönemi, Emevi ve Abbasiler Döneminde de; Egemenlere UHREVİ sıfatlar yakıştırdılar.
Osmanlı İmparatorluğu zora düşünce; Yavuz’un üstlenmeye tenezzül etmediği Halifeliğe; dönemin Padişahları yapıştıkça yapıştılar.
“Tanrının yeryüzündeki gölgesi” oldu çıktı son dönem Osmanlı Halifeleri.
Bu inanış Orta Asya Türk devletlerinde de vardı. GÖK TANRI; Bir aileye egemenliği kullanma yetkisi verirdi.
“KUT” göksel Tanrısal demektir. O egemen aile bireyleri kutsaldı. Egemenlik kavgası da bu aile bireyleri arasında olurdu.
Büyük Selçuklularda; yönetici ailenin kadınları bile iktidar entrikalarına karışırlardı.
Bizde; Amasya Genelgesi ile Padişahın Tanrısal oyunu bozuldu, Erzurum Sivas; ayrıca Alaşehir, Balıkesir, Kongreleriyle halk, egemenliğini kullanmaya başladı. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM, “Hâkimiyet kayıtsız koşulsuz ulusundur” ilkesini ortaya koydu.
Çok partili siteme geçtikten sonra; siyasi partiler, Atatürk Devrimini sulandırdılar, Türkiye’yi de bulandırdılar.
“Hâkimiyet Allah”ındır sözünü halk yığınlarına ezberlettiler.  Acaba; Allah’ın olan Hâkimiyet Hakkını O’nun adına kim kullanacaktır!
Çeşitli ümmetlerden,  bir tek HALK’A, bir tek halktan, tek bir MİLLET’E dönüşen ulusumuzu tarikatlara, cemaatlere böldüler.
Şeyh-politikacı ilişkisi; bilimsel ve tarihi gerçekleri, safsataya dönüştürmeye çalışmakta.
Mustafa Kemal; “Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türk Halkına TÜRK MİLLETİ denir” demişti.
İradeyi kullanacak Millet Sokak güruhlarına teslim edildi.
İsmet Paşa’nın Lozan’da reddettiği ve Lord Cürzon’un cebine koyduğu EGEMENLİKLE bağdaşmayan istekler; günümüzde kurtuluş simidi oldu.
Ver kurtul. Sat kurtul!
Mustafa Kemal, KURTULUŞ için Millileştiriyordu, şimdi ise kurtuluş için ÖZELLEŞTİRİYORUZ…
İkinci Dünya Savaşından sonra, oluşan kamplaşmalar, mutlak Devlet Egemenliğini zayıflattı. Egemenliğin bir bölümü, karşılıklılık (mütekabiliyet) numaralarıyla yabancılara verildi.
Devletimizin MUTLAK YARGILAMA HAKKI delindi.
Borçlanıldıkça, egemenliği kullanma hakkı, dış istekler göre kullanıldı.
Stratejik tesislerin özelleştirilmesine karşı çıkanlara kötü gözle bakıldı.
Küreselleşme edebiyatına; İngiliz ve Amerikan gençliği—kendi ulusal çıkarlarına karşın—ayaklanarak karşı çıkmaktadırlar. Bizim adımıza, geri kalmış Ülkeler adına…
Ya biz…
Bizler ne yaptık?
Ya da ne yapacağız?
Hani demokrasi rejimi tepki rejimi idi…
90 yıl önce bugün; egemenlik, hanedandan sökülüp alınarak, gerçek sahibine teslim edilmiştir.
Bu uygulama ile Türk Toplumunun, Ümmet’ten Ulus’a, Kulluk’tan Yurttaş’lığa geçişi sağlanmıştır.
Bu Devrimi gerçekleştirenleri şükranla yâd edelim ve bize kazandırdıklarının değerini bilelim.
Ve bu bilincimizi koruyarak, bizi yeniden “ümmet”e ve “kul” olmaya dönüştürmek isteyenleri, Açılımlarla, BOP ve Küreselleşme masallarıyla bizi AB ve ABD’YE mahkûm etmek isteyenleri düş kırıklığına uğratalım…

Hiç yorum yok:

Katkıda bulunanlar