23 Temmuz 2010 Cuma

28- LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ ANLAM VE ÖNEMİ!

            Ahmet AVCI
            ahmetavci3@gmail.com
            24 TEMMUZ 2010- İZMİR



 LOZAN KONFERANSI VE BARIŞI ( 21 KASIM 1922-24 Temmuz 1923)





LOZAN BARIŞ KONFERANSININ TEMEL AMACI: OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDEN TÜRKİYE’YE KALAN SORUNLARIN İLGİLİ DEVLETLERLE GÖRÜŞÜLMESİ


            1914 yılında başlayan Birinci dünya savaşı, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile son bulmuştur.
            Bu savaştan Müttefikleriyle birlikte yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, milyonlarca insanını yitirdiği gibi vatanlarca da toprağını kaybederek kapkara bir gelecekle baş başa kalmıştır.
            Türk Ulusu; Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile Bağımsızlığını, Refahını, Ülkülerini ve Ülkesini yitirmiştir.
            19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde Başlayan Kurtuluş Savaşı, Türk Halkının ve Ordusunun tam desteği ile sürmüş, akıllara durgunluk veren fedakârlık ve başarılarla Yunan Ordusu önce durdurulmuş, sonra da Büyük Taarruzla bozguna uğratılmıştır.
 30 Ağustos 1922 tarihinde kazandığımız Büyük Zafer’in ardından kaçan düşmanı takip eden Mehmetçik, 9 Eylül’de İzmir’e girmiş ve 18 Eylül gününe kadar tüm Batı Anadolu’yu ve Marmara’nın güneyini Yunan işgalinden kurtarmıştır.
11 Ekim günü, İtilaf Devletleriyle Mudanya’da Mütareke (Ateşkes) imzalanmış, 1 Kasım’da Saltanat kaldırılmıştır.
            Saltanatın Kaldırılması ile Lozan konferansına yalnız Türk temsilcisinin katılması sağlanmıştır ama Lozan'a Türk temsilcisi olarak kimin katılacağı sorunu gündeme gelmiştir. O zamanki Vekiller Kurulu Başkanı Rauf Orbay, Lozan’a “Baş Temsilci” olarak gitmek istiyordu. Hatta İsmet Paşa’nın da kendisine danışman olarak verilmesini istiyordu.
            Rauf Bey, Mondros Mütarekesini imzaladığı için, şimdi böylece tarih önünde kendi adının üzerinde öne sürülen söylentileri yok etmek istiyordu.
            Mustafa Kemal Paşa da Lozan’da Türkiye’yi en iyi İsmet Paşa’nın temsil edeceğini düşünüyordu. İsmet paşa, Mudanya görüşmelerinde, görüşmeci olarak da beceri, yetenek ve başarısını ortaya koymuştu.
            Ankara’nın genç kadrosunda, güngörmüş, deneyimli, “Diplomasi kurallarını” bilen kimse de yoktu. Meslekten yetişmiş diplomatların hemen hepsi, İstanbul’da idiler. Ayrıca eski Osmanlı Devleti içinde yetişmiş olan bu diplomatların yeni Türk Devletini temsil etmeleri de sakıncalı idi.
            Bu durumda, Ulusal Kurtuluş Savaşının tüm sıkıntılı ve acı günlerini yaşamış, düzenli ve disiplinli bir asker olan İsmet Paşa, Türkiye’nin Baş Temsilcisi olarak atandı.
            İsmet Paşa Dış işleri bakanlığına getirildi. Dr. Rıza Nur ve Hasan (SAKA) Beyler ikinci temsilci seçildiler. Ayrıca 21 danışman, 2 basın danışmanı, 10 yazman ve çevirmen, genç Türk Devletinin en becerikli ve bilgili aydınları arasından seçilmeye çalışılmıştı.
            Türk Temsil Kurul Başkanlığına, Lozan’a hareketinden önce TBMM tarafından, aşağıdaki direktif verildi:
            “ 1. Doğu Sınırı: Ermeni Yurdu söz konusu olamaz. Olursa görüşmelerin kesilmesi gerekir.
               2. Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul Sancakları istenecektir. Konferansta bundan farklı olarak ortaya çıkacak güçlükler için vekiller kurulundan talimat alınacaktır. Petrol ve diğer konulardaki ayrıcalıklar sorununda İngilizlere bazı ekonomik çıkarlar sağlanması görüşülebilir.
              3. Suriye Sınırı: Bu sınırın düzeltilmesine olanak ölçüsünde çalışılacaktır. Sınır şöyle olmalıdır: Resi İbni-Hayr’dan başlayarak, Harm, Müslimiye, Meskene ve sonra Fırat yolu, Dirizor ve sonunda Musul ili güney sınırına ulaşır.
             4. Adalar: Duruma göre hareket edilecek, Kıyılarımıza pek yakın ufak büyük tüm adalar, mutlaka elde edilecek, başarı sağlanamazsa Ankara’dan sorulacak.
             5. Doğu Trakya’nın Batı sınırı: 1914 Yılının elde edilmesine çalışılacaktır.
             6. Batı Trakya: Misak-ı Milli uygulanacaktır.
             7. Boğazlar ve Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvetler kabul edilemez. Eğer görüşmelerin kesilmesi gerekirse, kesilmeden önce Ankara’ya bilgi verilecektir.
             8. Kapitülasyonlar kabul edilemez, eğer görüşmelerin kesilmesi gerekirse kesilir.
             9. Azınlıklar: Esas olan, değişimdir.
            10: Düyunu Umumiye (Devlet Borçları): Bu borçları Türkiye’den ayrılan ülkelere dağıtımı, Yunanlılara devri, yani savaş tazminatına (tamirat) karşılık tutulması; olmadığı takdirde, yirmi yıl ertelenmesi. Düyunu Umumiye kalmayacaktır. Güçlükler çıkarsa sorulacaktır.
            11. Ordu ve donanmayı sınırlandıran konu olmayacaktır.
            12. Yabancı Kurumlar: Türk Kanunlarına uyruk tutulacaktır.
            13. Türkiye’den ayrılan ülkeler için, Misak-ı Millinin özel hükümleri yürürlüktedir.
            14. Cemaatler ve İslam vakıflar hukuku eski antlaşmalara göre sağlanacaktır.”

            Bu kısa ve kesin talimattan da anlaşıldığına göre, TBMM Hükümeti, iki konuda hiçbir pazarlığa girişmek niyetinde değildir. Bunlardan birisi Doğuda Ermenilere toprak bırakılmasıdır. Gerçi Ermenilerle yapılan Gümrü Antlaşması ile sorun çözülmüştür.  Ancak batılı müttefiklerin bu konuyu yeniden gündeme getirmeleri bekleniyordu. Diğeri ise; Osmanlı Devletinin çöküş nedenlerinden en önemlisi olan Kapitülasyonların kaldırılması idi. TBMM Hükümeti her iki konunun da bağımsızlık ilkesi ile asla bağdaşmayacağını bildiğinden, gerekirse barış görüşmelerinden çekilmekte kararlı ve diğer konularda ise, elverişli koşullarla pazarlığa girişmenin mümkün olduğu kanısında idi. Sonunda da böyle olmuştur.
            Lozan’da Türk Temsil Kurulunun görevi çok ağırdı. Bu Konferansta Yalnız Yunanistan ile hesaplaşılmayacak, yüzlerce yıl sürüp giden, ”Doğu Sorunu” çözülecekti. Osmanlı Devletinin çöküp giderken bıraktığı pek çok önemli kalıntı tasfiye edilecekti. Ancak bu yapılırsa, yeni Türk Devletinin tam bağımsızlığından söz edilebilirdi.
            Bu sorunlarla tüm dünya ilgili idi.
            Lozan’da, karşımızda bulunan İngiltere ve Fransa yüzlerce yıl Osmanlı Devletini sömürmüşlerdi. İtalya ise bu sömürüye geç katıldığından pay alma hevesinde idi. Tüm müttefikler, çıkarlarını sonuna kadar savunmakta kararlı idiler.
            Konferansa zaman zaman görüşlerini bildirmek için katılan bazı Balkan Devletleri de, özellikle Trakya sorunlarını kendi çıkarları açısından savunacaklardı.
            Yunanistan; İngiltere tarafından en iyi biçimde savunulacaktı.
            Konferansa katılan diğer devletler, Romanya, Yugoslavya ve Japonya da doğrudan doğruya özel çıkarlarına göre oy kullanacaklardı.
            Bazı konuların görüşülmesine katılan Sovyet Rusya’yı ise Boğazlar rejimi ilgilendiriyordu. Bu bakımdan Türkiye’yi destekler gibi görünmesine karşın kendi çıkarlarını zedelenebileceği her öneride Türkiye’yi yalnız bırakabilirdi.
            Birinci Dünya Savaşını ”yenen”  olarak bitiren devletler bu konferansta; ufak bir TÜRK-YUNAN savaşının sonuçlarını görüşmeyi tasarlıyorlardı. Onlar Birinci Dünya savaşında yenilmemişlerdi.
            Aslında TÜRK-YUNAN Savaşı, Birinci Dünya Savaşının sonucunu değiştirmişti. Ancak onlar bunu sonuna kadar inkâr etmek zorunda idiler.
            Böylece konferansta yapayalnızdık. Türk Temsilciler Kurulu, onurlu bir barış yapabilmek için insanüstü çaba harcamak zorunda idi.
           
             KONFERANS:
            Türk Temsilciler Kurulu 11 Kasım 1922 günü Lozan’a geldi. Konferans 12 Kasım’da başlayacakken, hiçbir devletin temsilcisi gelmemişti. İsmet Paşa bu duruma sert tepki gösterdi. İngiltere, Fransa ve İtalya dışişleri bakanlarını protesto etti. Bu devletler özür dileyerek, Konferansın 20 Kasımda toplanacağını bildirdiler. Müttefiklerin hala anlaşamadıkları görülmektedir.
            İsmet Paşa 14 Kasım’da Paris’e giderek, Fransız yetkilileri ile görüştü.
            Konferans 20 Kasım’da toplanarak görüşmelere başladı.
            Tarafsız Ülke İsviçre’nin devlet Başkanının yaptığı açış konuşmasından sonra, İngiliz Baş delegesi Lord Curzon, Konferans hakkında açıklamalarda bulundu. Ardından programda olmamasına karşın, İsmet Paşa birden kürsüye fırladı. Bir konuşma yaparak, Bağımsızlık ve egemenlik davasına verdiğimiz önemi belirtti: 
            “Çok acı çektik, çok kan akıttık, bütün uygar uluslar gibi; özgürlük ve bağımsızlık istiyoruz.” dedi.
            Bu konuşmayı Lord Curzon ve Mussolini alkışladı. İsmet Paşa’nın yaptığı bu sert ve açık konuşma; İtilaf devletleri temsilcilerine; ”Sevr barışının düzeltilerek sorunun çözülemeyeceğini” anlatmış oldu.
            Lozan’da görüşülecek konular, yalnız üç-dört yıllık bir sorunu kapsamıyordu. Yüzyıllık hesaplar görülecekti. Mustafa kemal’in ifadesi ile ”Bu derece karışık, bu derce de bulaşık hesapların içinden çıkmak hiç de kolay olmayacaktı.”
            Tarihi birikimin yarattığı bu karışık sorunları ikiye ayırmak gerekiyordu.
            -Türkiye-Yunanistan arasındaki sorunlar:
             Doğu Trakya’daki sınırın çizilmesi,
            Ege Adalarının durumu,
            Türkiye’de yaşayan Rumlarla Yunanistan’da yaşayan Türklerin yer değişimi ve Yunanistan’ın Anadolu ve Trakya’da yaktığı, yıktığı, tahrip ettiği yerler için ödemesi gerekli savaş tazminatı.
            -Türkiye ile diğer Avrupa devletleri arasındaki sorunlar:
            Bu sorunlar da; Siyasal ve Ekonomik olarak ikiye ayrılıyordu. Batılı Ülkeler, Osmanlı Devletinin iç işlerine karışırken, sürekli olarak, azınlık haklarını ve Kapitülasyonların kendilerine tanıdığı çıkarları dayanak olarak almışlardı.
            Yeni Türkiye’nin kurucuları, Tam Bağımsız olmak istiyorlardı. Tam bağımsızlık denildiğinde; Siyasi, Askeri, Ekonomik, Adli ve Kültürel gibi her alanda bağımsız olmayı düşünüyorlardı. Bunun içindir ki; Kapitülasyonları ve onlarla birlikte Batılı Devletlere verilmiş olan tüm ayrıcalıkları kaldırmak istiyorlardı. Ancak bu durum, Batılı Sömürgeci Devletlerin politikalarına ters düşüyordu. Bu nedenle elde etmiş oldukları bu hakları kaybetmek istemiyorlardı.
             Buna bir de Osmanlı Devletin Batılı Devletlerden aldığı borçlar konusu da eklenirse, bu devletlerle Yeni Türk Devleti arasındaki sorunların ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Tüm bunlara karşın, tablo tamamlanmış sayılmaz. Tabloyu tamamlamak için bu sorunlara bir de Musul ve Boğazlar konusunu da eklemek gerekiyordu.
            Türklerin hassas olduğu tüm konularda, ödünler isteniyordu. Türklerin hazırladığı tasarılar reddediliyordu.
            İngiliz temsilcisinin; Orta Doğu’da ülkesinin itibarını Türkiye’nin zararına yeniden canlandırmak istemesi, Fransa’yı da yanına çekmesi, ekonomik çıkarlarını sürdürmek istemesi, Boğazlar, Musul, Kapitülasyonlar, Osmanlı Borçları Türkiye ile Yunanistan arasında Azınlıklar ve Patrikhane, ayrıca Ermeni Yurdu konusundaki uyuşmazlıklar, Konferans’ın çıkmaza girmesine yol açtı. Ve konferans 4 Şubat 1923’te dağıldı.
            Konferans dağılmadan önce Lord Curzon (Körzın) ile İsmet Paşa arasında geçen şu konuşma ilginç ve alınacak derslerle doludur:
            Curzon: “Tam Bağımsızlık diyerek her istediğimize karşı çıkıyorsun, yoksul bir ülkesiniz ve Anadolu harap durumda, paraya ihtiyacınız var. Kabul etmediğiniz tekliflerimizi şimdi cebime koyuyorum, yarın para için geldiğinizde, cebimdekileri o zaman önünüze koyacağım.”  (Lord Curzon’un bu ünlü sözleri; devlet yönetiminde; Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşaların akıllarından hiç çıkmayacaktır.)
            Temsilci kurullar ülkelerine döndüler. Bu arada Türk Ordusu, Boğazlar Trakya ve Musul üzerine gerekirse harekete geçmek üzere hazırlandı.
            Lozan görüşmeleri sürerken, Zübeyde Hanım ölmüş, Mustafa Kemal Latife hanımla evlenmiş, 17 Şubatta İzmir’de “Türkiye İktisat Kongresini” açmıştı. Bu Kongre’de, ulusal ekonomiye ilişkin ortak hedefler saptanmıştı.
            18 Şubat: gece Latife Hanımla birlikte Ankara’ya hareket edildi. 18 Şubatta Trenle Eskişehir’e gelinerek Lozan’dan dönmekte olan İsmet Paşa ile buluşuldu ve durum değerlendirmesi yapıldı. Toplantıya Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’da katıldı. Trenle Ankara’ya gidilirken de görüşmeler ve değerlendirmeler sürdü.
            21 Şubat 1923: Mecliste: Lozan Konferansının ele alındığı gizli oturumlara başlandı. Toplantılar, zaman zaman sert itham ve tartışmalara sahne oldu.
            Ankara’da durum gergindi. Mecliste sert tartışmalar oldu. İsmet Paşa Mecliste geniş açıklamalarda bulundu.
            Mecliste muhalif milletvekilleri, Mustafa Kemal’i yıpratmak amacı ile İsmet paşayı hedef aldılar onu “yetkilerini aşmakla” suçladılar. İsmet Paşa’yı kürsüden savunan Mustafa Kemal, muhalif grubun öncülerinden Ali Şükrü ve ziya Hurşit’i Ulusal çıkarlara zarar vermekle suçladı.  Meclisteki gerginlik silahların konuşacağı gerginliğe dek ulaştı Meclis Başkanı’nın müdahalesi ile önlendi.
            Sonraki oturumda Hükümete; Lozan’daki görüşmeleri sürdürmek üzere, Türk heyetine talimat verme yetkisinin verilmesi konusunda karar alındı.
            Mustafa Kemal’i Mecliste eleştiren Ali Şükrü 26 Martta son kez mecliste görüldü. 29 Marta Ali Şükrünün arkadaşı Hüseyin Avni, Durumu Meclise bildirdi. Kaybolan Milletvekili için Hükümeti suçladı.
            Hükümetçe yapılan araştırmada; Milletvekili Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’in Koruma birlik komutanı Topal Osman Tarafından kaçırılarak 27 Mart 1923 günü öldürüldüğü ve gömüldüğü belirlenmiştir.
            Bunun üzerine, Mustafa Kemal Paşa, Meclis koruma Tabur Koruma Tabur Komutanı Binbaşı İsmail Hakkı’ya (Tekçe), Topal Osman’ı yakalama emrini vermiştir.
            Bu olay Meclis’te, büyük tepkiye yol açtı. Topal Osman güvenlik kuvvetleriyle girdiği çatışmada öldürüldü. Meclis önünde asılarak teşhir edildi. Ancak Meclisin tepkisi yine de dinmedi.
            Mustafa Kemal, “Devrim Atılım”larının yürütülmesi için TBMM’nin yenilenmesi gerektiğini düşünüyordu. İlk Meclis Kurtuluş Savaşını yönetmiş, ama tarihsel görevini de bitirmişti ve yıpranmıştı. Mustafa Kemal’in karşısında olan Milletvekilleri yola getirilememişti.

            Yeni ve dinç bir Meclisle işlerin yürütülmesi gerekiyordu.
            1 Nisan 1923’te yeni seçimlere gidilmesi kararlaştırıldı.

            6 Nisanda, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin, mecliste çoğunluğu oluşturulacak biçimde, Halk Fırkasına dönüştürüleceğini ilan etti. Zaman içinde bir parti programı hazırlanacaktı ama 8 Nisanda; Mustafa Kemal yeni kurulacak partinin çalışma ilkelerini açıkladı (Dokuz İlke).
            Bu ilkelere göre parti şu ilkeleri kabul ediyordu:
            “Egemenlik Ulusundur”,
            ”TBMM’den başka hiçbir makam, ulusun işlerine karışamaz”,
            ”Tüm kanunların yapılmasında, yönetimde ve her türlü yönetsel ayrıntılarda, genel eğitimde, ekonomide, ulusal egemenlik ilkeleri içinde çalışılacaktır”.
            Saltanatın yıkılmasının geri dönüşü olmadığı, Hilafetin Müslümanlar için yüce bir makam olarak Meclis tarafından korunduğu, yasaların ve güvenliğin tüm ülkede sağlanacağı ve ülkenin tam bağımsızlığının Barış Konferansı görüşmelerinin ön koşulu olduğu,   bu ilkeler arasındaydı.
            Misak-ı Milli’den söz edilmemişti. İzmir İktisat Kongresinin kararları doğrultusunda alınacak ekonomik önlemler de ilkelerle belirtilmişti.
             Parti çalışma programında mahkemelin ve kanunların düzeltilmesi, bankaların güçlendirilmesi, demir yollarının çoğaltılması, köylüyü ezen aşar vergisini kaldırılması, öğretim ve eğitimin birleştirilmesi, askerlik süresinin indirilmesi gibi yurdun önemli dertlerine çözüm yolları öneriliyordu.
            Birinci Meclis son kez, 16 Nisan 1923’te toplandı. Bundan sonra Mustafa Kemal seçim için kendi adaylarını belirlemeye ve seçim çalışmaları ile Lozan görüşmelerine ağırlık vermeye başlayacaktır.   

            16 Nisan 1923: TBMM’nin birinci dönem çalışmaları sona erdi.

            Lozan Görüşmeleri için, yoğun diplomatik temaslarda bulunuldu. Sonuçta; yeni bir savaşta tüm tarafların zararlı çıkacağı düşünülerek, 23 Nisan 1923’te Lozan’da tekrar toplanıldı.
            Konferansın ikinci döneminde karşı taraf daha anlayışlı idi. İngiliz Baş Temsilcisi Lord Curzon Lozan'a gelmemişti. Yerine Rumbold gelmişti. Pürüzlü noktalar hızla giderildi. Bu arada biz de barışın sağlanabilmesi için bazı fedakârlıklarda bulunduk.
            Ortak bir taslak hazırlandı. Yalnız Yunanistan’dan istenecek tazminat ve Trakya sınırı üzerinde anlaşılamamıştı. Mustafa Kemal’in müdahalesi ile Karaağaç ve çevresinin bize verilmesine karşılık savaş tazminatından vaz geçildi. Ve Barış Anlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandı.       
            Lozan Antlaşmasında imzası bulunan devletler: Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika. Sovyet Rusya Boğazlara ait sözleşmeyi imzalarken, Osmanlı borçlarından kendi ülkelerine düşen hisseye itiraz eden Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) Devleti antlaşmayı imzalamamıştır. Konferansa gözlemci olarak katıldığı için ABD’nin de Antlaşmada imzası yoktur.
           
            Anlaşma Hükümleri:
            Sınırlar;
a)   Güney Sınırı (Suriye Sınırı): 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması ile belirlendiği biçimde onaylandı. Hatay, Suriye’de kaldı.
            Hatay Her bakımdan Türk’tü ve Misak-ı Milli sınırları içinde idi. Hatay Kurtuluş savaşının güç koşullarında Fransızlara bırakılmıştı, Suriye’ye değil. Fransa Suriye’den ayrılmaya hazırlanırken ve Suriye Devletinin kurulması Planlanırken Hatay’ın Suriye’de değil Türkiye’de olması gerekli idi. Türkiye’nin zorlaması ile Fransa; Hatay’ın özel durumunu kabul etti. Türkiye; 4 Temmuz 1938’de, Milletler Cemiyetine “Hatay üzerinde bir isteği olmadığını, ancak buranın halkının kendi geleceğini saptamasının da, Kurumun ilkeleri arasında bulunduğunu” belirtti.
            Milletler Cemiyeti gözetiminde yapılan halk oylamasında; Suriye ve Fransa yönetimi altında kalmak istemediklerini belirttiler.
            Halkoyu sonucunda, Eylül 1938’de Bağımsız Hatay Devleti kuruldu. 10 Kasım 1938’de Atatürk hayata gözlerini kapadığı zaman Hatay sorunu çözüm yoluna girmişti.
            23 Haziran 1939’da yapılan Türkiye-Fransa Anlaşması sonucunda Hatay Parlamentosu, Türkiye’ye katılma kararı verdi. 7 Temmuz 1939’da ise 3711 sayılı kanunla Hatay ili kuruldu.

b)   Irak Sınırı: İngilizlerin himayesi altında bulunan Irak’la aramızdaki sınır sorunu çözülememiştir. İngiltere Musul’u bırakmak istemiyordu. Bu anlaşmazlık; Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde çözülmek üzere ertelendi.

c)   Batı Sınırı: Yunanlılarla olan Misak-ı milliye göre çizildi. Ancak bazı bölgelerin elden çıkması önlenemedi. Meriç Irmağı sınır olarak kabul edildi. Yunanistan Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak verdi. On iki ada İtalyanlarda kaldı. İmroz ve Bozca Ada Türklere verildi. Diğer Ege adalara Yunanlılara verildi. Ancak bu adalarda asker bulunduramayacaktı.

           
            KAPİTÜLASYONLAR:
            Yüzlerce yıl Türk Ulusunun gelişmesine ve güçlenmesine engel olan Kapitülasyonlar, Lozan anlaşması ile tarihe gömülmüştür. Yalnız beş yıllık bir geçiş süresi verilmiştir.

           

            AZINLIKLAR:
            Yeni Türk Devletinin sınırları içinde yaşayan tüm azınlıklar, Türk Yurttaşı olarak kabul edilmiştir. Yunanistan’daki Türklerle, Anadolu’daki Rumların karşılıklı olarak değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.
            Türkiye’deki Rum azınlığın Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türk azınlığın da Türkiye’ye gönderilmesi kararlaştırılmıştır. İnsanların kuşaklar boyunca yaşadıkları yurtlarından zorunlu olarak ayrılıp, tanımadıkları bilmedikleri yerlere götürülmeleri, hoş hatta insani bir şey sayılamaz. Ancak, Konferans, bu kadar olanlardan sonra, değişik etnik kümelerin, bir arada barış içinde yaşayamayacaklarını kabul etmiştir. Türkiye’nin değişim için özel ve haklı nedenleri vardır: Batı Anadolu’da ve Trakya’daki Rumlar, Yunan Ordusuna yazılarak, uyruğu oldukları devlete karşı düşmanla birleşmişlerdir. Karadeniz Rumları da Aralık 1918’den 1923 başlarına değin, isyan halinde olmuşlardır.  İleride bunların yeniden isyan etmeleri ya da bir Yunan istilası için gerekçe olmaları da ihtimali de yok sayılamazdı.
            Yunanistan’daki Türk azınlığı ve Yunanistan için de aynı ihtimaller söz konusu olabilirdi. Aslında insani olmasa da, ahali değişimi, iki devleti rahatlatan, aralarında içten bir dostluk kurmalarını kolaylaştıracak bir çözümdü.
            Kurtuluş savaşında, düşmanla işbirliği yapmayan, tersine devlete bağlılık gösteren geniş bir Rum kesimi de vardı. Bunlar iç Anadolu Rumları idi. Hatta onlar Fener Patrikhanesiyle bağlarını kopartmışlar ve Türk Ortodoks Kilisesini kurmuşlardır. (16 Temmuz 1922). Kilisenin başkanlığına Papa Eftim getirilmiştir.  Ahali değişimi olunca, Papa Eftim cemaatsiz kaldı.
            Ahali değişimi dolayısıyla, Türkiye’den 1,3 milyon kadar Rum Yunanistan’a, 500.000 kadar Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmişlerdir. Genelde, toplumsal konumlarına göre, gidenlerin mülkleri verilmiştir. Yani çiftlik sahibine çiftlik, dükkân sahibine dükkân vb. tahsis edilmiştir.
            İşin ilginç ve dokunaklı yanı şu idi ki, özellikle İç Anadolu’dan giden Rumların, yazıda Yunan harflerini kullanmakla birlikte, ana dilleri Türkçe’ydi. Çoğu Rumca da bilmiyordu. Hatta iç Anadolu Rumları arasında, Yunan harfleri ile yazılan, “Karamanlıca “ denilen fakat Türkçe olan bir edebiyat da vardı.
            Anadili Türkçe olan Rumların Yunanistan’da, büyük uyum sorunları oldu. Aynı biçimde, Girit’ten, Yanya'dan gelen birçok Türk’ün de anadilleri Rumca idi. Ve bunlar genellikle çok az Türkçe bilmekte idiler. Bunlar da uyum sorunu yaşadılar.
            Görünüşe göre, gideni Rum, geleni Türk yapan dilleri değil dinleri idi. Bu durum etnik kimlikte, dinin payı konusunda, ilginç tartışmalara yol açabilecek niteliktedir.
            Batı Trakya’daki Türklerle, İstanbul’daki Rumlar değişimin dışında tutulmuşlardır.
            Anlaşmanın onaylanmasıyla Türkiye ile Yunanistan arasında zorunlu nüfus mübadelesi süreci başladı. 30 Ocak 1923’te imzalanan sözleşme, etnik temelin tanımında dini kullanıyordu. Sonuçta Ortodoks Kilisesine bağlı olan 1 100 000 eski Osmanlı vatandaşı Yunanistan’a göç ederken, genelde Makedonya ve Girit’te yaşayan 380 000 Müslüman Türkiye’ye geldi. Rumların birçoğu daha anlaşma imzalanmadan kaçmıştı ama Orta Anadolu’da Karamanlı olarak bilinen Türkçe dilli Rumlarla, Karadeniz kıyısında ve başka bölgelerde yaşayanlar da kendilerine yeni bir vatan bulmak zorunda kaldılar. Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlarla, Büyük Savaşın bitiminden önce, İstanbul sınırları içinde yaşayan (yerleşik) Rumlar göçten muaf tutuldular. Ama yaklaşık 150 bin Rum’un ya kendi isteği ile ya da zorunlu olarak eski Osmanlı Başkenti ve çevresini terk etmesiyle bölgenin karakteri geri dönülmez biçimde değişti. Ermenilerin sürülmesiyle ortaya çıkan el becerilerine sahip insanların iyice azalması sorunu, Rumların da ayrılmasıyla büyüdü.
           
            *1071 Malazgirt Zaferi ile başlayan Anadolu’nun Türkleştirilmesi eylemi tamamlanmış oluyordu. (Ermeni Tehciri, Mübadele, İskân Kanunu)

            SAVAŞ TAZMİNATLARI:
            İtilaf Devletleri, Osmanlı Devletinin Birinci dünya Savaşında yenildiğini belirterek, tazminat istemişlerse de reddedilmiştir. Anadolu’daki büyük yıkımlara neden olan Yunanistan’ın savaş tazminatı olarak Karaağaç ve yöresini Türkiye’ye vermesi kararlaştırılmıştır.

            DEVLET BORÇLARI:
             1854’te başlayan ve 1881’de Osmanlı Devleti Maliyesinin İflası ve Düyunu Umumiye’nin kurulmasına yol açan Osmanlı Borçları, ileriki yıllarda da artmıştı. Osmanlı devletinin Parçalanması sonucu kurulan yeni devletlere pay edilen Osmanlı Borçlarından kendi payına düşeni Türkiye kabul etti. Borçların ödenmesi üzerine her türlü yabancı mali ve ekonomik gözetim ve denetime son verilmiştir. Borçlar taksitle ve Fransız Frangı olarak ödenmiş ve son taksit 1951'de tamamlanmıştır.

            BOĞAZLAR:
             Stratejik bir konuma sahip olan Boğazlar, bize verildi ancak; gidiş geliş serbest olacaktı. Boğazlardan geçişleri, başkanlığını Türkiye’nin yapacağı bir kurul düzenleyecekti. Ayrıca, Boğazların her iki yakasındaki 15 kilometrelik alan askerden arındırılacaktı.
            *Lozan Barışı; Boğazlar üzerindeki, Türk egemenlik haklarını sınırlandırıyordu. Özellikle, Almanya ve İtalya’nın var güçleri ile silahlanmaya başlamaları, Milletler Cemiyetinin Boğazlar üzerindeki güvencelerini iyice zayıflatmıştı. İtalyan-Habeş savaşının çıkması, Japonya’nın Milletler Cemiyetinden çekilmesi, Almanya’nın İstilacı emellerini açığa vurması, Boğazların kesin olarak egemenliğimize geçmesini zorunlu kılıyordu. Sovyetler birliği ile İngiltere, gelecekteki tehlikelere karşı, Boğazların savunulabilir duruma sokulmasında Türkiye’yi desteklemeye başladılar. Sonuçta, İtalya dışında, Lozan anlaşmasının imzacısı olan devletler, Boğazlar Sorununu tekrar görüşmeye razı oldular.
            İsviçre’nin Montreux (MONTRÖ) kentinde yapılan görüşmeler sonucunda 23 Temmuz 1936’da imzalanan MONTRÖ anlaşması ile Boğazlar üzerindeki tüm kısıtlamalar kaldırıldı. Türkiye’nin bu bölgedeki tam egemenliği kabul edildi.
            Boğazlardan geçiş sorunu şöyle çözümlendi: Türkiye savaşta tarafsız ise; savaşanların savaş gemileri boğazlardan geçemeyecekti. Türkiye bir savaşa girerse ya da kendini yakın bir savaş tehlikesi karşısında görürse; Boğazları dilediğine açıp kapatmada serbesttir.
            Barışta ve savaşta, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin bu denize geçirebilecekleri savaş gemileri sınırlandırılacaktı. Buna karşılık Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan faydalanmaları daha serbestti.
            Ticaret gemileri ise, her zaman serbestçe ancak Türk denetimi altında gerçekleşecekti.
            Atatürk’ün sağlığında, tam bağımsızlık ilkesi ile çelişen bu son engel de giderilmiş, Büyük Önder, Ulusunun tüm haklarını tam anlamı ile sağlamıştır.

            GENEL AF:
            Türkiye ya da Yunanistan’da yaşayıp da 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 Tarihleri arsında; Siyasi ve askeri davranışlarından ya da Lozan anlaşmasını imzalayan her hangi bir devlete ya da vatandaşlarına yardımda bulunan birisi hakkında taraflar kötü işlem yapmamayı kabul ettiler. Türkiye ve Yunanistan genel af ilan edeceklerdi. Yalnız Türkiye, Yurt dışına göndereceği,150 kişilik listeyi kapsam dışında tuttu.     

            İSTANBUL’UN BOŞALTILMASI:
            Düzenlenen Boğazlar konusu, başka bazı konularla birlikte Cumhuriyet Döneminde düzeltilmeye çalışılmıştır.
            Bu arada; yeni meclis için seçimler tamamlandı. Ve Lozan Anlaşmasının onaylanması Yeni Meclisin görevi oldu.
            Meclis’te; Hatay’ın ve Trakya’da bazı yerlerin Sınırların dışında kalması, Meis gibi Anadolu’ya çok yakın adaların Yunanistan’a bırakılması eleştirilere yol açtı.
            Lozan Anlaşması, 23 Ağustos 1923 günü Meclisteki 227 milletvekilinden 213’ünün evet oyu ile onaylanmıştır.

            LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ:

·         Osmanlı Devleti’nden kalan toprak üzerinde; misak-ı Milli koşullarına göre, kayıtsız şartsız, yeni bir Türk Devletinin kurulması sağlandı.
·         Türk kararlılığı karşısında, sömürgeci anlayışın iflasının yazılı belgesi oldu.
·         Osmanlı devletinden kalan önemli bağlayıcı sorunlar çözüldü. Yeni Türk devleti, çağdaş devletlerarasındaki yerini aldı ve haklarını bugüne kadar antlaşmaya bağlı olarak korudu. Bu yönü ile Lozan Antlaşması, o dönemde imzalanan antlaşmaların en uzun ömürlüsü oldu.
·         Misak-ı Milli şartlarının ve sınırlarının çok önemli bölümleri gerçekleştirildi.
·         Yeni Türk devleti, doğan barış ortamında, çağdaş ve demokratik, laik güçlenmeye başladı.

             LOZAN ANLAŞMASININ ÖNEMİ:

            Lozan Anlaşması, Türkiye’nin Mondros ve Sevr Antlaşması ile elinden alınmak istenen topraklarını ve bu topraklar üzerindeki; Türk Ulusunun bağımsızlığını geri getirdi. Ve Milli sınırlar içerisinde yeni bir Türk Devletinin doğuşunu sağladı.
            Türk Devletinin, Uluslar arası alanda; bağımsız, tüm diğer devletlere eşit, olduğu tanınmış ve Osmanlı Saltanatının sona erdiği kabul edilmiştir.
            Türkiye; Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’a istediklerini kabul ettiren, Birinci Dünya Savaşının galiplerini bağımsızlık savaşında yenerek, Misak-ı Milliyi ve bağımsızlığını kabul ettirdi.
            Sevr ile yok edilmek istenen Türk varlığı “Türk Mucizesi” ile Lozan’da tüm dünyaya onaylatıldı. Sevr Barışı ile “Doğu Sorununu” dilediği gibi çözmek isteyen İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin gücü karşısında, bu sorunun Türkiye’nin istediği biçimde çözümlenmesini kabul ettiler.
            “Doğu Sorunu” ve “Avrupa’nın Hasta Adamı” gibi sorunlar tarihe karıştı.
            Türkiye, Emperyalizme karşı silahlı bağımsızlık savaşını kazandı. Bunu siyasal alanda da kabul ettirdi.
            Bu olay Mustafa Kemal’in dediği gibi; Tüm mazlum uluslara, etki yaptı ve bağımsızlık inançlarını kamçıladı. Hindistan’dan Arabistan’a, Kuzey Afrika’ya kadar yaptığı bu etki sömürgeciliğin sonunu getirdi.
            İngiliz İmparatorluğunun çökmesini hazırlayan en büyük etken Türkiye örneği oldu.
            Lozan’da Megalı-İdea çökerken, Kürdistan sorunu söz konusu olmadı. Ermenistan yurdu işi Türkiye’nin karşısında tarihe karıştı.
            Kuşkusuz Lozan’da çözülen sorunların beklide en önemlisi, Kapitülasyonların kaldırılması oldu.
            Lozan Barışı, Türk Devleti için büyük başarıdır. Lozan Barışı, tüm umurlarını yitirmiş, savaşı en ağır koşullarda yürütmüş ve kazanmış ulusumuzun dört yıl gibi kısa bir süre sonunda nasıl onurlu bir anlaşma yaparak, tam bağımsızlığın kazanıldığını kanıtlamak gerçekten akıllara durgunluk veren bir başarıdır.
            Ancak yurt içinde kimi çevreler, bu anlaşmayı bir “ ihanet” olarak görmektedirler ve daha da ileri giderek; SEVR’İN, Lozan’dan daha iyi olduğunu söyleyebilmektedirler.
             Lozan Barışı pek çok konularda eleştirilmektedir. Özellikle RUM Patrikhanesi’nin kaldırılmaması, Kıyılarımıza çok yakın Ege adalarının elden çıkması gibi konularda, bu anlaşma ağır eleştirilere uğramıştır. Ancak bu eleştirileri yapanlar, Lozan konferansına hangi koşullar altında gittiğimizi hesaba katmamaktadırlar.
            Ayrıca; Ege’deki on iki Ada’nın 18 Ekim 1912 tarihli UŞİ Antlaşmasıyla İtalyanlara, Ege Kıyılarımızdaki; Sisam, Sakız ve Midilli gibi Adaların da Balkan Savaşları Sonrasında; Yunanistan’a bırakıldığını bilmezden ve görmezden gelmektedirler.
            Emperyalizm’in uşaklığını yaşam nedeni gören kimi haniler; Milli Mücadeleyi küçümsemek için, Kurtuluş Savaşı’nı Türk-Yunan çatışması olarak vurgulamak isterler. Yunanistan’ın arkasındaki devasa İngiliz desteğini görmek istemezler.
            Hainliğin sınırı olamadığı için tarihi gerçekleri de saptırmayı marifet sayarlar.
            Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Mondros Mütarekesi; Osmanlının yıkım fermanı hükmündedir. Osmanlı bunu imzalarken hiç gocunmadığı gibi, Ölüm fermanı olan, Sevr Anlaşmasını kabul etmekte de bir sakınca görmemiştir.
            Lozan görüşmelerinde; İtilaf devletleri, hala kendilerini Birinci Dünya Savaşı galibi olarak görerek, Lozan’da Sevr’in biraz düzeltilmiş biçimini Türklere kabul etmeye çalışmıştır.
            Oysa 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile Mondros Mütarekesi geçersiz kıldığı gibi Sevr Antlaşmasını da hükümsüz hale getirilmiştir.
            Kurtuluş Savaşında Türklerin hasmı gibi gösterilen Yunanistan büyük bozgundan sonra; Mudanya Görüşmelerine katılamamıştır bile. Mudanya Ateşkes Antlaşmasında imzası bulunmayan, Yunan Temsilcisi Mazarakis gemide kontrol altında tutulmuş, 14 Ekim’de yayımladığı bildiri ile de ”Ateşkes protokolüne katılmaya Yunanistan’ın kendini mecbur gördüğü”nü belirtmiştir…
            Türk heyetinin enerjik tutumu, İtilaf devletleri temsilcilerinin mağrur ve galip havasını yok etmiştir ama bu devletlerinin kin ve intikam duygularının bugünlere taşınmasını önleyememiştir.
Aklı Arap’ın ve dahi Yahudilerin hurafelerine takılı kalanlar, hep Viyana’ya sefer yapmaktadırlar. 1683’ten 1922’ye kadar yaşadıklarımızdan habersizdirler. Bu süreç içersinde, Osmanlının yıkılmasını hızlandırmış olan hainler bugün bile baş tacı edilmektedir.        
Tarih tekerrür eder” derler atalarımız… “Tecrübeyle sabittir…” diye de eklerler…
Evet! Tarih tekerrür eder etmesine de, tarihten ders almayan milletlerin tarihi tekerrür eder.
             Geçmişi unutan,   Toplumsal belleği silinen, özellikle de “ulusal duygusu ve ulusal bilinci yok edilen” milletlerin tarihi tekerrür eder…
            Nedeni çok açık; ders almazsan, ders alıp önlem almazsan, geçmişte yaşanan sorunların gelecekte de yaşanması kaçınılmaz olur…
             İşte Türkiye’nin bugün yaşadıklarının arka planında tam da bu tür bir “geçmişten ders almamazlık durumu“ vardır. Türkiye “toplumsal bellek kaybı” yaşamış gibidir.
            Bugünün Türkiyesi’nde, 1919 Türkiyesi’ndeki sorunların yaşanmaya başlanmasını başka türlü açıklamak mümkün mü?
            Yakın tarihte şöyle kısa bir göz atınca, her şey bir yana, 1919’un işbirlikçileriyle 2010’un işbirlikçileri arasındaki benzerlik  insanı “şaşırtacak” türdendir.
          Sevr Antlaşması ile Osmanlının kabul ettiği perişan ve aşağılayıcı durumu bir hatırlamalıyız. Anadolu’nun ortasında, İstanbul ile bağlantısı olmayan kıraç bir Sömürge Beylik.
            Sevr Antlaşmasına göre, (10 Ağustos 1920) Osmanlı Meclisinden geçecek olan bütçe kanununu bile; İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir komisyon uygulatmaya bilir!
            Türk Ulusu son gücü ile savaşı kazanmıştır. Yeni bir savaşta dayanacak hiçbir şeyimiz yoktu. Yurdun en verimli bölgeleri bile harabe durumunda idi. Zaten Mudanya ateşkesinden hemen sonra ordularımızda büyük ölçüde terhisler başlamıştı. Çünkü  “ askerlerin yatabileceği bir dam altı bile yoktu.”
            Ordunun ekonomik hiçbir dayanağı kalmamıştı. Lozan’da karşısına çıktığımız devletlerde bu durumu biliyorlardı ve değerlendirmişlerdi.
            Türk Kurulu, bugün eleştirilen tüm konuları, Lozan’da büyük azimle savunmuş, fakat ancak bu kadarını sağlayabilmiştir.
            Yurdumuzun savaş sonu durumunu çok iyi bilen Mustafa Kemal, Kapitülasyonların kaldırılması gibi, çok önemli sorunlarda ödün vermemiş, diğer konularda ise bir an önce barışa erişmek için fedakârlıklar yapmıştır. Bunu da o dönemin koşullarına göre çok doğal kabul etmek gerekir.
            Osmanlı’nın son 250 yıllık tarihinde, İkinci Viyana kuşatması (1683)’ndan buyana; savaşta Mehmetçiğin kanı ve canı pahasına kazanılan zaferler,  konferans masalarında kaybedilmişti. Bu açıdan Lozan, Ulusumuzun ma’kus talihini değiştiren stratejik bir dönüm noktasıdır.
Orada imzalanan barış antlaşması, 29 Ekim 1923 günü kurulan Çağdaş Cumhuriyetimizin uluslararası tapu senedidir…
87 yıl önce; Yüce Ulusumuza, Vatan ve Yepyeni bir Devlet kazandıran Aziz Şehitlerimize, Kahraman Gazilerimize ve bu sonucu taçlandıran Lozan Türk Temsil Kurulu Başkan ve Üyelerine selam olsun!
Onları saygı ve minnetle anıyoruz.


KAYNAKLAR:
1.    Turgut ÖZAKMAN- CUMHURİYET
2.    Ahmet MUMCU- Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
3.    Ahmet AVCI- Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi notları

Katkıda bulunanlar