26 Nisan 2017 Çarşamba

311- LAİKLİK VE MİLLİ BİRLİK

LAİKLİK VE MİLLİ BİRLİK
Cumhuriyet’in iki büyük projesi vardı.
Biri; “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” diye söylenen “LAİKLİK”.
Diğeri, “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişinde ifadesini bulan “MİLLİ BİRLİK” idi.
Bu iki temel proje, Türk Devriminin gerçekleşmesini de sağlamıştır…
Türk Devriminin genel amacı;  Türkiye’nin özgürlükçü bir ortamda ve Tam Bağımsız olarak ve Kendi Kimliği ile Çağdaş Dünya’daki yerini almasını sağlamaktır.
İşte bu Çağdaş Uygarlık düzeyidir…
“Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi”nin Ülkemizle ilgili olarak aldığı son “DENETİM” kararı bizleri derin düşüncelere salmıştır…
Ülkemizi bu duruma düşürenler Milletimizden özür dilerler mi bilemem…
Nedeni ne olursa olsun, ülkemiz bu aşağılanmayı hak etmemiştir…
Ülkemizin içinde bulunduğu bu olağan dışı ortamda; en çok gündemde olan konu, yine LAİKLİK’TİR ve MİLLİ BİRLİK’TİR.
MİLLİ BİRLİK VE LAİKLİK’İN YOK EDİLMESİ YA DA YOK SAYILMASI, yüzünden, Ülke kaosa sürüklenmekte, Toplum bölünme kaygıları taşımaktadır.
Üzgünüm…

Ahmet AVCI
26 NİSAN 2017

22 Nisan 2017 Cumartesi

310. ULUSAL EGEMENLİK

ULUSAL EGEMENLİK VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYE'Sİ...


Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki: “EGEMENLİK; KAYITSIZ KOŞULSUZ MİLLETİNDİR!”
Elbette; burada sözü edilen MİLLET, “TÜRK MİLLETİ”dir…
Kimileri, “Türk Milleti” sözünü dillerine almasa da gerçek bu…
Atatürk’ün bu sözünü, Anayasamızın 6. Maddesine de almışız…
Anayasamız diyor ki; “TÜRK MİLLETİ, EGEMENLİĞİNİ, ANAYASANIN KOYDUĞU ESASLARA GÖRE, YETKİLİ ORGANLARI ELİYLE KULLANIR. EGEMENLİĞİN KULLANILMASI, HİÇBİR SURETTE; HİÇBİR KİŞİYE, ZÜMREYE VEYA SINIFA BIRAKILAMAZ. HİÇBİR KİMSE VEYA ORGAN KAYNAĞINI ANAYASADAN ALMAYAN BİR DEVLET YETKİSİ KULLANAMAZ.”
Egemenlik kavramını birkaç tanımla açıklamaya çalışacağım:
Egemenlik: Egemen olma hali; bir devletin başka bir devletin boyunduruğu altında bulunmaması, kendi kendini yönetmesidir.
Egemen Devlet: buyruk ve hüküm sahibi; buyruklarını yürüten, bağımlı olmayan, devlet demektir.
Egemen Eşitlik: Uluslar arası uygulamalarda; diğer devletlerle eşit olabilmektir.
ULUSAL egemenlik: Devletin dış güçlere BAĞIMLI olmaması ve yönetim erkinin ALLAH’A, dine ya da geleneğe değil, Millete dayalı olmasıdır. (yasama, yürütme ve yargı gibi tüm devlet organlarını ve güçlerini kapsar)
Ulusal İrade: yargı denetiminde yapılan, periyodik, serbest ve adil seçimler sonunda oluşan, Meclis’te temsil edilen siyasal güçtür. (iktidar ve muhalefeti kapsar)
İktidar: Mecliste oluşan, Milli İrade’nin temsiline göre belirlenen yönetimdir. (Hükümeti ve hükümetin Meclis’teki gücünü belirtir)
Bilindiği gibi; Osmanlı Devletinde; egemenlik tümüyle Osmanlı ailesine aitti. Ailenin en yaşlı ya da yetkin üyesi kim ise; O, ‘Egemenlik Hakkını’ ailesi adına sınırsız olarak kullanırdı.
Osmanlı’da; özellikle Halifeliğin kabulünden (1517) sonra iktidar, Tanrısal iradeye dayatılmıştı.
Devletin başı olan ve devletin kendisi sayılan Padişah; doğrudan doğruya tanrısal irade ile iktidara sahip bulunuyor ve devleti yönetiyordu. Egemenliğin kaynağı ve dayanağına dokunulmadan, yalnızca Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ya da egemenliğine ortak olunması çabaları, Osmanlı devletinin son dönemlerinde, görülmüş ise de; Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetler, gibi düzenlemeler (AÇILIMLAR) ne Devleti ne de Saltanatı kurtarabilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti, egemenliğini de Saltanatını da İtilaf Devletlerinin insafına bırakmıştır.
Ancak; Türk Usunun Büyük Önderi Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi ile ‘Vatanın bütünlüğünü ve Ulusun bağımsızlığını, yine Ulus’un azim ve kararının kurtaracağını’ dünyaya duyurmuştur.
Bu karar; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde pekiştirilmiş, TBMM’nin 23 Nisan 1920’de açılmasıyla da Yeni Türk Devleti Ülküsü gerçekleşmiştir.
“Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur.” hükmü Yeni Türk Devletinin egemenlik hakkını, kaynağını halktan alan İnsan Hakları Esaslarına dayandırıyordu.
23 Nisan 1920’te; Egemenlik, İstanbul’dan Ankara’ya (Saltanattan, Ulus’a) geçmekle kalmıyor, Egemenliğin kaynağı ve yapısı da değişiyordu. Dinsel ve geleneksel Osmanlı Egemenliğinin yerine Ulus Egemenliği geçiyordu.
Osmanlı Devletinin karşısında; tüm siyasi ve hukuki yetkileri elinde toplayan TBMM, bir İhtilal Meclisi olarak tarihi bir sorumluluk yükleniyordu.
Artık ‘Ulusal Egemenliğin’ önünde ne zincirler ne de tahtlar ve taçlar durabilirdi. Meclisin kurucusu Mustafa Kemal, bu olayı; “23 Nisan 1920, Türkiye Milli Tarihi’nin başlangıcı yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir husumet dünyasına karşı, ayaklanan Türkiye Halkının TBMM’Nİ vücuda getirmek, hususunda gösterdiği mucizeyi ifade eder” sözleriyle değerlendirerek, ‘MECLİSİ ULUSAL İRADENİN’ eseri olarak göstermiştir.
23 Nisan 1920’te Ankara’da Meclis açıldıktan sonra; adını koyan ilk kararında; “TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ” deyimini kullanmıştır.
TBMM, ‘Türk Ulusu’nu temsil edecektir. Adının başındaki “TÜRKİYE” sözcüğü devlet yaşamında ilk kez kullanılmaktadır.
Osmanlı Anayasasında; Devlet; “Osmanlıdır”, Saltanat; “Osmanlıdır”, Ülke; “Osmanlıdır”, Uyruklar; “Osmanlıdır.
Oysa açılan yeni dönemde; “Türklük”, “Osmanlılık”ın üzerine çıkmaktadır.
Artık Türk Milliyetçiliği de filizlenmektedir.
Kurulan yeni devlet; temelini Türk Ulusu’na dayandırmaktadır.
Bunun da bir DEVRİM olduğu görülmektedir.
Göksel İrade; yerini insan iradesine, beşeri iradeye bırakmıştır. Egemenliği kullanma hakkı, fiilen halkın temsilcileri tarafından, halk adına kullanılmaya başlamıştır.
Ulus Egemenliği ile;
Kurtuluş Savaşı kazanılmış,
Emperyalizm ve HAÇLI iTTİFAKI yenilmiş,
Megalo İdea ortadan kaldırılmış,
 Sevr Antlaşması yok edilmiş,
Batı Anadolu ve Trakya işgalden kurtarılmış,
Doğu Sorunu çözülmüş, Saltanat ve Halifelik kaldırılmış,
Lozan Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşı hesapları ve yüzlerce yıllık sorunlar çözülmüş,
Cumhuriyet ilan edilmiş,
Misak-ı Milli esasları yaşama geçirilmiş,
Ve Yeni Türk Devleti Dünyaya tanıtılmıştır.
Özetle; TÜRK DEVRİMİ GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR...
Türk Devrimi ile Türkiye Cumhuriyeti Çağdaş Dünyadaki yerini almıştır; Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşma yoluna koyulmuştur.
Mustafa Kemal’in hedeflediği DÜZENİ, yani “Milli Egemenlik ve Bağımsızlığa bağlı, aynı zamanda barışçı ve insancı, Milliyetçi, Laik, Halkçı, Demokratik Parlamenter Sistemi benimsemiş, Atatürkçü özde Devrimci, tüm Dünya Uluslarıyla her alanda işbirliğine açık, her türlü diktayı reddeden, Haklar, Hürriyetler ve Kalkınma düzenini” kurma çabasına girmiştir.
Türk Devrimi’nin genel Amacı: “Türkiye’nin özgürlükçü bir ortamda ve Tam bağımsız olarak ve Kendi Kimliği ile Çağdaş Dünya’da yerini alması” biçiminde ortaya konulmuştur.
Çok partili sisteme geçtikten sonra; siyasi partiler, Atatürk Devrimini sulandırdılar, Türkiye’yi de bulandırdılar.
“Hâkimiyet Allah”ındır sözünü halk yığınlarına ezberlettiler.
Acaba; Allah’ın olan Hâkimiyet Hakkını O’nun adına kim kullanacaktır!
Çeşitli ümmetlerden, bir tek HALK’A, bir tek halktan, tek bir MİLLET’e dönüşen ulusumuzu tarikatlara, cemaatlere böldüler.
Şeyh-politikacı ilişkisi; bilimsel ve tarihi gerçekleri, safsataya dönüştürmeye çalışmıştır.
İç ve dış işbirlikçilerince desteklenen ve devletimizin içine sızan bir cemaat, devleti ele geçirmek amacıyla, 15 TEMMUZ 2017 tarihinde hain bir darbe girişiminde bulunmuştur…
Bu darbe girişimi önlense de; asıl failleri ve siyasi uzantıları ne yazık ki hala ortaya çıkartılamamıştır.
Milletimizin beklentisi; Milli Egemenlik ve Milli İradeyi ele geçirmeye kalkışan bu örgütün gerçek bağlantılarının ortaya çıkartılması, bu örgütten de bunlarla işbirliği yapanlardan da hesap sorulması yönündedir…
Mustafa Kemal; “Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türk Halkına TÜRK MİLLETİ denir” demişti.
97 yıl önce bugün; egemenlik, Hanedandan sökülüp alınarak, gerçek sahibine teslim edilmiştir.
Bu uygulama ile Türk Toplumunun, Ümmet’ten Ulus’a, ‘Kulluk’tan ‘Yurttaş’lığa geçişi sağlanmıştır.
Bu TÜRK DEVRİMİ’DİR.
 Ya bugün; nerede ise yüz yıldır sürdürülen Parlamenter sistem, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan ve sonuçları hala tartışılan bir ANAYASA değişikliği referandumuyla; Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişin alt yapısı hazırlanmıştır…
Ve Rejim değişikliğine gidilmiştir.
Demokrasinin olmazsa olmazı kabul edilen; “ERKLER AYRILIĞININ YOK SAYILDIĞI BU SİSTEMDE; TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN ETKİSİZLEŞTİĞİ, YARGININ BAĞIMSIZLIĞI VE TARAFSIZLIĞININ ZEDELENDİĞİ, MİLLİ İRADENİN TEK KİŞİNİN ELİNDE TOPLANDIĞI” biçiminde yaygın bir kanaatin oluştuğu gözlemlenmektedir…
Bağımsız yargı denetiminde yapılması gereken ve Türk Milleti için son derece önemeli ve anlamlı olan bu referandumda; YÜKSEK SEÇİMKURULU, sergilediği yönetimle Referandum sonuçlarını tartışılır hale getirdiği gibi, gelecekteki seçimler için de güvenilirliğinin sarsılmasına yol açmıştır…
Cumhuriyetin kazanımlarının yok edileceği endişesi vardır…
23 NİSAN 1920 tarihinde, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’Nİ AÇARAK, Egemenliği Millete veren ve bu Meclisle Milli Mücadeleyi başarıya ulaştıran, Türk Devrimini gerçekleştiren, Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyorum…
ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…

Ahmet AVCI
23 NİSAN 2017
 İZMİR



17 Mart 2017 Cuma

309- ÇANAKKALE MUHAREBELERİ VE MUSTAFA KEMAL

ÇANAKKALE MUHAREBELERİ VE MUSTAFA KEMAL




              Çanakkale Deniz Zaferi’nin 102’İNCİ yıl dönümünde, başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm Şehit ve Gazilerimizi, bu Muharebeleri gerçekleştiren, bu toprakları bizlere vatan yapan Kahramanlarımızı Rahmet, Minnet ve Şükranla anıyoruz…
            Ayrıca; Gelibolu’da görev alan İşgal Kuvvetleri’nin askerlerini de bir insanlık görevi olarak, Türklere özgü vefa duygusu ile yâd ediyoruz. 
            Çanakkale Muharebeleri; Birinci Dünya Savaşına istemeyerek giren ya da sokulan Osmanlı Devletinin; başlatmadığı ve girmeyi de istemediği bu savaşta, İngiliz ve Fransızların oluşturduğu Emperyalist ittifakına karşı yürüttüğü meşru bir savunmadır. 
Birinci Dünya Savaşına; çok fazla Hans öleceğine, Mehmetçik ölsün ve sonradan da Osmanlı toprakları kendisine kalsın düşüncesinden hareket eden Almanya’nın dayatması ve ülkemizdeki yandaşlarının, Yüzyılın başında yitirilen toprakların geri alınacağı kandırmacısı sonucu Osmanlı Devleti bu savaşa katılmıştı. 
            Osmanlı Devleti; Kafkasya’da Rusların başlattığı muharebede; Sarıkamış bozgununa uğrayınca; Doğu Anadolu’yu ve Karadeniz kıyılarını Ruslara ve Ermenilere terk ederek, birliklerini Mısır seferi için Güney’e Süveyş Kanalı’na yöneltmişti. 
Amacı; Süveyş Kanalını ele geçirerek, İngiltere’nin Sömürgesi Hindistan’la bağlantısını kesmek, böylece ikmal akışını durdurmak ve İngiltere’yi sıkıntıya sokarak, Almanya’nın işini kolaylaştırmak, ayrıca; olursa Mısır’ı yeniden Osmanlı topraklarına katmaktı. 
PEKİ, YA DOĞU ANADOLU NE OLACAK? BU KONU TÜRK BAŞKOMUTANI’NI DA PEK İLGİLENDİRMİYORDU HERHALDE… 
Buna karşılık; İtilaf Grubunun lideri durumundaki İngiltere de Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamak ve Mısır’ı elde tutmak için, Osmanlı Ordusunun bu bölgeden uzak tutulmasının planlarını yapmaktadırlar. 
  Ayrıca, Avrupa’da, Almanya’nın karşısında; başarısızlığa uğrayan, iç bünyesinde de kargaşa yaşayan Rusya’nın yardım isteklerini de karşılamak istemektedir. 
            RUSYA’YA YARDIM İÇİN DE ÇANAKKALE VE İSTANBUL BOĞAZLARINI AŞMAK GEREKECEKTİR. 
            Çanakkale Boğazı, Birinci Dünya savaşı sırasında iki Blok devletleri için de yaşamsal önemdedir. 
Savaşın başında Osmanlının tarafsız kalması İtilaf Devletlerini memnun etmiş, hatta 26 EYLÜL 1914’te boğazların tüm yabancı gemilere kapatılmasını önemsememişti. Ancak Osmanlı savaşa girince, İngiltere Boğazlar konusunda ki asıl planını uygulamaya koymuştur. 
Çanakkale’den geçen deniz yolu hem İstanbul’a hem de Rusya’ya gittiğinden, İstanbul’u ele geçirmek Osmanlı Devletini bir an önce savaş dışı bırakmak ve Rusya’ya gereken yardımı yapabilmek; Osmanlının, Süveyş Kanalı’na sefer yapmasını önlemek, Balkan Devletlerini yanlarına çekmek için İngiliz ve Fransızların, Çanakkale Boğazını zorlayacakları açıkça belli idi. 
BUNU BİLEN OSMANLI DA DAHA 26 EYLÜL 1914’TE BU BOĞAZI TÜM YABANCI GEMİLERE KAPATMIŞTI. 
Rusya’ya yardım için; İngiltere, müttefiki Fransa’yı ikna ederek, 1915 yılı başlarında, İtilaf Devletleri Bloğu için artık bir zorunluluk olan “Çanakkale Seferi”ni başlattı. 
BÖYLELİKLE, OSMANLI’YI HASSAS YERİNDEN VURARAK, KANAL BÖLGESİNDEKİ BİRLİKLERİNİ GERİYE ÇEKTİRECEKTİ. 
Çanakkale Harekâtı başarıya ulaşırsa; Osmanlı Başkenti ele geçirilip Osmanlı Devleti çökertilecek ve savaş dışı bırakılacak, Almanya- Avusturya Macaristan Bloğuna yeni bir cephe açılacak, Rusya’ya yapılacak yardımla da, Alman birlikleri Doğudan ve Batıdan sıkıştırılarak, savaş daha kısa sürede başarı ve daha az kayıpla bitirilecektir. 
Çanakkale Seferinde kısa sürede başarı sağlanamasa bile Almanya’nın, Batı’dan bu bölgeye kuvvet kaydırması sağlanarak, Avrupa’daki gücü zayıflamış olacaktır. 

ÇANAKKALE MUHAREBELERİ, DENİZ VE KARA MUHAREBELERİ İLE BİR BÜTÜNDÜR. 

18 MART 1915’TE ÇANAKKALE BOĞAZINI ZORLAYARAK GEÇMEK İSTEYEN DÜNYANIN EN BÜYÜK DONANMASINA DENİZ MEZAR OLUŞ, ZAMANIN EN BÜYÜK ORDULARININ BOĞAZI, KARADAN GEÇME ÇABALARI DA CONK BAYIRI VE ANAFARTALAR MUHAREBELERİ İLE GELİBOLU SIRTLARINDA MUSTAFA KEMAL’İN KOMUTA ETTİĞİ BİRLİKLER TARAFINDAN DURDURULMUŞTUR. 

Gelibolu Yarımadasında yapılan çarpışmalar, bir Meydan Muharebesi değildir. Birer karış denebilecek dar topraklar üzerinde; binlerce on binlerce, yüz binlerce insanın göğüs göğse boğuşmasıdır.
İşgalci Ordular karşısında, Emperyalizmin karşısında; VATAN UĞRUNA, NAMUS UĞRUNA ORTAYA KONULAN MÜCADELENİN göstergesidir… 
Çanakkale, birkaç günlük tarih, bir toprak parçası değil… Bir duruş, bir anlayış, bir felsefe, bir ilke, bir kimliktir…
Başarısızlığa uğratılan İtilaf Devletleri bölgeyi terk etmiş, ancak Galibiyetle sonuçlandırdıkları Genel Savaş’ın sonrasında; bu yenilginin acısını iliklerine dek duymanın intikamını almak üzere Mondros Ateşkesi imzalatılmıştır. 
Bu Ateşkese dayanılarak; zaman yitirmeden, Boğazlar, İstanbul ve ülkenin birçok yeri işgal edilmiştir. 
TARİHİ BİLMEK, DERS ÇIKARMAK, GELECEK İÇİN PLANLAR YAPMAK, GELİŞMİŞ TOPLUMLAR İÇİN VAZGEÇİLMEZ OLGULARDANDIR. 

Bilmeliyiz ki; Çanakkale Muharebeleri; Trablus Garp Savaşları, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile süren Osmanlı İmparatorluğunun ölüm kalım mücadelesinin son halkasını oluşturmaktadır. 
BU ÖYLE BİR MUHAREBEDİR Kİ, BURADA; TÜRKLÜĞÜN KADERİNİ ÇİZECEK BİR LİDERİN DOĞUMUNA DA YOL AÇACAK VE BU LİDERİN DE HALKINI TANIMASINI, HALKININ İÇİNDE TAŞIDIĞI CEVHERİ BULMASINI SAĞLAYACAKTIR. 
Bu lider, bitmiş tükenmiş sanılan Türk Ulusunun, o yorgun haliyle bile neleri yapabileceğini göstermiş ve gerçekleştirilen bir Kurtuluş Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yeniden yükselebileceğini ortaya koymuştur. 
Bu Ulusa, Mustafa Kemal Atatürk’ü veren ve Mustafa Kemal’in de Ulusunun içindeki cevheri bulmasını sağlayan, Çanakkale Muharebeleridir 
O Mustafa Kemal ki; muharebe meydanında bile düşmanının saygısını ve güvenini kazanmıştır. 
Muharebeyi kazanmayı başaran Mustafa Kemal Atatürk, BARIŞI DA kurabilen bir devlet adamı OLMAYI BAŞARMIŞTIR. 
Mustafa Kemal Paşa’nın, Çanakkale’de yatan yabancı askerler için kaleme aldığı mesaj, onun Dünya Barış’ına ve İnsanlık değerlerine verdiği önemi ortaya koymaktadır: 
“BU MEMLEKETTE KANLARINI DÖKEN KAHRAMANLAR! 
BURADA, BİR DOST VATANIN TOPRAĞINDASINIZ. 
HUZUR İÇİNDE UYUYUNUZ. 
SİZLER MEHMETÇİKLERLE YAN YANA KOYUN KOYUNASINIZ. 
UZAK DİYARLARDAN, EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR, GÖZYAŞLARINIZI SİLİNİZ. 
EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR. 
HUZUR İÇİNDEDİRLER; ONLAR BU TOPRAKLARDA CANLARINI VERDİKTEN SONRA, ARTIK BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR.” 

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN bu mesajı tarihimizdeki ilk insani davranış olmadığı gibi, son davranış da olmayacaktır. 
            Çanakkale Muharebeleri, gerçek anlam ve değeri ile öğrenilmeli, anlatılmalı ve gelecek kuşaklara da aktarılmalıdır.
Hurafelerden arındırılmış Tarihimize sahip çıkmalıyız…
Boşuna MUCİZELER aramaya HURAFELERDEN medet ummaya tarihimizde yer yoktur.

Belçika’dan gelen bir yeni yıl kutlama yazısıyla konumuzu noktalayalım.
DANİEL DUMOULİN DİYOR Kİ:
 "TURQUİE, TU DOİS ATATÜRK A DİEU ET LE RESTE A ATATÜRK" 
''Türkiye, Atatürk’ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...''
Saygılarımla…

             Ahmet AVCI
18 MART 2017
İZMİR




308- İSTANBUL'UN RESMEN İŞGALİ...


KURTULUŞA GİDEN SÜREÇTE; MECLİSİ MEBUSAN’IN AÇILMASI, MİSAKI MİLLİ KARARININ ALINMASI
VE İSTANBUL’UN RESMEN İŞGALİ…

MECLİS-İ MEBUSANIN AÇILMASI:  12 OCAK 1920

                        MECLİS-İ MEBUSAN NEREDE TOPLANMALI?
                        Birinci konu; Amasya görüşmeleri sırasında karara bağlanmıştı:
Meclis İstanbul dışında toplanmalı idi. Çünkü İtilaf devletlerinin denetimi altında bulunan İstanbul’da Milli kararların alınması zordu.
            Ancak İstanbul Hükümeti bu karara uymadı.
Padişah ve hükümeti; Ulusun temsilcileri İstanbul dışında toplanırsa aralarında kopukluk belireceğini ileri sürüyorlardı.
            Gerçekte İstanbul Hükümeti, Başkent dışındaki bir parlamentonun hepten heyeti temsiliyenin etkisi altına gireceği endişesinde idi.
Sonuçta Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden önce; Sivas’ta yapılan Komutanlar toplantısında; Mustafa Kemal Paşa’nın tüm itirazlarına rağmen; Hükümetin isteğine uyulması kararlaştırıldı.
Oysa, Hükümet Anadolu’nun baskısına boyun eğebilirdi. İşin gerçeği; Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a geçemeyeceği için, onun karşısında olanlar daha rahat çalışacaklardı. Asıl neden bu idi.
Hala bir bölüm aydınlar, eylemin aslında tam anlamı ile İstanbul Hükümetine karşı olduğunun bilincine varamamışlardı.
 Mustafa Kemal, her zamanki derin iç sezisi ve ileriyi görürlüğü ile bu karara karşı koymadı. Olayların gelişmesini bekledi. Varılan kararın akla uygun olmadığını ve eninde sonunda kendi düşüncesinin doğruluğunun anlaşılacağını biliyordu. Böylece otoritesi daha da güçlenebilirdi.
 Ve artık, Meclisi Mebusan İstanbul’da toplanacaktı. Bu arada seçimler de yapılıyordu. Kısmen her yerde Müdafaa-i hukuk cemiyetinin üyeleri kazanıyordu. Mustafa Kemal’de Erzurum Milletvekili seçilmişti. (6 Ocak 1920)

            MECLİSİ MEBUSANDA NE GİBİ KARARLAR ALINMALI?
            Mustafa Kemal’in zihnini en çok bu kurcalıyordu. Kendisi İstanbul’a gidemezdi. Hükümet ona bir şey yapmasa bile, İngilizler mutlaka kendisini tutuklarlardı. Uzun tartışmalardan sonra alınan karada; Meclisi Mebusanda “MÜDAFAA-İ HUKUK” grubu oluşturulacak, İstanbul’a gitmediği halde Mustafa Kemal Meclis başkanı seçilecekti.
            Böylece Anadolu’daki hareketin Meclisi Mebusana egemen olduğu, herkese en çarpıcı biçimde anlatılış olacaktı. Böylece “Müdafaa-i hukuk“ grubunun öncülüğünde yurdun kurtarılması için gereken kararlar alınacaktı.
            İtilaf Devletleri, Meclisi Mebusanın toplanmasına başlangıçta karışmadılar. Oradan çıkacak kararlara göre davranmayı uygun buldular.

            MECLİS-İ MEBUSANIN AÇILMASI
            Tüm hazırlıklar tamamlanınca 12 Ocak 1920 tarihinde Osmanlı Meclisi toplandı. Bu önemli bir olaydı. İstanbul’daki Türkler coşmuştu. Ertesi gün 150 bin kişinin katıldığı bir miting yapıldı. 28 Ocak gününe kadar Mecliste Başkanlık seçimi yapılmamış ve MÜDAFAA-İ HUKUK GRUBU oluşturulmamıştır.
            Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal adı ve onun mensubu olduğu dernek İstanbul’da pek hoş karşılanmıyordu.
(20 Ocak 1920 günü Albay İsmet Ankara’ya birinci kez gelmiş ve 20 gün kalmıştır. Genelkurmay Başkanı çağırınca da geri dönmüştür. 26/27 Ocak günü Gelibolu’daki Fransız AKBAŞ cephaneliği, Köprülülü Hamdi ve arkadaşları tarafından basılmış ve silah ve cephane Anadolu’ya kaçırılmıştır.)
28 Ocak günü yapılan toplantıda Mustafa Kemal’in başkanlığı önerilmiştir ama görüşülmemiştir.
            Aynı gün “Misk-ı Milli”  Kabul edildi. Bu çok önemli işe karşın, Mecliste hala Mustafa Kemal’e duyulan endişe  (Kuşku ya da güvensizlik de diyebiliriz) egemendi.
            Nitekim birkaç gün sonra MÜDAFAA-İ HUKUK GRUBU değil,”Felahı Vatan” grubu (vatanın kurtuluşu) oluşturuldu. Meclis Başkanlığına da Reşat Hikmet Bey seçildi.
            Meclis; Esasları Mustafa Kemal tarafından belirlenen MİSAK-I MİLLİYİ kabul ettikten sonra, artık Anadolu’daki direnişi anımsatan “Tehlikeli” deyimleri “unutmak” eğilimine girmişti. Mustafa Kemal’in de belirttiği gibi; ”Bazı çevrelere hoş görünmek” amacı ağır basmıştır.
Ancak daha sonra görüleceği gibi hiçbir işe yaramamıştı.

                        Misak-ı Milli ( MİLLİ   YEMİN ) 28  OCAK  1920

            Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın 28 Ocak günlü gizli toplantısında onaylanan ve milli yemin anlamına gelen “MİSAK-I MİLLİ”,Amasya genelgesinden başlayarak, yürütülen çalışmaların ve oluşan bilincin son Osmanlı Meclisinde benimsenmesidir. (Misak-ı Milli 17 Şubat 1920’de basına ve yabancı devlet parlamentolarına bildirilmiştir.)
            İşgaller karşısında yavaş yavaş ortaya konulan küçük ve düzensiz direnişleri birleştirmek ve bunun da üzerine Ulusun iradesini koyarak, yepyeni bir devlet içinde tüm zorlukları yenmek isteyen Mustafa Kemal, özellikle vatanseverleri ortak kararlar almaya yönlendiriyordu.
            Amasya Genelgesi ile bu amacını açığa vuran ve Milli Mücadelenin gerekçesini ve yöntemini ortaya koyan lider, Erzurum kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)Doğu illerindeki direniş örgütlerini birleştirmiş, Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) ile bu birleşme tüm vatana yayılmıştır.
            İstanbul Hükümeti çıkardığı tüm engellere karşın Sivas Kongresinde alınan kararların uygulamasını önleyememiş ve Damat Ferit bir süre için sahneden çekilmiştir.
            Misak-ı Milli, daha Erzurum Kongreleri sırasında hazırlanmaya başlanmış, Mustafa Kemal tarafından, Meclis-i Mebusana katılacak tüm Milletvekillerine dolaylı ye da doğrudan anlatılmış, ve ulus adına bu “ant” için, Kuvayı Milliyeci her Meclis üyesi seferber olmuş ve sonunda gerçekleşmiştir.
            Misak-ı Milli: Özetle şöyle demektedir. “Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu koşulları ileri sürerler:
-          Birinci Dünya savaşı sonunda imzalanan Mondros ateşkes anlaşmasının çizdiği sınırlar içinde; ”Din, ırk ve asılca birlik oluşturan (yani Türkler) vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.
-          Osmanlı saltanatının ve halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması koşulu ile boğazlar açılabilir.
-          Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya’da ve ateşkes sınırları dışında tutulmak istenen Kars Ardahan ve Batum’da halkoyuna başvurulmalıdır.
-          Osmanlı devletinde ki Arapların, çoğunlukta olduğu yerlerde de halk oyuna başvurulmalıdır.
-          Bağımsızlığımızı sınırlayacak, Siyasal, ekonomik, hiçbir anlaşma kabul edilemez.
            Bunlar yapılamaz ise barış yapmak imkânsızdır.
Misak-ı Milli Parlamento kararıdır. Mondros ateşkes anlaşmasından bu yana on beş ay geçmiş, Osmanlı devleti hala barış dönemine geçememişti. Bu konuda gerekli çabalar, İtilaf devletlerince gösterilmediği gibi ülke çeşitli biçimde işgal diliyordu.
İşte Mondros ateşkes anlaşmasından sonra Padişahça dağıtılan (12/12/1918) Meclisi Mebusan yeniden oluşmuş, toplanmış ve barışın hangi esaslar üzerinden yapılması gerektiğini bir karar olarak saptamıştır.
            Aslında Meclis-i Mebusanın Yeniden açılması ÜÇÜNCÜ MEŞRUTİYETİN DE ilanıdır.
            Kısaca Misak-ı millinin anlamı; Türklerin anavatanı parçalanamaz.
            31 Ocak’ta Meclis, Başkanlığa, İstanbul Milletvekili Reşat Hikmet’i, ikinci Başkanlığa da; Erzurum Milletvekili Celalettin Arif Bey’i seçmiştir.
-Misak-ı Milliyi onaylamasına rağmen; Osmanlı Meclisi Anadolu hareketini benimsediğini açıklamamıştır, açıklayamazdı da çünkü Osmanlı devletinde egemenlik padişahındı ve Parlamento onun altında idi. Bu nedenle Misak-ı Milli, yeni bir hareketin öncüsü olmak iddiasında değildi.
Amaç; Osmanlı Devletinin ve onun padişahının kurtulmasıdır. Bununla birlikte Misak-ı Millide Anadolu hareketinin temellerinden olan “Kesin bağımsızlık” vardır. İtilaf Devletlerinin isteklerinin reddi, Egemenliği sınırlayıcı hiçbir hüküm tanımamak gibi.
            Misak-ı Millinin anlamı:
            Osmanlı Meclisi için; Vatanın, devletin ve padişahın kurtarılmasıdır.
            Ankara için; Türk milletinin haklarını savunmak.
            Görüldüğü gibi, Misak-ı Milli ile Anadolu’daki İhtilalcilerin çok daha önceleri ileri sürdükleri düşünceler tekrarlanmaktadır. Osmanlı Meclisinin bu düşünceleri kabul etmesi, Anadolu’nun gerçek bir zaferidir. Böylece Osmanlı devletinin yok olduğu bir kez daha doğrulanmaktadır.
            Misak-ı Milli öngörülen hedeflerin nasıl gerçekleşeceği hakkında bir işaret bulunmamaktadır. Bu iş böylece tamamen Anadolu’ya bırakılmıştır. Bu da Mustafa kemal’in ikinci zaferdir. Çünkü yok olan Osmanlı Devletinin yaşar görünen hükümeti de tam anlamı ile geçerliliğini yitirmiştir.
            İşgal devletleri, Misak-ı Milliyi hoş karşılamadılar. Toplanmasına ve çalışmasına karşı çıkmadıkları Meclis-i Mebusandan istediklerinin tam tersi sesler yükseliyordu. Buna dayanmak, işgalci devletler için çok güçtü.
Önce Misak-ı milliyi geri aldırtmağa çalıştılar. Mümkün olmadığı anlaşılınca yeni arayışlara yöneldiler.

Bu dönemde Meydana gelen önemli olaylar:

  1. 6 Ocak 1920: Mustafa Kemal’in Erzurum’dan Milletvekili seçilmesi.
  2. 10 Ocak 1920: İngiliz Generali Milne’in Raporu: “Koşulları ağır bir barış, Mustafa Kemal’i güçlendirir.”
  3. 12 Ocak 1920: İstanbul’da; son “Osmanlı Mebusan’ının açılması
  4. 13 Ocak 1920: Sultanahmet Meydanında 150 bin kişinin katıldığı mitingin yapılası.
  5. 20 Ocak 1920: Albay İsmetin Ankara’ya gelmesi.
  6. 21 Ocak 1920 Harbiye Nazırı Cevat Paşa’nın istifa etmesi.
  7. 26 /27 Ocak 1920: Gelibolu civarında Akbaş mevkiinde, Fransızlara ait. Silah ve cephane deposuna, Kuvayı Milliye kahramanlarından Köprülülü Hamdi ve arkadaşlarının baskını ve cephanenin Anadolu kıyısına nakledilmesi.
  8. 28 Ocak 1920 Osmanlı Meclisi Mebusan’ının gizli toplantısında “ Misak-ı Milliyi” kabul etmesi. ( Bu karar 17 Şubatta Basına ve yabancı devletlere bildirilecektir)
  9. 31 Ocak 1920. Meclis Başkanlığına, İstanbul Mebusu Reşat Hikmet Bey’in seçilmesi.
  10.  3 Şubat 1920: Fevzi (ÇAKMAK) Paşanın Harbiye Nazırlığına getirilişi.
  11.  4 Şubat 1920:  29 Aralık 1919 tarihli “Mustafa Kemal’in Madalya Ve Nişanlarını İade eden “ Hükümet kararının Padişah tarafından onaylanması  
  12. 8/9 Şubat 1920: Milli Kuvvetlerin Fransız işgalindeki, Urfa’yı kuşatması.
  13. 12 Şubat 1920: Maraş’tan Fransızların kovuluşu ve Kılıç Ali ve müfrezesinin Maraş’a gelişi.
  14. 15 Şubat 1920: Londra Konferansında, İstanbul’un Türklere bırakılması kararı verilmesi.
  15. 16 Şubat 1920: Manyas ve Gönen çevresinde, İkinci Aznavur isyanı
  16.  18 Şubat 1920 Akbaş Kahramanı Köprülülü Hamdi beyin Aznavur birlikleri tarafından şehit edilmesi. (Bazı kaynaklar, bu olayı 23 mart olarak göstermektedir)
  17. 3 Mart 1920: Ali Rıza Hükümetinin istifası.
  18. 8 Mart 1920 Salih Paşa Hükümetinin kuruluşu.
  19. 11 Mart 1920: Hint Müslüman Cemiyeti’nin, İtilaf Devletlerine; “İstanbul’da, İtilaf Kuvvetleri bulunmasından ve Müslümanlara karşı girişilen saldırılardan Hint Halkının üzüntü duyduğunu” bildiren yazı göndermesi.
 Aynı gün: Ankara’daki İngiliz Mümessili Withall’in maiyeti ile birlikte gizli olarak, İstanbul’a hareketi
20. 15 Mart 1920. İtilaf Devletlerinin, İstanbul’da tanınmış 150  sivil ve asker Türk Aydınını tutuklamaları…
Aynı gün, İtilaf Devletleri Generallerinin, Türkiye’deki Genel durumla ilgili olarak verdikleri gizli rapor: “…Bütün siyasi güç, Milliyetçi Liderlerdedir. Halkın çoğunluğu savaşlardan yorgundur. Bununla birlikte, vatanlarını korumak için, müthiş bir biçimde savaşacaklardır. Türk ordu birlikleri Milliyetçilerle birleşmişlerdir.”

İSTANBUL’UN RESMEN İŞGAL EDİLMESİ: 16 MART 1920

Sivas Kongresinde alınan karar uyarınca; 20 Ocak 1920 tarihinde toplanan Meclis-i Mebusan’nın Misakı MİLLİ Kararını alması, Anadolu’da Milli Mücadele doğrultusunda yürütülen faaliyetler İşgalcileri rahatsız etmiştir…
Seçimlerin yapılmasına ve Meclisin açılmasına itiraz etmeyen işgalciler, tavırlarını değiştirdiler.
Misak-ı Milli Kararını geri almayan,   Meclis-i Mebusan cezalandırılmalıydı.
Anadolu’ya da ders verilmeliydi…
 Gerçekten 16 Mart 1920 günü İstanbul İşgal Devletlerinin askerlerince resmen ele geçirildi.
Daha önce bu birlikler, genellikle gemilerde bulunuyorlar ve şehirde fazla gözükmüyorlardı.
Misak-ı Milli ve Akbaş baskını, İstanbul’un işgali için iyi bir vesile oldu.
İstanbul’da sıkıyönetim eden İngilizler, İşgalin esaslarını şöyle açıklıyorlardı:
1.    İşgal geçicidir.
2.    İtilaf devletlerinin amacı; saltanat ve Hilafetin gücünü kırmak değildir. Aksine arttırmaktır.
3.    Anadolu’da isyan çıkarsa ve Hristiyanlar katledilirse İstanbul Türklerden alınacaktır.
4.    Herkesin Saltanat Makamından gelecek emirlere uyması gerekir…

İşgal günü bazı Milletvekilleri tutuklandılar. Düşman askerleri her yere girdi. Şehzadebaşı Karakolundaki altı asker şehit edildi 15 asker yaralandı. Hatta harbiye Nazırı Fevzi(Çakmak) Paşa bile Makamından süngülü askerlerce dışarı çıkartıldı.
Aynı gün öğleden sonra, saat 17’de Padişah Vahdettin, Yıldız Sarayında, Meclisi Mebusan adına gelen heyetle görüştü. Ve onların,” Milletin Anadolu’da mücadeleye azimli olduğunu ve sonuna kadar, devam edeceğini” belirtmeleri üzerine, Vahdettin’in verdiği yanıt ilginçtir: “Bir Millet var, KOYUN SÜRÜSÜ. Bir çoban lazım, o da benim.”
 Tüm bu olaylar Meclisin toplanmasını imkânsız kılmıştı. 18 Mart 1920 günü son oturumunda, Meclis çalışmalarına ara verdi. Sonunda 11 Nisanda Padişah kararı ile fesh edildi.
            1877 yılında kurulan, 1878’de kapatılan, 1908’de tekrar kurularak kesintili bir biçimde çalışan, ömrü 12 yıl bile olmayan Osmanlı Parlamentosu tarihe karışmıştı.
            İstanbul’un işgali ve Meclis-i Mebusanın kapatılması Türk kamuoyu üzerinde derin bir şok etkisi yarattı.
İstanbul’dan ve oradaki yönetimden gerçekten ümit kesildi. Çok yerde mitingler yapıldı. Mustafa Kemal’in düşüncelerinin de doğru olduğu tüm yurtseverlerce kabul edildi.
            Mustafa Kemal’in tahminleri bir kez daha doğru çıkmıştı. Artık herkes onun etrafında toplanacaktı. İngilizler topladıkları Milletvekillerini, tehlikeli gördükleri başka kişilerle birlikte Malta Adasına sürerlerken, fırsatı bulanlar Ankara’ya kaçmayı düşündüler.
Bundan sonra İstanbul’dan Ankara’ya akın başladı. O güne kadar İstanbul’da kalıp ”bir şeyler yapmak” isteyenlerin artık tek umutları Ankara ve Mustafa Kemal oldu.
            İstanbul’un işgal edileceğini çoktan tahmin eden Mustafa Kemal, kısa bir süre için bıraktığı girişimini yeniden başlattı.
19 Mart 1920’de yayımladığı genelge ile dağılan Meclis-i Mebusan yerine; yeniden bir Meclis kurulması gerektiğini, bunun Ankara’da toplanmasının uygun olduğunu ve yeniden seçimlere gidilmesini istedi.
            İSTANBUL’UN İŞGALİ ÜZERİNE MUSTAFA KEMAL’İN ALDIĞI TEDBİRLER:
            -İstanbul’la muhabere kesilmiştir.
            -İngiliz Kuvvetlerinin Batı Anadolu’da, stratejik yerlerden çıkartılması ve silahsızlandırılması için emir verilmiştir.
            -İstanbul’da yapılan tutuklamalara karşılık olmak üzere Anadolu’da görevle dolaşan İtilaf subaylarının tutuklanmaları sağlanmıştır.
            -İstanbul’dan ve Adana’dan Anadolu’ya yapılacak düşman sevkiyatını önlemek için Geyve ve Ulukışla yöresinde demiryolu tahrip edilmiştir.
            -Anadolu’da mevcut resmi ve gayri resmi, tüm mali kuruluşların para ve kıymetli eşya miktarını tespit ettirerek İstanbul’a gönderilmesini yasaklatmıştı.
            Bundan sonra, Ulusal kurtuluş savaşı tüm hızıyla başlayacaktır. Artık son adım olarak ulusal devletin bir an önce kurulması gelmektedir.
            Tarihimizde yeni bir dönem açılıyordu.
             TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI çalışması hızlandırılacaktır...
            İşgaldeki kara günleri yırtarak ülkemizi kurtaran ve Devletimizi kuranları rahmet ve minnetle anarken, bugün de Milletimizi uyanık olmaya çağırıyorum…

Ahmet AVCI
15 Mart 2017
İzmir



Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar