16 Kasım 2013 Cumartesi

214- SON PADİŞAH VAHDETTİN'İN ÜLKEMİZDEN KAÇIŞI!

SON OSMANLI PADİŞAHI VAHDETTİN (1861- 1926)
Ve
ÜLKEDEN KAÇIŞI- 17 KASIM 1922

Sultan Vahdettin, 1861 yılında dünyaya gelmiştir.
Veliaht Yusuf İZZETTİN’NİN ani ölümü üzerine Veliaht olmuş, Sultan Reşat’ın ölümü üzerine de 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun ve kara günlerinde tahta çıkmıştır…
Sultan Vahdettin, ağabeyi İkinci Abdülhamit’in kötü bir kopyasıdır. Bu iki kardeşin davranışları, iç ve dış politikadaki tutumları birbirine benzer.
Vahdettin’in felaketini biraz da bu benzerlik hazırlamıştı
Osmanlı Hanedanı’nın şerefli olduğu kadar bayağı olaylarla da yüklü yaşamının son çağında, normal insan yetiştiği çok az görülmüştür.
Saltanat Makamına nice tehlikelerden geçerek ulaşmak, ondan sonra da elde edilen tüm dünya nimetlerine rağmen iğneli bir taht üzerinde oturmak, bu insanların değişmez kaderi idi.
Öyle iken Vahdettin’in Şehzadeliği gibi Veliahtlığı da şanslıdır. Ağabeyi Abdülhamit’in sevgisi sayesinde yaşamının Şehzadelik dönemi rahat geçmekle beraber, Hanedanın bünyevi hastalığı ve dış etkiler yüzünden birçok münasebetsiz olayın gürültüsü arsında geçti.
Sefahat yüzünden ölen babası Sultan Abdülmecit’i hiç tanımadı. Amcası Sultan Abdülaziz’in HAL’İ ve öldürülmesi (ya da intiharı), iki büyük kardeşi Murat ve Abdülhamit arsındaki çirkin mücadele, Sultan Murat’ın tahttan indirilmesi gençlik hatıraları arasında önemli yer tutar.
Daha sonra; Abdülhamit’in uzun süren huzursuz SALTANATININ en yakın tanığı olmuş ve tahttan indirilişini de görmüştür.
Genç Türk hareketi, İttihat ve Terakki, ihtilaller, isyanlar, savaşlar, Vahdettin’in ŞEHZADELİK VE VELİAHTLIK yaşamını dolduran diğer olaylardır.
Kimi gözlemciler, Vahdettin’in diğer şehzadelere göre daha iyi yetiştiğini söylerler.
Oysa gördükleri ve yaşadıkları, ona bilgi ve tecrübeden çok korku, vehim ve güvensizlik kazandırmıştır. Bu nedenle SALTANATI sırasında pek az kimseye güven duyabilmiş, dolayısıyla bu ters etkilerden kurtulamamıştır.
Kendisine de fazla güveni yoktu. Padişah olduğu günlerde tebrik için huzura çıkan Şeyhülislam Musa Kazım efendiye şöyle demiştir:
“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri, vücutça rahatsız olduğumdan layığı ile tahsil yapamadım. Sinnim kemale erdi (57 yaşında idi). Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderlerle (Veliaht Yusuf İzzettin) hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makama intizar da değildim. Fakat takdiri ilahi ile teveccüh etti, bu görevi deruhte ettim. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz.”
Sabık Adliye Nazırı İbrahim Bey’e de Şunları söylemiştir: ”Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiç bir şeyden korkmam. Fakat ağır bir vazife deruhte ettim. Allah’tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır, siz böyle şeyleri anlarsınız. Odalardan birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde babam vefat etmiş, birinde amcam ya da birader bir şey olmuş. Elhasıl biri ruhperver, biri feci. Bunları gördükçe mütehayyiç oluyorum.”
Sultan Vahdettin, yetersizliğini bildiği halde danışmanlarını iyi seçememiştir. İttihatçılar çekilince yanlarında yalnızca ittihatçı düşmanları kaldı. Meclis-i Mebusan'ı da feshettikten sonra artık çeşitli fikirlerin tartışılmasına da imkân kalmamıştı. Ve dar yakın çevresinin etkisine girmişti. Kendisinin ve devletin tüm geleceğini İngiltere’nin insafına bırakmıştı.
Vahdettin’i bu yanlış yoldan çevirecek adamlar yok değildi. Ancak ne yazık ki koca Osmanlı İmparatorluğu içinde ancak ihtiyar Tevfik Paşa ile yetersiz Ferit Paşaya inanıyordu.
Başından sonuna kadar Kuvayı Milliye ye karşı durması çokça bu politik inanışından geliyorsa, biraz da Mustafa Kemal Paşadan korkmasındandır. Mustafa Kemal’den beklediği tehlike onu; hiçbir meziyeti olmadığını bildiği Ferit Paşa’ya daha fazla sarılmak zorunda bırakıyordu. Tevfik Paşanın dirayetine ise gerçekten inanıyordu. Tahtı sallantıda iken kullanacağı adamlarda aradığı en büyük nitelik “SADAKAT”Tİ.
Mustafa Kemal Paşa’yı Veliahtlığında, Almanya seyahatinde tanımıştı. Bu genç Paşa daha o zaman çok tehlikeli laflar etmiş onu ürkütmüştü. Savaşın son günlerinde telgrafla kendisine” falanı Sadrazam yap, beni de Harbiye Nazırı yap,” diyen Mustafa Kemal Paşa’da büyük bir ihtiras seziyordu.
Kuvayı Milliye hiçbir zaman Padişah’a karşı görünmediği halde Padişah’ın gösterdiği husumet, gerçekte Kuvay-ı Milliye akımına değil, bizzat Mustafa Kemal Paşayadır.
Sultan Abdülaziz’e Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülhamit’e Mithat Paşa nasıl birer amansız düşman olarak görünmüşlerse, Sultan Vahdettin’in karşısına da Mustafa Kemal Paşa çıkmıştı.
Hem Mustafa Kemal onlardan daha tehlikeli idi, Padişahın önce ORDUSUNU, sonra ÜLKESİNİ elinden almış, TEBAASINI kendisinden ayırmıştı.
Elbette sıra TAHTINA da gelecekti.
Milli Mücadele süresince; Pek söz edilmemekle birlikte en çetin mücadele Vahdettin ile Mustafa Kemal arasında olmuştur. Çünkü mutlaka biri diğerini tasfiye edecekti.
Her ikisi de bunu gayet iyi biliyordu.
Vahdettin İstanbul’da kalmak ve Kuvay-ı Milliye ye karşı davranmakla, davayı daha başlangıçta kaybetmiştir.
Oysa, İstanbul’un işgaline (16 Mart 1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahdettin’in elinde tahtını kurtaracak fırsat vardı: ANADOLU’YA GEÇMEK.
Eğer bunu yapabilseydi. Mustafa Kemal, sonuçta padişahın Sadrazamı olurdu.
Tüm memleket ölüm kalım mücadelesi içende yaşarken, Padişahın Yıldız sarayında oturması, Başkent halkının acılarının azalmasına bile yaramamıştır.
Vahdettin 1920 yılında akıl edemediği şeyi, iki yıl sonra yapmak zorunda kaldı.
Hem bu kez İstanbul’u, Sarayını, Saltanatını ebediyken terk edecek ve MİLLETİN KUCAĞINA DEĞİL Düşmanın himayesine sığınacaktır...

ÜLKEDEN KAÇIŞ…
Vahdettin, elbette Türk Milletine karşı işlediği suçların Birgün hesabını vereceğini biliyor ve Milletin adaletinden korkuyordu.
Milli Mücadele’yi taçlandıran Büyük Taarruz sonunda Yunan birlikleri 9 Eylül 1922 de denize dökülüp, sonra da birliklerimiz Çanakkale Boğazına dayanınca; tüm dünya gibi Osmanlının son Hükümdar’ı da hayret ve endişe içinde olayların yıldırım hızıyla gelişmesine, büyük bir heyecan ve korkuyla tanık olmuştu.
HESAP VERME ANI YAKLAŞIYORDU…
Düşmanla işbirliği yapan hükümdarların sonunu tarihler de yazıyordu…
Saltanatın kaldırıldığı 1KASIM 1922 den itibaren huzuru kaçmıştı.
Vahdettin “DEVRİK Hükümdar” durumuna düştü. Halifelik ise boşta kalmıştı.           
Milli Hükümetin temsilcisi Refet PAŞA İstanbul’da idi…
Refet PAŞA’NIN kendisini karşılamaya gelen Padişah’ın Yaveri’nin; “HOŞ GELDİNİZ. PADİŞAHIMIZIN SİZE VE TEMSİL ETTİĞİNİZ MİLLİ HÜKÜMETE SELAMLARINI İLETMEKLE GÖREVLENDİRİLDİK.” sözleri üzerine, Refet PAŞA’NIN; “PADİŞAH’A KARŞI DUYDUĞUM SAYGI VE TEŞEKKÜRÜ LÜTFEN KENDİLERİNE SUNUNUZ.”  yanıtı, Vahdettin’in kaderini ortaya koymuştu…
İngiliz işgal Kuvvetleri komutanı General Harrington’un Saraya sıkça gidiş gelişi gözden kaçmıyordu. Kaçış planı hazırlandığı belli idi…
Padişah Vahdettin 10 Kasımda, ”Cuma selamlığında” bulundu. Mustafa Kemal Paşa ile görüşme isteği reddedildi. Saray çevresindeki güvenlik önlemleri arttırıldı. Padişah artık yalnızdı. İngiliz Generali Harrington’a; ”İstanbul’da hayatının tehlikede olduğunu belirterek, sığınma hakkı” istedi.            
Harrington, başvurunun yazılı yapılmasını istedi. Vahdettin talebi, Halife sıfatı ile ve yazılı olarak yineledi.
600 yıllık OSMANLI Hanedanı’nın sonuncu Sultanı, şu iki satırlık Yazı ile iltica etmiştir:
“Der saadet İşgal Orduları başkumandanı
General Harrington Cenaplarına,
İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere Devleti Fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara naklimi talep ederim efendim.
                                               
                                                                        16 teşrinisani (KASIM) 1922
                                                                         Halifei Müslümin
                                                                         Mehmet Vahdettin”

Vahdettin’in; 600 yıllık bir aile ve kahraman bir millet için yaptıkları çok ağırdı…
Milli Mücadele’de düşmanla işbirliği yaptığı ve Milli Mücadeleyi baltaladığı gibi, Milletine hesap verme ve milletin adaletine güvenme yürekliliğini de gösterememiştir…
17 KASIM 1922 Cuma günü, Yıldız Camisi önünde toplanan vezirler ve yüksek rütbeli kişiler, CUMA SELAMLIĞINA alışıldığı gibi katılacak HALİFE’Yİ BOŞUNA bekliyorlardı.
Sarayın özel askerleri renkli kıyafetleri, beyaz eldivenleriyle özel bölüklerin yaldızlı kalpaklı, çizmeli subayları gösterişli tavırlarıyla her an YILDIZ SARAYI’NIN kapısından gözükecek arabayı karşılamaya hazırdılar…
Ezan okundu. Vakit bir hayli geçti, gelen giden yoktu…
Sultan Vahdettin, o gün sabahtan kaçış hazırlıklarına başlamıştı.
Yanına on iki kişi alacaktı.
Kaçış Malta köşkünden yapılacaktı.
Saray’dan üç araçla çıkıldı.
Dolmabahçe Sarayı’nın Rıhtımında İngiliz Bayrağı taşıyan motor, Marmara da demirli İngiliz zırhlısı MALAYA’YA kaçakları ulaştırdı.
Artık Osmanlı devri ebediyen kapanmıştı…

Vahdettin, saltanatı döneminde bir gün Baş Kâtibi’ne şöyle demiş: ”Bizim Hanedanımıza her türlüsü gelmiştir; Sarhoşu gelmiştir. Zalimi gelmiştir, dinsizi gelmiştir.” Vahdettin’den sonra bu halkaya eklenecek hükmü de tarih vermiştir. VATAN HAİNİ VAHDETTİN.

VAHDETTİN’NİN SONU
Vahdettin, İngiltere’ye sığınırken yalnız Halife sıfatını kullanmıştır.
Vahdettin’in kaçışı, SALTANAT HAKKINI Osmanoğullarından da uzaklaştırmış ve tarihe karıştırmış oldu… 
Bundan sonra bu ailede yalnızca HİLAFET unvanı kalıyordu.
Hilafet Makamı’na da TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNCE HANEDAN’IN EN İYİ VE NİTELİKLİSİ Abdülmecit Efendi getirildi.
Düşmüş, Hükümdar, MALTA’DA soğuk bir törenle karşılandı. Sonra Mısır’a gönderildi… Mısır’da hakarete uğrayan Vahdettin Mekke’ye geçti…
Tüm Arap Hükümdarları, büyük bir ailenin bu üyesinden KENDİ SALTANATLARI İÇİN KUŞKU DUYDULAR…
Vahdettin, kaçarken “HALİFELİK” sanını da beraberinde götürdüğünü belirtti ise de kimse ciddiye almadı.    
Sonunda konuk olarak hiçbir yerde kalamayacağını anlayan Vahdettin, San Remo’ya yerleşti.
26 Mayıs 1926’da SAN-REMO’ DA öldü. Cenazesi ile ilgilenen olmadı. Borçları nedeni ile cenazesine haciz konuldu. Mezarı Suriye’de ŞAM’DA dır. 

Ahmet AVCI
17 Kasım 2013

Not: 2010 yılı Mayıs ayında bir grup arkadaşımla; Suriye, Ürdün ve Lübnan gezisine katılmıştım…
Bu gezi ile gözlemlerimi “ÜÇ ÜLKE GEZİSİNDE GÖRDÜKLERİM VE DÜŞÜNDÜKLERİM” başlığı ile yazmıştım.
İzninizle bu yazımdan bir bölümü paylaşıyorum:    
“Ben kendimi; bir Türk Milliyetçisi ve Türk Devrimcisi olarak görürüm.
Geziye çıkmadan önce; 15 Mayıs ve 19 Mayıs tarihlerinin anlam ve önemini göz önüne alarak iki yazı yayımlamıştım: “İZMİR’İN İAŞGALİ-ANLAMI- ÖNEMİ” ve “KURTULUŞ SAVAŞININ BAŞLATILMASI”.
İki yazımın odağında da, bana göre ‘CAHİL VE HAİN’ olan Padişah Vahdettin vardı.
Ama Vahdettin’in (ŞAM’DAKİ)mezarını insani duygularla ziyaret ettim ve dua okudum. Yüreğim sızladı. Bir cami avlusunda; Osmanlı Hanedanına mensup kişilere ait dokuz mezarın en sıradan ve sade olanı Vahdettin’e aitti.
İçimden ağladım. Her şeye karşın O bizim İmparatorluğumuzun son Padişahı idi.”



4 yorum:

Adsız dedi ki...

Bir yere kadar objektif okumaya calistim ama sonuna dogru resmen hakaret etmissiniz neden surgun edildigi degilde vatan haini kacak oldugunu one suruyorsunuz fotografli belgeli askere selam vererek kacismi olur ataturkcu olabilirsiniz onun yolundan gidebilirsiniz ama tarihinizi karalamak neyin ugruna? En sonunda da vijdan sizlamasindan bahsedip kendinizce gunah cikarmissiniz tabi o ani size ait ise

Bülend Manavoğlu dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Nezahat Doğan dedi ki...

Adsız demiş ki; fotoğraflı belgeli askere selam vererek, orası bir kere Malta hangi askere selam siz saflığınızdan olayları anlamaktan acizsiniz, niye İstiklal Savaşına ihanet edip Atatürkle ters düştüğünü kabul edemiyorsunuz, sizin bundan ne çıkarınız olabilir?

Ahmet Aygün dedi ki...

Mekanı cenneti ala olsun ülke ittihatcıların elinde oyuncak iken taht a çıkarılıp hain ilan edilen bahtsız sultan

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar