2 Kasım 2011 Çarşamba

74- MUSTAFA KEMAL ATATÜRK KİMDİR?

Ahmet AVCI     
2 KASIM 2011


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK KİMDİR?

                  
“Gerçek sevgi bilgiden doğar, Atatürk’ü sevmek bilgiden doğmuyorsa değeri yoktur.” İlhan SELÇUK

         Kişiliğimizi, bireysel ve toplumsal onurumuzu, uygar yurttaşlardan oluşan çağdaş bir devlet oluşumuzu ve tüm evrensel değerlerimizi borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ü, anlatmak hem çok kolay hem de çok zordur.
         Her ölümlünün sürecini o da yaşadı. Ama 57 yıl süren bu kısa ömür içerisinde yaptıklarının büyüklüğü tartışılamaz.
         Selanik’te orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mustafa, Askeri okulda Kemal, Sakarya meydan Muharebesinde Gazi, Cumhuriyetle Atatürk oldu.
         Devrimci savaşlarla yücelerek, çağdaş bir devletin kuruculuğuna yükselen Mustafa kemal’in yaşamında destansı bir öz vardır. İşte bu destansı gerçek, Atatürk’ün yaşamından söz ederken duygularımızın ağır basmasına yol açar. Ne var ki, duygular; toplumsal devinim sürdükçe ve yeni kuşaklar yetiştikçe yıpranır durulur.
         Kocatepe’de Mustafa kemalle birlikte savaşmış, ya da Cumhuriyet Devrimlerini Atatürk’le algılamış bir yurttaşın coşkusunu; bu olayları yaşamamış, kuşakların duymasına olanak var mı?
         İzmir’in işgali ya da Mütarekenin kara günleri bizlere tarihin derinliklerinde kalmış bir sisli öykü gibi gelmekte.
         Kurtuluşun kıvancını; o günleri yaşamış ama birer bire tükenerek toprak olmuş, insanların artık atmayan yürekleri ile algılamak mümkün mü?
         Düşünelim; bir genç olarak, bir yurttaş olarak, bir aydın olarak Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz? Ne kadar biliyoruz?
         Atatürk kimdir? Neler yapmıştır? Neler yaptığı için Atatürk olmuştur? Devrimi nedir? Düzeni nedir? İlkeleri nelerdir? Atatürkçülük nedir?
         Eğitim, kültür ve ekonomik yaşamlarımızda emirlerine uymaya çalıştık mı? Çağdaşlaşma ilkesine uyduk mu? Uyduk mu çağın gidişine? Olayları Atatürkçü görüşle yorumladık mı? Atatürk’ün söylevini en azından bir kez okuyabildik mi?
        
Dini bilmeyenlerin kendilerine göre nasıl bir dini varsa, Atatürk’ü, çağdaş dünyayı ve çağdaş dünyanın ortak değerlerini kavrayamayanların da kendilerine göre bir Atatürk’ü vardır.
         Atatürkçülüğün bir yaşam biçimi, onurlu bir yaşam biçimi olduğunu bilmedikleri gibi, Hükümetin de Devletin de kendisini mutlu etmek için var olduğunu bilmezler.
         1938 yılında toprağa gömdüğümüz; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Türkiye Cumhuriyetinin ilk yurttaşı, Türk Ulusu’nu iç ve dış tutsaklıktan kurtaran Mustafa Kemal; Atatürk olarak bilinçlerde ve gönüllerde yaşamaktadır.
         ATATÜRK  ( MUSTAFA KEMAL PAŞA) KİMDİR?

          Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik’te doğdu. Kereste Tüccarı Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanımın oğludur.
         Askerliğe büyük sevgi ve ilgi duyan Mustafa, günü gelince annesine haber vermeden Askeri Rüştiye (o.o.)sınavına girdi ve kazandı.
         İleride kendisine, ülkesine hizmet etmekte büyük olanaklar veren, mesleği kendi iradesi ile seçmiş oldu. Doğduğu şehir Selanik ve yetiştiği şehir Manastır, Osmanlı’nın Makedonya topraklarında idi. Makedonya; Türklerden başka, Yunan Sırp, Bulgar, Yahudi, Arnavut ve birçok topluluğun ve değişik dinlerin iç içe yaşadığı bir yöre idi.
         1885’ten sonra, Bulgar, Sırp ve Yunanlılar, Makedonya’yı ele geçirmek için, çeteler kurarak terör hareketlerine başlamışlardı. Büyük devletler de sık sık Makedonya olaylarına karışıyor ve Hıristiyan azınlıklar lehine Osmanlı devletine baskı yapıyorlardı. Bu nedenle Abdülhamit’in baskı rejiminin en az etkili olduğu yer Makedonya idi. Türkler de bu durumdan etkileniyorlardı.
         Hıristiyan azınlıkların Milliyetçilik fikirleri ile bağımsızlık kazanma çabaları Türk milliyetçiliğinin, ülkenin diğer yörelerine kıyasla, özellikle Makedonya’da daha erken ortaya çıkmasına yol açtı. Ayrıca Avrupa’da yayımlanan her çeşit kitap, dergi ve gazete Makedonya’ya kolayca giriyordu. Hıristiyanların kolayca okudukları bu yayınları Türkler de gizli gizli okuyabiliyorlardı. Batılı düşüncelerin bu yöreye kolayca girmesi, burada yaşayan Türklerin de üzerinde çok etkili olmakta idi.
         Ayrıca, Makedonya’da çetelerin neden olduğu terör olayları üzerine buraya gelen büyük devletlerin (İngiltere, Fransa, Avusturya ve diğerleri) Jandarma Kuvvetleri Subaylarının Türk subayları ile görüşmeleri, Türk Subaylarının milliyetçilik duygu ve düşüncelerini etkiliyor, yabancı subayların varlığı ise genç Türk subaylarının milliyetçilik duygu ve düşüncelerini kamçılıyor ve kuvvetlendiriyordu. Öyle ki, gizli bir cemiyet olan İttihat ve Terakki cemiyetine Makedonya’da katılmayan genç Türk subayı yok gibiydi.
         M. Kemal’in çocukluk ve gençlik yılları Makedonya’nın bu ortamı içinde geçti. Selanik’te Askeri Rüştiyeye devam eden Küçük Mustafa’ya burada matematik dersinde ki başarısını gören öğretmeni ve adaşı tarafından Kemal adı verildi.
Askeri Rüştiyeyi bitiren M. Kemal, Manastır Askeri İdadi’sine girdi. Burada şiir ve hitabete (güzel konuşma) ilgi duydu. Yaz aylarında Fransızcasını ilerletmek için, Selanik’teki Fransız okuluna devam etti.
         Manastır Askeri İdadisini başarı ile bitiren Mustafa Kemal, İstanbul’da Kara Harp okuluna gitti. 1902’de Hara okulunu başarı ile bitirdiği için Harp akademisine girdi ve 1905 yılında Kurmay yüzbaşı olarak, okulunu bitirdi.
         Okulda iken, Abdülhamit rejimi aleyhine eylemde bulunduğu için mezun olur olmaz, arkadaşları ile birlikte tutuklandı. Soruşturmalardan sonra Merkezden uzak tutulmak amacı ile Şam’a sürgün edildi.
         Şam’da iken, Ülkenin kurtuluşu için mutlaka “Devrim” yapılması gereğini görerek, bu amaçla da arkadaşları ile birlikte “VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ”Nİ kurdu. Cemiyet adı için seçtiği “Vatan ve Hürriyet” sözcükleri amacının ne olduğunu da göstermektedir.
”Ancak, hür fikirli insanlardır ki vatanlarına faydalı olabilirler. Onlardır ki, vatanlarını kurtarıp, muhafaza etmek kudretine malik olurlar…” sözleri bu anlamı açıklamaktadır.
         Şam’da etkili bir çalışma yapamayacağını gören, M. Kemal, gizli olarak Selanik’e giderek çalışmalarda bulundu, ancak bu tür çalışmanın da sonuç getirmeyeceğini anladığından, temelli gelmek için uğraştı ve tayinini Selanik’e yaptırdı.
1907 yılında genç bir subay olarak, yine doğduğu kentte idi. Bu sırada arkadaşları ile yaptığı konuşmalarda devrimci düşüncelerini ortaya koyuyordu.
         Mustafa Kemal’e göre; Osmanlı İmparatorluğunun ömrü sona ermişti. İmparatorluğu yaşatmak için çaba harcamak boşuna idi. İmparatorluk nasıl olsa çökecekti.
Öyle ise; “Ulus’a dayanan doğal ve ulusal sınırları içende DİNAMİK, BAĞIMSIZ BİR TÜRK DEVLETİ kurmak gereklidir”.
         Bir süre sonra, ”Vatan ve hürriyet cemiyetini” kapatarak, İttihat ve terakki cemiyetine katılan Mustafa Kemal, 1908‘de II. Meşrutiyeti yeterli bulmuyordu.
Daha köklü bir devrim yapmadıkça başarıya ulaşılamayacağını ileri sürdüğü için “CUMHURİYETÇİ” olmakla suçlandı ve Ordunun politikaya karışmasını istemediği için de fikirleri beğenilmedi.
31 Mart gerici ayaklanmasına karşı İstanbul’a gelen Harekât Ordusunda görev alan Mustafa Kemal, fikirlerinin dikkate alınmaması yüzünden politikadan uzaklaştı ve kendisini askerlik mesleğine verdi. Verilen her görevi üstün başarı ile yaparak, zekâsını ve üstün yeteneklerini gösterdi.
         1911 yılında İtalya’nın saldırısı ile başlayan Trablusgarp (Libya) savaşına gönüllü olarak katıldı. Tobruk savaşlarında büyük başarısı görülen M. Kemal Binbaşılığa terfi etti. Derne savunmasını da başarı ile yönetti. Bir avuç Türk’le yerli halkı örgütleyip, İtalyanların kıyıdan içeri girmesini engelledi. Ancak Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine İstanbul’a çağrıldı.
         İkinci Balkan Savaşında Edirne’nin geri alınmasında görev aldı. Yarbaylığa terfi eden M. Kemal, 27 Ekim 1913’te Sofya’ya Askeri Ataşe olarak, atandı ve Birinci Dünya savaşına kadar orada kaldı.
         İnsan, vatan ve ulus sevgisi Mustafa Kemal’de bir coşku halindedir. Bu değerlere kendi varlığından daha büyük önem vermiş, tüm yaşamı bu değerleri yüceltmek için geçmiştir.
         İnsanlık sevgisi ve devrimcilik fikirlerinde; Tevfik Fikret, Vatan sevgisinde; Namık Kemal, Ulus sevgisinde; Ziya Gökalp gibi yazarların etkisi görülmektedir.
Batı klasiklerini okuyan Mustafa Kemal’in, İnsan Hakları ve Demokrasi, Ulusal-Laik Devlet düşüncesinin erken yaşta oluştuğu görülmektedir.
         Descartes, Rousseau, Voltaire, Montesqieu, Durkheime gibi vb. birçok batı yazarını çok iyi anlamış olduğu da bilinmektedir.
         Çanakkale Muharebeleri’nin kan ve barut kokuları arasında kitap okuyan, Mustafa Kemal, Türk-İslam Tarihini de çok iyi biliyordu. Başka bir deyişle, askerlik mesleğinin dışında tarih felsefe, sosyoloji, hukuk ve ekonomi ile de ilgili ve bu konularda sürekli okuyan ve araştırma yapan birisi idi.
         Dünya savaşını Almanya’nın kazanmasının mümkün olmadığını ileri süren Mustafa Kemal, savaşa girilmemesini ya da hiç değilse ordunun sefer ve eğitim eksikliklerinin, giderilmesi için bir yıl beklenmesini ilgililere bildirdi.
O’nun bu görüşü etkili olmadı ve Osmanlı hazırlıksız olarak Almanya’nın yanında savaşa girdi.
         Savaşa katılmayı önleyemeyen M. Kemal, Sofya’da görevli olduğu halde; Vatanın savunmasına katılabilmek için ordu da aktif görev istedi ve bunda da ısrar etti. Sonunda 15 Şubat 1915’te Tekirdağ’da 19 Tümen Komutanlığına atandı. Oysa ortada gerçek bir Tümen yoktu. Ancak O, emrine verilmiş olan kuruluş halindeki bu tümeni kısa sürede eğiterek, savaşacak duruma getirdi ve Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İtilaf Devletlerinin ordularına karşı savaşa katıldı.
         Çanakkale Muharebeleri O’nun üstün askeri zekâ, yetenek ve cesareti sayesinde Türk Ordusunun zaferi ile sonuçlandı.
Anafartalar ve Conk Bayırı muharebeleri, yalnız O’nun ve Türk Askerinin bu güçlü iradenin emrinde korkmadan ölüme gitmesi ile kazanıldı.
         Haziran 1915’te Albaylığa, 1916’da Mirlivalığa (Tuğgenerallik) terfi eden M. Kemal, Doğu cephesine 16. Kolordu Komutanı olarak atandı.  Rusların Diyarbakır’a ilerlemesini durdurdu. Bitlis ve Muş’u Ruslardan geri aldı.
1917’de yine Doğu cephesinde bulunan ikinci Ordu Komutan vekilliğine, sonra da 7. Ordu komutanlığına atanarak, Şam’a gelen M. Kemal Paşa; durumu inceledikten sonra; HİCAZ’IN boşaltılmasını ve tüm kuvvetlerin Suriye cephesine çekilmesini Enver Paşa’ya önerdi. Ancak önerisi reddedildi.
Sonradan bu cephede uğranılan felaket, ”Mustafa Kemal’in ne kadar geçekçi olduğunu” gösterecektir.
          7. Ordu;  Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına bağlı idi ve Komutanı General Falkenhayn idi.
Adı çok iddialı olmakla birlikte, ortada savaşabilecek olanakları bulunan bir ordu yoktu.
Falkenhayn’ın; ”Irak’a sefer yapılması” fikrine katılmayan ve Alman komutanının yönetimini beğenmeyen M. Kemal Paşa, durumu Başkomutanlığa bildirdi. Görüşleri dikkate alınmadığı için de istifa etti ve İstanbul’a gitti.
         İstanbul’da bulunduğu sırada, Veliaht Vahdettin’in Almanya seyahatine katıldı. Almanya’da Alman İmparatoru ve Komutanları ile yaptığı görüşmelerde, Almanların büyük çıkmaz içinde olduklarını gördü.
         İstanbul’a döndükten sonra, Sultan Reşat’ın ölümünden sonra, Padişah olan Vahdettin’in ısrarı üzerine Filistin cephesinde bulunan 7.Ordu komutanlığını kabul etti.
Başkomutanlığa yolladığı yazı ile ülkenin içinde bulunduğu kötü durumu belirttikten sonra, ”Bu savaşın anahtarının Almanların elinde olmadığını” ileri sürerek bir an önce barış yapılmasını önerdi. Enver Paşa bu öneriyi de reddetti.
Hastalık ve yoksulluktan perişan halde, kendisinden sayıca ve malzemece kat kat üstün düşmanla dövüşen orduyu Halep’e çekmeyi ve düşmanı burada durdurmayı başardı.
         31 Ekim 1918 günü yani Mondros Mütarekesinin imzalandığının ertesi günü, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına atandı.
Mütareke koşullarını benimsemeyen M. Kemal Paşa, bu hükümlere uymayı reddedip, birliklerini savaş durumunda tutmakta ısrar edince, Yıldırım Orduları Grubu dağıtıldı ve kendisi de Harbiye nezareti emrine alındı.
         Mustafa Kemal Paşa; İtilaf Devletleri donanmalarının İstanbul’a geldiği gün yani 13 Kasım 1918’de, Osmanlının Başkentine ulaştı. Boğazda demirli düşman gemilerini görünce yanındakilere: ” Geldikleri gibi giderler” dedi.
         Mustafa Kemal, İstanbul’da “işsiz bir paşa” idi. Ülkenin bu kötü durumdan nasıl kurtarılabileceği üzerinde yoğunlaşmıştı.
         Mustafa Kemal’in ilk hedefi; Ülkeyi, siyasi yoldan ve siyasi tedbirlerle kurtarmaktı. Macera adamı olmayan bir hesap adamı için, denemeler, umutlar, hayaller ve hayal kırıklıkları, O’nu aradığına ulaştıran yolun durakları ve dönemeçleridir.
         Mustafa Kemal de; Padişahtan bir şey ummak, Harbiye nazırı olmaktan bir şey beklemek, Sadrazamlara bir şeyler anlatabileceğini sanmak, devlet ve siyaset adamlarıyla ve diğer devletlerin; görevlileri ile görüşmeler yapmak, Siyasi Parti kurmak ve Siyasi Gazete çıkarmak gibi, bir takım arayışlar da bulunmuştu.
         Ve bunlardan bir şey çıkmayacağını anlayınca; Zafere ve Hürriyete yöneldi.
         Artık yollar göründü. Artık yollar dumanlı değil. Artık ona hiç kimse elini uzatmasa bile “ TEK BAŞINA ANADOLU’YA DALABİLİR.”
         YA İSTİKLAL YA ÖLÜM
         16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan Samsuna gitmek üzere bandırma vapuru ile yola çıkan M. Kemal Paşa, İtilaf askerlerinin yolda gemiyi durdurup silah ve cephane arayıp, bulamadıkları için Boğaz’dan çıkış izni vermeleri üzerine; ”Biz Anadolu’ya silah ve cephane götürmüyoruz. İnanç götürüyoruz.” diyerek, UMUT; İNANÇ ve ZAFER azmini ifade ediyordu.
         “Zafer, zafer benimdir diyenlerindir.” diyen bu genç subayın kişiliği, devrimci düşünceleri, dünya görüşü, vatan ve ulus hakkındaki planları, dünya ulusları ile ilgili düşünceleri; Devrime başladığı 40 yaşına kadar, tüm yaşamını geçirdiği askerlik mesleği içinde olmuştur.
          Aslında, Mustafa Kemal batı kültürünün adamıdır. Batıyı batı yapan değerleri Mustafa Kemal görmüş ve batıyı bir kültür ekseni olarak algılamıştır.
         Atatürk bizim için Ulusal bir kahraman, Dünya için de tarihi bir kişidir.
         Atatürk, yarı sömürge durumundaki Ülkemizi bağımsızlaştırarak, bu tanıma hak kazanmıştır.
         Ulusların ve devletlerin yaşamlarında; birçok kahraman ve devlet adamı yetiştirdiği bilinmektedir. Ancak bunlardan tarihe mal olmuş ve unutulmamış olanları azdır. Evrensel değer üretenler tüm dünyaca bilinmekte Wilson gibi. Kendi ülkeleri için başarı sağlayanlar da kendi ülkesinde unutulmamakta Bolivar gibi. (Güney Amerika)
         Atatürk’ün ülkemiz için neler yaptığını inceleyeceğiz, ancak bilmeliyiz ki; Atatürk’ün yaptıkları dünya’da da yankı bulmuştur ve birçok ülkede bizden daha iyi algılanmıştır.
         Atatürk, yalnızca, güçsüzleşmiş, yenilmiş ve işgal edilmiş bir imparatorluk koşullarında, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden olan İngiltere’ye, İtalya’ya, Fransa’ya, ayrıca Yunanlılara, Ermenilere ve Hilafetçi iç isyanlara karşı bir Kurtuluş Savaşı’nı kazandığı için önemli ve değerli değildir.
         Atatürk, yalnızca, feodal bir din-tarım imparatorluğunun toplumsal, siyasal ve ekonomik yapısı üzerine, Demokratik ve laik çağdaş bir devlet yapısı kurabildiği için de önemli ve değerli değildir.
         Doğal olarak bunlar, mucize niteliğinde birer başarıdır.
         Ama Atatürk’ün tarih, insanlık ve bilim açısından üç önemi daha vardır, bunlar yukarıdaki başarılarının sonucudur ve bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, Tarihi bir Kişidir.
         Atatürk’ün; tarih, insanlık ve bilim açısından taşıdığı önem ve değerler:
1.   Gazali’nin içtihat kapısını kapatması ile kendi içinde evrimleşemeyen, reform sürecini yaşayamayan ve bu nedenle de çağdaşlaşamayan, laikleşemeyen İslam dinini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik yapısı içinde; Müslüman vatandaşlarının yaşam biçimleri ile evrimleştirmiş, laikleştirmiş ve çağdaşlaştırmıştır. (1,5 milyarlık nüfusa, 59 devlete sahip olan İslam Âlemi’nin, bu âlemin tek laik ve Demokratik devletini kabul edememesinin ve Atatürk düşmanlığını ve laiklik karşıtlığını körüklemesinin ana nedenlerinden biri de bu olsa gerek)
2.   Feodal bir din-tarım imparatorluğundan çağdaş bir topluma geçişin, doğal ve normal evrim koşulları dışında, devrimlerle de gerçekleşebileceğini ortaya koymuştur.
3.   Atatürk, Marksist, Komünist ya da Sosyalist nitelikli Antiemperyalist direniş ve kurtuluş hareketinin dışında, Batı dünyasının ürettiği  Çağdaş ve uygar değerlere uygun olarak, onlara ulaşmak ve onları benimsemek uğrunda, yine Batı dünyasına karşı Antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı yapan tek liderdir.

         UNESCO; Doğumunun 100. yılı olan 1981 yılını “ATATÜRK YILI” ilan ederken gerekçesini de karara eklemişti. Kararı 156 ülke oy birliği ile almıştı.
         Kararda Atatürk şöyle tanımlanmıştır;
         “Uluslar arası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış, üstün bir kişi, olağanüstü devrimci, sömürgecilik ve emperyalizmle savaşan bir önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında renk, ırk, din ayırımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu.”
         Yunanistan Başbakanı Elefterios K. Venizelos: 12 Ocak 1934 tarihli başvurusu ile Atatürk’ü “Nobel Barış Ödülüne” aday gösterirken; şöyle demektedir:
         “Yaklaşık 700 yıl boyunca, Ortadoğu, Orta Avrupa kanlı savaşlara sahne olmuş, fakat Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla, bölgedeki istikrarsız durum sona ermiştir. Barış davasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir. Bu nedenle Yunanistan Hükümeti Başbakanı sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülüne adaylığını sunmaktan onur duyarım.”
         20 Yüzyılın tüm büyük devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde sürüklendi, kimisinin isimleri yollardan, meydanlardan silindi. Atatürk hala halkının büyük çoğunluğunun sevgisine ve saygısına sahiptir.
         Sovyetler Birliği İmparatorluğu, 75.inci yaş gününü görmeden yıkıldı. İtalya’nın Faşizmi; Mussoluni’nin Milano’daki bir elektrik direğine bacağından asıldığında yaşı 22 idi.
         Almanya’da; Nazizm; iktidarının 12'nci yaşında öldü.
         İspanya’da Franko Faşizmi; ancak 40 yıl ayakta kalabildi.
İran'da ki Sahlık rejimi; 56 yıl yaşayabilmiştir.
Bunların hepsi, 20’nci yüzyılda doğan ve 21’inci yüzyılı görmeyen rejimlerdir. Bir tek istisnası vardır. Türkiye Cumhuriyeti.
         Sovyetler Birliği, Demokrasiyi önemsemediği ve ertelediği için yıkıldı. İran’da Şah rejimi, laik ve demokratik bir devrim yapamadığı için yıkıldı. Tito’nun Yugoslavya’sı, etnik farklılıkları kurumlaştırmanın ve birliğin devamını farklılıklarda aramanın bedelini ödedi ve yıkıldı.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği laik ve demokratik çağdaşlaşma hareketi; “BİN YILLIK KÜLTÜR ORTAKLIĞINA VE YURTTAŞLIK BAĞLARINA DAYALI BİR ULUS YARATMAYI HEDEFLEDİĞİ” için hala güncel ve ayakta hem de son dönemdeki tüm sapmalara ve yanılgılara ve hatta hıyanetlere karşın.
 Atatürk, Türkiye modelini kurarken üç yanında üç karabasan yükseliyordu. Bir yanda İngiliz ve Fransızların biçimlendirdiği “ARAP ŞERİATÇILIĞI”, bir yanda, Batı Avrupa faşizmi, öte yanda Sovyet komünizmi. Avrupa, Asya ve Ortadoğu’yu kapsayan coğrafyada demokratik denebilecek ülkeler parmakla sayılacak kadar azdı. Üstelik onlar da faşizmin ve komünizmin gölgesi altında baskı yasalarını birer birer yürürlüğe koyuyorlardı.
Atatürk’ün bu üç karabasandan birine kapılıp gitmesi işten bile değildi. Ama o yüzyıllarca geri ve cahil bırakılmış, hemen tamamı Müslüman olan bir halkı çağdaş uygarlığa yönelten “TÜRKİYE CUMHURİYETİ MODELİ”Nİ yarattı. HEM DE Kimsenin dinine imanına dokunmadan.
O sırada Faşizmin ve Komünizmin pençeleri altında çırpınan BATI REJİMLERİNİ değil, EVRENSEL DEĞERLERİNİ BENİMSEYEREK, BUNU BAŞARDI.
         O’na ordu yok dediler, ”Kurulur” dedi. ”Para yok” dediler, ”Bulunur” dedi. ”Düşman çok” dediler, ”Yenilir” dedi. Ve tüm dedikleri oldu…
         Türk ulusu Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile Bağımsızlığını, Refahını, Ülkesini, Ülkülerini yitirmiş, korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. Milyonlarca insanını, vatanlarca toprağını yitirmiş, Türkler öz vatanlarında vatansız kalmıştı.
         Türk ulusu bu durumdan kurtulmak için, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde kurtuluş mücadelesine koyulmuştur.
         Tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma fikri ve eylemi Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması ile başlamıştır. Amasya genelgesi bu düşüncenin ortaya konuşu, yeni bir Türk Devletinin Siyasi, İdari ve Askeri teşkilatlanmasının da başlangıcıdır.
Amasya genelgesi ile ortaya konulan, Erzurum ve Sivas kongreleri ile işlenen fikirler ve hareket, yeni bir devletin kuruluşundan başka bir şey değildir.
         Milli Mücadelenin önderi Mustafa Kemal’e göre; Türkiye’nin kurtuluşu ve yeni Türk Devletinin kuruluşu için gerçekleştirilmesi gereken üç ana hedef vardır.
  1. Osmanlı Devletini “Hasta Adam” olarak gören ve yurdumuzu işgal eden, İtilaf Devletlerini (İngiltere, Fransa, İtalya) ve yandaşlarını (Yunanistan ve Ermeniler) yenerek Ülkeyi işgalden kurtarmak.
  2. Ömrünü tamamlamış ve Çöküntünün asıl nedeni olan yozlaşmış Osmanlı Kurumlarını ortadan kaldırmak. (Saltanat, Hilafet vb.)
  3. Ortadan kaldırılan kurumların yerine, Çağdaş Dünyadaki benzerlerini koymak.(Yeni Türk Devletini kurmak)

İşte bu, Devrimdir,  Türk Devrimidir, Atatürk Devrimidir.



Kaynakça:
1. Prof. Dr. Ergün AYBARS; Türkiye Cumhuriyeti Tarihi.
2. Prof. Dr. Bülent TANÖR; Kurtuluş ve Kuruluş.
3. Ahmet Taner KIŞLALI; Ben Demokrat Değilim.
4. Prof. Dr. Suna KİLİ; Atatürk Devrimi.
5. Prof. Dr. Ahmet Mumcu; Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
6. Prof. Dr. Emre KONGAR; Demokrasimizle Yüzleşmek
7. Osman Türkoğuz; Halifelik
8. Ahmet AVCI; Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Ders Notları


Hiç yorum yok:

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar