17 Ağustos 2015 Pazartesi

254-TÜRK BÜYÜK TAARRUZU (26 AĞUSTOS 1922) VE BÜYÜK ZAFER (30 AĞUSTOS 1922)

TÜRK BÜYÜK TAARRUZU (26 AĞUSTOS 1922)
VE BÜYÜK ZAFER (30 AĞUSTOS 1922)

                        “Türk Kurtuluş Savaşı bir Vatan yaratmak, Bir Millet oluşturmak için yapıldı; Ulusu cemaatlere, etnik gruplara ayırmak için değil.”

19 Mayıs 1919 tarihinde başlayan Türk Milli Mücadelesinin kesin sonuç alıcı duruma gelmesi kolay olmamıştır…
Özetle; 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı; Çanakkale Muharebelerindeki üstün başarı ve diğer cephelerdeki azimli direnişe karşın; 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateş kes antlaşmasıyla; Osmanlı Devleti kesin yenilgiyi kabul etmiştir…
Antlaşma hükümleri gereği; topraklarımızın çoğu ve nüfusumuzun önemli bir bölümü, sınırlarımız dışında kalmış, ordumuz terhis edilmiş, ülkemiz işgal edilmeye başlanmış, Osmanlı Padişahı da tahtını kurtarmak derdine düşmüş ve kendisini İngiltere’nin insafına terk etmişti…
Mustafa Kemal Paşa, öncülüğünde başlayan Milli Mücadele; Amasya Genelgesin de; gerekçe, hedef ve amaç ortaya konulmuştur…
Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Mücadele Millete mal edilmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışı ile de bir devlet yapısı içinde kurtuluş ve kuruluş mücadelesi yürütülmüştür…
Öncelikle; Doğu’da Ermeni işgali ve sorunu çözülmüş ve asıl işgalci güç olan Yunan cephesine dönülmüştür..
Birinci ve İkinci İnönü zaferlerinden sonra; Yunan Genel Taarruzu Sakarya önlerinde durdurulmuş ve Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)  ile de Yunan Ordusunun taarruz gücü hepten yok edilmiştir…
Sakarya Muharebesinden sonra, Yunan ordusunun hazırlık yapmasına fırsat vermeden taarruz yapılması istenmiş, ancak ordunun buna hazır olmayışı yüzünden vazgeçilmişti. Sonra da yağışların başlaması, nedeni ile ertelenmişti. Ancak her an taarruz yapılacakmış gibi hazırlık yapıldı.
         Yaşamı boyunca hiç başarısız olmamış, savaşlar içinde yetişmiş olan Mustafa Kemal Paşa; üstün askeri ve siyasi strateji zekâsına ve bilgisine, üstün seziş-inisiyatif yeteneklerine sahip bir komutandı.
          Kesin sonuç alıcı bir “imha” savaşına hazırlanmak için zamana ve ordunun en az 200 000 kişilik bir silahlı güce ihtiyacı vardı.
         Yüzlerce top ve makineli tüfek, bu silahlar için milyonlarca mermi ve binlerce ton tutan bu savaş malzemelerinin sağlanması ve cepheye taşınması, ayrıca ordunun subay ve komutan ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Silah ve cephanenin yanı sıra; yiyecek giyecek, hastahane doktor ve ilaç ta gerekli idi.
13 Eylül 1921’de Seferberlik ilan edildiğinden ordunun er ihtiyacı büyük ölçüde karşılanmıştı. Hazırlıklar sürerken; TBMM içinde Mustafa Kemal’e karşı olanlar yine saldırılara, halkın ve ordunun moralini bozucu eleştirilere başlamışlardı. Halk ise uzun savaş yılları boyunca varını yoğunu ortaya koymuştu ve perişan durumda idi.
         Başkomutan, kesin sonuca ve düşmanı vatan topraklarında yok edecek, başarıya ulaşmak için; Millet’i, TBMM’Nİ ve Ordu’yu savaşa hazırlamak ve “Türkiye’nin düşünen kafalarını tümüyle yeni bir inançla donatmak, tüm ulusa sağlam bir ruh vermek” gerektiğini biliyor ve bu yolda çalışıyordu.
         Bu hazırlık döneminde cephe sakin, ancak cephe gerisi çetin mücadeleler ve hazırlıkla geçti.
        Halk, Milli Mücadelenin başlangıcında; Padişah ve İstanbul Hükümetlerinin etkisinde kalmış, TBMM’nin otoritesine girmemek için bazı yerlerde direnmişti.
         Milli Mücadelenin gücü her geçen gün arttı. Birinci Dünya Savaşında perişan hale gelen bu halk, Sakarya Zaferinden sonra Mustafa Kemal’e büyük bir inançla bağlandı. Ordunun hazırlanması için varını yoğunu ortaya koydu.
Ordunun komuta heyeti; uzun savaş yıllarında yetişmiş, deneyimli komutanlardan oluşuyordu. Yeni katılanlarla ordunun mevcudu 200 bine ulaştı. Yiyecek, giyecek ve donatım yeterli düzeye getirildi.
         Birkaç meydan savaşı yapılaması olasılığı düşünülerek, hazırlıklar yapıldı.
         Türk Ordusu; vatan topraklarını kurtarmak için Başkomutanının emrini beklemeğe başladı.

Sakarya savaşından sonra, Yunanlılar, Afyon-Eskişehir çizgisinde kuvvetli bir savunma hattı oluşturdular. Bu mevzileri gören bir İngiliz kurmayı, ”Türkler bu mevzileri dört beş ayda işgal ederlerse, bir günde başardıklarını iddia edebilirler” demişti. Bu cepheyi böylesine güçlendiren Yunanlılar, öte yandan da İtalyanların boşalttığı Söke ve Kuşadası’nı 21 -30 Nisan 1922’de işgal ettiler.
         Bu davranışları ile Anadolu’da kalmaya kararlı olduklarını gösteriyorlardı. Ege Bölgesinin Rumlarını da silâhaltına alarak, birlikler oluşturuyorlardı.
         Türkiye’ye gözdağı vermek, Yunan halkının moralini yükseltmek ve Türklerce esir alınan,”Enosis" adlı geminin intikamını almak için 7 Haziran 1922’de, Samsun’u bombaladılar. 
         5 Haziran da yunan ordusunun başına, Lloyd George’un “bir çeşit deli “ dediği Hacı Anesti’nin getirilmesi ile Yunanlılar; Trakya ve Anadolu’da sivil halka karşı baskı ve katliama giriştiler.
         Sakarya yenilgisi, Yunanistan iç işlerinin karışıklığı, Ordusunun moralinin kötü oluşu, İngiltere’nin maddi yardımı kesmesi, Yunanistan’ın sonunda Anadolu’yu boşaltmak zorunda kalacağını gösteriyordu.

Gerekli plan ve hazırlıklar özenle yapılarak, Meclisteki muhalifler ve kötü niyetlilere de gereken dersler verilerek, 6 Ağustos 1922’de birliklere; taarruza hazırlık” emri verilmiştir.
Mustafa Kemal; 20 Ağustos’ta; Akşehir’de ki komuta yerinde, İsmet ve Fevzi paşalarla buluşarak planları gözden geçirmiştir.
Plan; Yunan birliklerini, beklenmedik bir baskınla, çevirme ve yok etme taktiğine göre düzenlenmiştir.
Türk ve Yunan ordularının savaş güçleri şöyle idi:
Türk Ordusu: 186.000 Personel, 98.956 Tüfek, 839 Ağır makineli tüfek, 2025 Hafif makineli tüfek. 323 Top, 5286 kılıç, 10 Uçak, 5386 Süvari…
Yunan ordusu: 195.000 personel, 130.000 Tüfek, 1002 Ağır makineli tüfek, 344 Top, 3.000 kılıç, 50 Uçak, 1.300 Süvari.

            Büyük Taarruzda Batı Cephesi Komutanları:
            Batı Cephesi Komutanı: İsmet Paşa
Birinci Ordu Komutanı: Nurettin Paşa (Sakallı Nurettin)
            İkinci Ordu Komutanı: Yakup Şevki Paşa (Orgeneral Yakup Şevki Subaşı)

Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta saat 05.30 da Türk topçularının; Yunan mevzilerini hedef alan atışı ile başladı.
Türk Ordusu: Düşmanı imha ederek, Anadolu’yu Yunan işgalinden kurtarmak amacıyla taarruz ediyordu…
Yunan ordusu: Bulundukları bölgeleri savunarak, en azından ellerindeki Anadolu topraklarını korumayı amaçlıyordu…

 Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de ordusunun başındadır. Taarruzun ilk iki gününde Afyonun güneyinde; 100 km. Doğusunda 30 kilometrelik, Yunan cepheleri çökertilmiştir. Yunanlıların en güçlü birlikleri, Aslıhanlar yöresinde çevrilmiş, 30 Ağustos günü de Başkomutanın doğrudan yönettiği muharebe sonunda düşmanın en güçlü birlikleri yok edilmiştir.
Bu muharebeler, Dumlupınar Muharebeleri olarak adlandırılmıştır. 30 Ağustos günkü Başkomutanın doğrudan yönettiği ve düşman birliklerinin yok edilmesiyle sonuçlanan muharebeye de “Başkomutanlık Meydan Muharebesi“ denilmiştir.
Düşman artık, dağınık, perişan ve bozgun halinde kaçmaktadır. Ertesi gün yani 31 Ağustos’ta; Başkomutan cepheyi, düşman durumunu bir kez daha değerlendirip, gözlemledikten sonra, kesin ve son emrini vermiştir:
“ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AK DENİZDİR, İLERİ.”
Artık düşman geçtiği yerleri yakıp yıkarak ve sivil halkı katlederek İzmir’e doğru kaçmakta ve ordularımız onları kovalamaktadır.
1 Eylül 1922’de Yunan Başkomutanı Trikopis Uşak’ta esir alınmıştır. Uşakta, 2 Eylül’de Mustafa Kemal’in huzuruna çıkartılan Trikopis Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığını Mustafa Kemal’den öğrenir. Türk Başkomutanı, Yunan Başkomutanına dostça davranmış ona ikramlarda bulunmuştur. ”Sağlık haberinin İstanbul’da bulunan ailesine bildirilmesi” dileği de yerine getirilir.
Mustafa Kemal, 26 Ağustosta başlayan savaşları; Zafere kadar, küçük, önemsiz, çatışmalar olarak bildirir ve açıklar. Nedeni de; Yunan Ordusunu yıkımdan kurtarmak isteyeceklerin girişimine fırsat vermemektir.
Yine de, itilaf Devletleri, İstanbul’dan Ankara’ya başvurarak, ateşkes önerisinde bulunmuşlardır.
Mustafa Kemal Paşa, İtilaf Devletlerin görüşme isteyen Konsoloslarına, 9 Eylül’de Nif’te randevu vermiştir. Mustafa Kemal Paşa, gerçekten 9 Eylül’de NİF’E (Kemalpaşa) varmış, ancak görüşme talebinde bulunanların hiç birini bulamamıştır.
Yunanlılar kaçarken Türk birlikleri de İşgal altındaki yerlere peş peşe girdiler. Gediz, Uşak, Eşme, Salihli, Kula,  Manisa, Aydın ve Nif kurtarıldı.
          9 Eylülde Türk birlikleri İzmir’e girdi. Ertesi gün de Başkomutan İzmir’de olacaktır.
         Kuzey’de ise, Eskişehir-Bursa yönüne ilerleyen birliklerimiz, bu iki bölgeyi de kısa sürede düşmandan temizledi.
         10 Eylül’de Bursa Düşmandan kurtarıldı. Tutsak edilenler dışında, kaçabilen düşman askerleri, Bandırma’dan ve Kapıdağı yarımadasından gemilere binerek, perişan durumda yurdumuzu terk ettiler.
         18 Eylül 1922’de Batı Anadolu’da hiçbir Yunan askeri kalmamıştı. Bu büyük temizleme harekâtından sonra, birliklerimizin bir bölümü, İzmit’ten İstanbul yönüne, bir bölümü de Çanakkale’ye yaklaştı. Burada bulunan İngiliz birlikleri ile karşı karşıya gelindi.
         Türk Ordusunun 26 Ağustos’ta başlayan taarruzu, böylece 15–20 gün gibi kısa bir sürede 200.000 kişilik Yunan Ordusunun yok edilmesi ve Batı Anadolu’nun tüm olarak temizlenmesi ile sonuçlanmıştı.
         Böyle bir zafer dünya tarihinde çok ender görülen bir olaydır.
         Bundan sonrası artık görüşmeler, ateşkesler, barış konferansları ve anlaşmalarla geçecek, diplomatik ilişkiler içinde sorunlara yaklaşılacaktır.
         Büyük Taarruz ve bu taarruzun ”hedefine” ulaşıncaya dek, geçen çok kısa süre içerisinde, yer alan muharebeler, kolay yapılmamıştır. Bu muharebelerde tüm Ulusun nesi varsa, yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine, malından, canına kadar, tüm varlığı savaş için ortaya konmuştur.
         Bu savaşta, Generaller, Subaylar ve Erler, yurt görevinin en büyük ve en anlamlı örneğini vermiş, bağımsız olmanın özgür yaşamanın “BEDELİNİ” canlarıyla ödemişlerdir.
         Bağımsızlık savaşında; Başkomutan’ın, Cephe Komutanının verdiği emrin belirlenen sürede yerine getirilememesinin; bir subayın ruhunda ve vicdanında, öz benliğinde, neler yarattığını bilmek gerekir. Bu bilinirse, bağımsızlık savaşının nasıl kazanıldığı, Büyük zaferin nasıl gerçekleştirildiği, tüm kutsallığı ile ortaya çıkacaktır.
         Tek bir örnek bu savaşın kutsallığını kanıtlayacaktır: Büyük Taarruzun ikinci gününde; bu muharebenin büyük yükünü üstlenen Tümen Komutanlarından, Albay Reşat Beyin Tümenine; Çiğiltepe’nin ele geçirilmesi, düşmanın tepeden atılması görevi verilmiş ve görevin belirlenen saatte sona erdirilmesi istenmiştir. Süre dolmuş fakat tepe ele geçirilememiştir. Emrin yerine getirilememesi karşısında, Tümen Komutanı Albay Reşat Bey’in kendisine verdiği ceza ”ölümdür”. Komutan ölmüş ama geride kalan askerler bu tepeyi ele geçirerek Başkomutan’ın emrini yerine getirmişlerdir.
         Anadolu’nun Yunanlılardan temizlenmesinden sonra; sıra, Doğu Trakya ile İstanbul ve Boğazlara gelmiştir.
         Doğu Trakya’da Yunan Birlikleri, Çanakkale ve İzmit’te; İngiliz birlikleri, İstanbul’da İtilaf Devletleri birlikleri vardı.
         Ege’deki Düşman temizlendikten sonra kuzey’e yönelen birliklerimiz; Çanakkale Bölgesinde İngiliz birlikleri ile karşı karşıya gelmişlerdi. Bu birlikler aşılmadan Trakya’ya geçmek olanaksızdı. Ancak başka bir gerçek de artık Ordularımızın Muharebelerden yorgun düşmesi, İngilizlerle doğrudan başlatılacak bir savaşın anlamsızlığıdır.
         Onun için Mustafa Kemal ve arkadaşları, bundan sonra kurtarılacak toprakların görüşmeler, anlaşmalar yoluyla ülke topraklarına katılması yolunu izlemişlerdir.
         İngilizler; Doğu Trakya’nın ve Boğazların Türkiye’ye bırakılmasını istememektedir.
         Ancak bu konuda, Fransa ve İtalya, İngiltere’yi desteklememiş, askerlerini Çanakkale ve İzmit’ten çekmişlerdir.
         Sovyet Rusya’nın da İngiltere’ye karşı çıkması ile eski görüşlerinde direnememiş ve barış görüşmelerine kapı aralanmıştır

          Zaferin Sonucu:
1. Batı Anadolu Yunan işgalinden kurtarıldı.
2. Mudanya Ateşkes Antlaşması’na ortam hazırladı.
3. Lozan Barış Antlaşmasına ortam yarattı.
4. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş yolunu açtı.

         Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşının son silahlı mücadelesidir.
         Yunan Ordusunun, on beş gün içinde imhası ile sonuçlanan, ”Büyük Zafer” Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın büyük riski göze alarak, güçlü bir sıklet merkezi yapmak, taarruzda baskını sağlamak, denk kuvvetle ateş üstünlüğüne sahip, düşmana karşı, muharebede kesin sonuç yerini seçmek, doğru karar vermek, iç ve dış siyaseti iyi yönetmek, Milleti ve Orduyu kaynaştırıp, savaşa hazırlamaktaki üstün başarısı ile kazanılmıştır.
         Türk Ordusu, 4–5 ayda parçalanamaz denilen Yunan cephesini birkaç günde parçaladı. 15 günde 400 km. yol kat edildi 200 000 kişilik Yunan ordusu yok edildi.
         Bu büyük başarı; içte milli bütünlüğü ve güveni sağladı. Öldü sanılan Türk Milletinin azmi, bu düşünceyi yıktı.
         Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasını hazırlaması bakımından büyük bir dayanaktı.
         Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve Türk Devriminin güç kaynağı oldu.
         Sevr Antlaşması ile “Doğu Sorunu”nu diledikleri gibi çözebileceklerini sanan İtilaf Devletleri, Türkiye’nin gücünü ve Lozan’da “Doğu Sorunu’nun kapandığını kabul ettiler.
         Mustafa Kemal’in dediği gibi, ”Zaferler, amaçları ve sonuçlar bakımından önem taşırlar.”
         Tarihte meydan savaşları çok olmuştur. Fakat bunların çoğu aynı ölçüde büyük sonuçlar getirmemiştir. Başkomutanlık Meydan Muharebesi, yalnız, düşman ordularını denize dökmek ve ülkeyi kurtarmakla kalmamış, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu da sağlamıştır.
Mustafa Kemal; yıllar sonra BÜYÜK ZAFER’İ şöyle değerlendirmiştir; Söylev: 2-495: ”Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu savaşlar, Türk Ordusunun, Türk subaylarının ve komutanlarının üstün niteliklerini ve yiğitliklerini tarihte bir kez daha saptayan ulu bir yapıttır.”
         Bu yapıt Türk Ulusunun, Özgürlük ve Bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır.
Bilmeliyiz ki; Kurtuluş Savaşı bir Vatan yaratmak, Bir Millet oluşturmak için yapıldı; Ulusu cemaatlere, etnik gruplara ayırmak için değil.
30 AĞUSTOS ZAFER’İ; Türk’ün Türklüğün ve Türkiye’nin Dünyaya mührünü vurmasıdır.
Tüm olumsuzluklara karşın, coşkusunu yitirmeyen bir Bayram yaşayacağız.
Bu coşku; 30 AĞUSTOS Zaferi galibiyetinin sevincinden çok; bu Zafer’in Dünya Barışına sağladığı katkıdan ötürüdür.
Ne yazık ki; Günümüzde bile, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve AVRUPA BİRLİĞİ ve ABD’nin tutum ve istekleri Sevr Antlaşmasının hükümleri ile örtüşmektedir.
Yani Türkiye; ufaltılarak; siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan bağımlı hale getirilmek istenmektedir.
Falih Rıfkı ATAY’IN belirttiği gibi:
“Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu’nun (Arap’ın) pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyorsak, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferine borçluyuz...”
Bu duygularla 30 Ağustos Zaferi’nin 93’üncü yılını kutluyor; başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, tüm Şehitlerimizi ve Gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyor, saygı ile selamlıyorum.

Ahmet AVCI
İZMİR
17 AĞUSTOS 2015


         KAYNAKLAR:
1.   Anadolu İhtilalı- Sabahattin SELEK
2.   Şu Çılgın Türkler- Turgut ÖZAKMAN
3.   Ahmet MUMCU- Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
4.   Harp Tarihi Yayınları- Genelkurmay Başkanlığı
       







10 Temmuz 2015 Cuma

253- MÜTAREKE’NİN KARA GÜNLERİ İSTANBUL’DA TÜRKLÜĞÜN ÇÖZÜLÜŞÜ VE İLK DİRENCİ ORTAYA KOYAN KADIKÖYLÜ KADINLAR…

MÜTAREKE’NİN KARA GÜNLERİ

İSTANBUL’DA TÜRKLÜĞÜN ÇÖZÜLÜŞÜ

VE İLK DİRENCİ ORTAYA KOYAN KADIKÖYLÜ KADINLAR…

İstanbul ‘da İşgal başlamıştır…
General Franchet d’Esperey (FRANSIZ İşgal gücü K.), KÖPRÜBAŞINDAN atı üzerinde ilerleyerek ve atı ürktüğü için kendisini selamlamayan mızıkayı kırbacıyla susturarak, Galata nümayişçileri arasından Beyoğlu'na çıktı.
Bu beyaz at, fetih resimlerinde İkinci Mehmedin suya at süren 465 yıllık hayaletini çiğnedi geçti…
Öğle üzeri Padişahı kovarak Dolmabahçe Sarayına kendi yerleşmek havadisini duyduk… 
Acaba Fransız Generalini Dolmabahçe sarayı üzerinde kendi bayrağını dalgalandırma fikrinden caydırma mümkün olacak mıydı?
Bütün kaygımız bu…
Rahmetli Süleyman Nazif, gazetelerden birinde, bu giriş gününe “kara gün” adını vermiştir ve birkaç satırlık fıkra yazmıştır.
General Franchet d’Esperey bunu haber alınca:
- Hemen yakalayınız, kurşuna diziniz, emrini verir…
Kim bilir kimlerin ricaları üzerine Dolmabahçe sarayına yerleşmek ve Süleyman Nazif’i kurşuna dizmekten vazgeçer.

Bu çözülüş, gittikçe ağırlaşarak, Yunanlılar İzmir’e ve Mustafa Kemal Samsun’a çıkıncaya kadar sürüp gidecektir…

İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa, birkaç gün içinde Türklüğün havasından çıktı.
1911 den hele Rumeli’yi kaybettikten beri durmadan düşen İstanbul’un, Birinci Dünya Harbi’nde çekmedik çilesi kalmayan Müslüman semtleri bir göçüş hali gösterir. Hemen bütün mülkler, mücevhere benzer şeyler Emniyet Sandığına tefecilere rehin verilmiştir…
Atina Bankası, Türk malı satın alacak olanlara hesapsız kredi açar.
Gazetelerde ikide bir, “ satmayınız” göçmeyiniz” konulu yazılar okursunuz.

Kendi kendime düşünürüm: eğer o hal devam etseydi ne olurdu? Padişahın sarayından son memurun yuvasına kadar cemiyetin başı hazineye bağlı idi…
Galata kaynaşmakta, Beyoğlu şenlik içinde, biz ise şehrin bu yakasında birbirimizin boğazına sarılmış, sövüşüp duruyorduk…
Sevmediklerinden öç almak için işgal casuslarına yanaşanlar çoktu.

Bir sabah gazetesinde Asqut’in şu sözlerini okumuştuk: “ASIRLARIN GÖRDÜĞÜ EN AŞAĞILIK İDAREYİ TAHRİP EDEREK İLERİYE DOĞRU BİR ADIM ATTIK. BÜYÜK HASTA; ÖLÜM DÖŞEĞİNDE. BİRÇOK DEFALAR PİŞMANLIK GETİRMİŞTİR. Bu hastanın milletler ailesi ortasında, bir şer kuvveti olarak son günlerini yaşadığını umut edelim… Mezarı üstüne yazılacak kitabenin ne olduğunu bilmiyorum, fakat Osmanlı Devleti bir daha ‘bas-u badel mavt’e nail olamayacaktır (öldükten sonra bir daha dirilemeyecektir)…
Hemen o gün Maarif Nazırı:
- Elbet… Elbette”, diyor, “mağlup değil miyiz? İstediklerini yapacaklar…”

(VE KADIKÖYLÜ KADINLAR…)

Ertesi gün halkın yılgınlığı içinden bir ses çıkıyor. 
Bu ses KADIKÖYLÜ kadınlarındır…
Kimdi bu hanımlar bilmiyorum…
Gazetelerin koymaya cesaret ettikleri telgraf şuydu: “ÇANAKKALE MÜDAFAASINI YAPAN ŞEHİTLERİN MUAZZEZ RUHLARI ÖNÜNDE TÜRK KADINLIĞINA VE MEDENİYET ÂLEMİNE HİTAPEDİYORUZ. LİMANIMIZA GİRDİĞİNİ GÖRDÜĞÜMÜZ AHENİN KALELERİN KARAYA ÇIKARTTIKLARI YARIM MİLYON ASKERİ DENİZE DÖKEN MİLLETİMİZİ MAĞLUP ADDETMİYORUZ… PEÇELERİMİZİ YIRTAN, SONRA DA CİHAN HÜRRİYETİ NAMINA HARP İLAN ETTİKLERİNİ İLAN EDENLERE TEESSÜF EDİYORUZ. MİLLİ HUKUKUMUZU VE İSMETİMİZİ MUHAFAZA EDECEK HÜKÜMET VE ERKEK YOKSA BİZ VARIZ.”
Böyle seslerle ara sıra yanmış yüreğimizin serinliğini duyardık…
BU SESLER, ANADOLU İHTİLALİN İLK MÜJDELERİYDİ…


Kaynak:
ÇANKAYA- FALİH RIFKI ATAY





17 Haziran 2015 Çarşamba

252 ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE ANLATMAK

ATATÜRK’Ü ANLAMAK VE ANLATMAK
Dostlarım; Falih Rıfkı ATAY’IN “ÇANKAYA” adlı eserini yeniden okuyorum…
Atatürk’ü gerçekten bana göre; en doğru anlatan yapıt…
Atatürk’ü ve Devrimini, Eserlerini çok iyi bildiğimi düşünürken, bu kitabı yeniden okuduğumda, birçok şeyi yeniden kavrar gibi oldum…
Bu yapıtta; İnsan ATATÜRK’Ü, Asker ATATÜRK’Ü, Devlet adamı ATATÜRK’Ü çok daha iyi anlıyorsunuz…
Ülkenin durumunu da, toplumun durumunu da...
Ülkenin ve Milletin nereden nereye geldiğini de...
Bakınız yazar ne diyor:
“Herkes gibi Atatürk’ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkeden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur…
Atatürk; ayıklayarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele alınmalıdır…”
Çankaya Kitabından bir bölüm:
LİDER VE ÇEVRESİ…
Onun (ATATÜRK) herkesi fikir ve karakter değeri kadar, sınırlarına yaklaştıran, devamlı bir telkin sanatının inceliklerini pek iyi kavrayan yaman bir politikacı olduğu unutulmamalıdır…
Son büyük Makedonyalı idi.
Sofrasında bulunanlar onu kendi kafalarının iki kulağı ile dinlemişler, çok defa yanılmışlardır…
Bir “emir” ve “nehiy” zorbası değil de inandırıcı, bağlayıcı bir lider olmayı istediği ve sevdiği için, bazen yorucu, pek zeki olmayanları şaşırtıcı dolaşık yollar seçmiştir…
Atatürk’ün davasına ölesiye bağlı, fakat içini dökmekten hiç çekinmeyen fikir arkadaşlarından biri Recep PEKER’Dİ.
Hatıralarım arasında şöyle bir not var:
“Adeta şakalı bir konuşmadan sonra bahis, bilmem neden, bu korku meselesine geldi.
Atatürk, yanında oturan Recep’e:
_”Sen benden korkmaz mısın?” diye sordu…
Recep güldü…
Atatürk:
-       “Karşıma geç!” dedi.
Geçti…
Atatürk:
-       “Korkar mısın, korkmaz mısın, söyle” dedi.
Recep PEKER:
-       “Hayır. Ne senin arkadaşların korkaktırlar, ne de sen korkunçsun. Biz inanarak senin ideallerine bağlıyız… Sen, sevilen adamsın, korkunç olamazsın” dedi.
Atatürk:
-       “Gel gene yanıma otur .” dedi.

************

İşte lider, işte çevresi…
Elbette; Atatürk olmak kolay değil, lider olmak da…



3 Haziran 2015 Çarşamba

251- KARIMA MEKTUP- NAZIM HİKMET

KARIMA MEKTUP

NAZIM HİKMET;
Türkçenin en büyük ozanı…
Tüm şiirleri harika…
Ama benim en çok sevdiğim ve beni en çok etkileyen dizelerini, “SEVDALISINA YAZDIĞI MEKTUBU”, Büyük Usta’nın 52. ölüm yıl dönümünde sizlerle paylaşmak istedim…

KARIMA BİRİNCİ MEKTUP
Anne;
Af olursa
Nasip olur
Üç güne dek
Saçlarını okşayabilmek...

Yavrum!
Uyuyamıyorum!
Görünmez kuşlar ötüyor
Üstünde kızılağaçların.
Alevli bir duman gibi tütüyor gözümde saçların!
Saçları altın
Dudakları nar
Koyu kehribar
Gözlü sevgilim!
Çıkacağımdan emin değilim.

Tutmaz bizleri af!..
Bak ne tuhaf
Ne güzel
Ne harikulade ışıldıyor pencerenin demirlerinde!

Elbette ben
Böyle demirlerle bölünmeyen
Aya kavgaya ve sana kavuşacağım
Günün birinde...

Karı!
Kış geldi
Gönder benim yün çorapları!
Birimiz dışında demir kapının, içinde birimiz.
Kim bilir kaç kış daha geçireceğiz
Üzülme benim için!
Renk göreni, ses duyan başımla
Ellerini yüreğimde sıktığım arkadaşımla,
Saatleri gün, günleri ay,
Ayları yıl edip devirmem kolay!

Ay ışığı pencerenin demirlerinde
Kavuşacağız günün birinde...

Düşmanlara gam.
Dostlara selam.
Kalbimde çocuklarım.
Seni kucaklarım.
Canın sıkıldıysa bu mektuptan
Beni affet!..

Kocan:
Nazım hikmet...

1933 / 10:25
Bursa Hapishanesi



14 Mayıs 2015 Perşembe

252- İZMİR’İN İŞGALİ VE İŞGALİN MİLLİ MÜCADELEMİZE ETKİSİ… (İZMİR’İN İŞGALİ UYUYAN DEVİ UYANDIRDI…) 15 MAYIS 1919


İZMİR’İN İŞGALİ VE İŞGALİN MİLLİ MÜCADELEMİZE ETKİSİ…
(İZMİR’İN İŞGALİ UYUYAN DEVİ UYANDIRDI…)
15 MAYIS 1919

YUNANLILARIN İZMİR’İ İŞGALİ VE İŞGALİN MİLLİ MÜCADELEMİZ BAKIMINDAN ANLAMI…
Birinci Dünya Savaşı sonrasında; Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla, Yunanlılar, Megali İdea adı verilen “Büyük Yunanistan” yaratma düşünün gerçekleşmesinin artık çok yakın olduğuna inanmışlardı.
1913 İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra da Batı Trakya dışında (Bulgaristan almıştı) bugünkü sınırlarına erişmiş, Ege’de de On iki ada dışındaki tüm adaları elde etmişti. (İmroz ve Bozca ada hariç)
Birinci Dünya Savaş’ının başlamasıyla; ülkesini BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN dışında tutmaya çalışan Kral Konstantin’in aksine Başbakan Venizelos, İngilizlerin yanında yer almak için çaba harcamıştır.
         Venizelos’un düzenlediği bir tertiple; Kral Konstantin, oğlu Aleksandros lehine tahttan çekilmek zorunda kalmış ve Yunanistan’dan ayrılmıştır. 
Yunanistan, artık görünen zaferden pay almak için savaşa katılacak, Avusturya ve Bulgaristan’la savaşacaktır.
Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra; yapılacak genel barışın temel ilkelerini saptamak üzere 1919 yılı Ocak ayında Paris’te; İtilaf Devletleri ve ona bağlı olan devletlerin (27 devlet) katıldığı büyük bir KONFERANS toplandı. Doğal olarak bu konferansa dört büyük devlet egemendi. (İngiltere, ABD, Fransa, İtalya)
Savaş sırasında yapılan plana göre; Anadolu'nun Ege ve Akdeniz Bölgeleri, İtalyanlara bırakılmış ise de İngiltere artık; İtalya gibi güçlü bir DEVLETE söz konusu bölgelerin verilmesini kendi çıkarlarına aykırı bulmaktadır.
Bu nedenle de Batı Anadolu'nun büyük bölümü güçsüz ve sürekli İngiltere'nin güdümünde bulunabilecek Yunanistan'a verilmeliydi.
BÖYLECE; İTİLAF DEVLETLERİ SAFINDA 1917 ORTALARINDA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA GİREN YUNANİSTAN’A VERİLMİŞ SÖZ DE YERİNE GETİRİLMİŞ OLACAKTI.

İZMİR’İN İŞGAL EDİLMESİ:  15 MAYIS 1919
        İşgal öncesinde İzmir’de ki 17. Kolordu K. ve Vali Vekili Nurettin Paşa işgale karşı tedbirler alıp, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulmasına yardım edince, İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümetine baskı yaparak Nurettin Paşanın yerine Ali Nadir Paşa'nın, Valiliğe de Kambur İzzet Bey’in atanmasını sağlamışlardır.
Yeni Vali İzmir’deki MİLLİ ÖRGÜTLENMEYİ engellemeye çalıştı, ancak bölge halkı tehlikenin farkında idi.
İzmirliler, işgalden bir gece önce Bahri Baba parkında toplanarak, İşgal girişimini protesto ettiler. REDD-İ İLHAK ilkesini ortaya attılar.
            14 Mayıs günü İtilaf devletleri İzmir’in kritik noktalarına asker çıkardılar ve 15 Mayıs 1919'da Yunan birlikleri İzmir'e çıktı.
Ve katliama da başladı.
İLK TÜRK KURŞUNUNU HASAN TAHSİN ATTI.
Bu kahraman ve “Zito Venizelos”  diye bağırmayan Albay Fethi Bey öldürüldü.
Bu arada şehirde rast gele öldürülenlerin sayısı bilinmiyor.
Ayrıca; YUNAN MEZALİMİNİ tasvip etmeyen ve tenkit eden Yunan Albayı Mazarakis de yunan askerlerince öldürüldü.
         EGE’DE ARTIK, ACI KANLI DÖNEM BAŞLAMIŞTIR.
         İZMİR’İN İŞGALİ ANADOLU’DA UYUYAN DEVİ UYANDIRDI.

          İZMİR’İN İŞGALİNİN ANLAMI:
İşgal ve Yunanistan'ın ölçüsüz tutumu, Kuvayı Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadelenin örgütlenmesinin fitilini ateşlemiştir…
İdeolojik bir yönü olmayan Anadolu İhtilali, Mustafa Kemal’in kafasında, Siyasi sistemi, değiştirerek ülkeyi kurtaracak yeni bir rejim kurmayı hedeflediğinden, İzmir’in işgali ve Osmanlı Hükümeti’nin işgal karşısındaki tutumu, ihtilal liderlerinin çok işine yaramıştır.
·        Halka "dış düşmanı"  hedef göstererek devlet düzeni dışında bir organizasyon kurma olanak ve fırsatını vermiştir.
·        Sonra da bu organizasyonu, ülke haklarını korumayan hükümete karşı işletmek, Anadolu İhtilalinin stratejisinin temelini oluşturmak fırsatını vermiştir.
İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşa’ya bu fırsatı vermese idi, ihtilalın en büyük dayanağı olan Orduyu bile İstanbul yönetiminden ayırmak zor olurdu.
İyi bir rastlantı ile İzmir’in işgali ile Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması zaman bakımından da denk düşmüştür.
Fırsatlardan yararlanmayı bilen İHTİLAL LİDERİ, ilk aşamada, Ülkeyi düşman işgalinden kurtaracak kişi rolünde görülmüş ve İHTİLALCİ kimliğini gizlemiş olmasına karşın, İzmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine kullanmıştır.
DURUM BÖYLE OLMASA İDİ, HÜKÜMETİN ASİ İLAN ETTİĞİ, ORDU İLE İLİŞİĞİ KESİLMİŞ BİR OSMANLI ESKİ PAŞASININ ARKASINDAN GİDECEK PEK AZ BABAYİĞİT ÇIKARDI.
1919 Türkiye’sinin koşulları, böyle bir ihtilal için fazla elverişli değildi.
         İZMİR’İN İŞGALİ, TÜRK İSTİKLAL SAVAŞININ GERÇEK CEPHESİNİ VE SAVAŞILACAK ASIL DÜŞMANI ORTAYA KOYMUŞTUR.
Kuzeydoğu sınır bölgesinden (BATUM; KARS; ARDAHAN), İngilizler çekilmişler ve yerlerini Ermeni kuvvetlerine bırakmışlardı.
Bu cephede yalnız; Ermenilerle savaşmak söz konusu idi.
Güney de ise İngilizler, Antep, Urfa, Maraş gibi birkaç yeri işgal etmişler ve sonra da Fransızlara bırakmışlardı.
İtalyanlar, büyük bir işgalci güç olarak görünmüyorlardı. Antalya ve Konya’da bulundurdukları küçük birlikler,  fazla bir endişe yaratmıyordu.
İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolu'nun değişik yerlerinde bulundurdukları KONTROL SUBAYLARI ve Samsun ve Ankara gibi bazı yerlerdeki küçük işgal birlikleri, bu devletlerin Türkiye ile yeni bir savaşa girişmeyeceğini gösteriyordu.
Büyük devletler, yenilmiş Osmanlı Devletine zafer programlarını, siyasi yollarla ve hazırlıkları süren barış antlaşması ile kabul ettireceklerin umuyorlardı.
Fakat Yunanlıların BÜYÜK KUVVETLERLE Anadolu’ya çıkmaları, kendilerine verilen bölgeyi kendi topraklarına katmak için gerekirse savaşmak niyet ve kararında olduklarını belli etmişlerdi.
Türkiye her şeyden önce, kendi topraklarından bu küçük devleti atmak zorunda idi. Bunu yapamadıktan sonra, büyük devletlerin emellerine karşı durulamazdı.
ÖYLE İSE; TÜRK KURTULUŞUNUN SAĞLANMASI İÇİN GİRİŞİLECEK KURTULUŞ SAVAŞININ ASIL CEPHESİ BATI ANADOLU’DA KURULMUŞ DEMEKTİ. DOLAYISIYLA SAVAŞILACAK DÜŞMAN DA BELLİ OLMUŞTU.
Türk Kurtuluş Savaşının planı bu gerçeğe göre hazırlanabilirdi.
BÖYLECE İZMİR’İN YUNANİSTAN TARAFINDAN İŞGALİ KURTULUŞ SAVAŞININ;
 HEM GEREKÇESİNİ, 
HEM HEDEFİNİ,
HEM DE YÖNTEMİNİ ORTAYA KOYMUŞTUR.
İzmir ve Tüm Anadolu’ya büyük acılar yaşatan: İZMİR’İN İŞGALİNİN 96’NCI YILINDA; BAŞTA HASAN TAHSİN VE ALBAY FETHİ BEY OLMAK ÜZERE TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ MİNNET VE RAHMETLE ANIYOR, SAYGILARIMLA SELAMLIYORUM…
Ve 1919 ‘MİLLİ RUHU’NUN kaybolmamasını diliyorum!

15 MAYIS 2015
         Ahmet AVCI
İZMİR




23 Nisan 2015 Perşembe

276-ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINDA ÇOCUKLUK ARKADAŞIMLA BİR GEZİ…

ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINDA
ÇOCUKLUK ARKADAŞIMLA BİR GEZİ…

Fevzi Aydın; Erzincan Askeri Lisesinden arkadaşım…
Bu bahar günü, dolaşmayı önerdi…
Sahil Evleri mi, Güzelbahçe mi derken kendimizi Mordoğan’da bulduk…
Hava güzel, doğa güzel…
Keyfimiz de yerinde…
Sohbet koyu…
Karaburun- KAYNARPINAR Köyünde Çay molası verdik…
Bir anda karşımıza ATATÜRK Büstü belirdi…
Gözlerimi yaşartan; üç demet çiçek…
Belli ki yeni konulmuş…
Ulusal Egemenliğimizi kazanışımızın 95. Yılı anısına…
Ne mutlu; tüm engellemelere karşın YURDUMUZUN EN ücra köşelerinde bile gençlerimizin ve çocuklarımızın gönlünde; ATATÜRK SEVDASI TAPTAZE…

Mordoğan sahili bakımsız ve ıssız olsa bile muhteşem…
 Yol boyunca; doğanın cömertliğini gözlemliyoruz…
Çeşme Papatyaları ve gelincikler bizi hiç yalnız bırakmıyor…
Karaburun’da ki balık keyfinden sonra Yarım ada boyunca gezimizi sürdürüyoruz…

Bu yoldan 22 yıl önce İzmir İl Jandarma Komutanlığında görevli iken geçmiştim…
O zaman da bana ilginç gelmişti…
Ancak bugün Fevzi arkadaşımın açıklamalarıyla; bambaşka duygular yaşadığımı itiraf etmeliyim…
ANADOLU'NUN EN BATI UCU SARPINCIK KÖYÜ sırtında arkadaşım durdu ve manzaraya bakmamı istedi:  KUZEY DOĞUMUZDA GÖRÜLEN KARA PARÇASI, MİDİLLİ ADASI’NIN BATI YÜZÜ idi…
Güney batımızda ise tüm heybeti ile SAKIZ ADASI DURMAKTA İDİ…
Karmaşık duygular içinde idim…
Neden, neden, neden diye hayıflandım…
Elbette nedenini biliyordum…
Ama yine de içim burkuldu…

Yarımada’nın Ucuna doğru karşımıza Parlak köyü çıktı; Cami pek göze batmasa da MİNARE görkemli idi…
Bir benzer minareyi de SALMAN köyünde gördük…
Parlak Köyü bölgesinde: “1987 DÖNEM HAVACI ŞEHİTLER ANITI” da dikkatimizi çekti…
Yarımada’nın tepe noktasına doğru asıl dikkatimizi çeken güzellik; muhteşem doğanın yanında; ZEYTİNLİK alanlar idi…
Dağ taş ZEYTİNLİK idi…
Bölgedeki araziler; çiftçilere ZEYTİN dikilmek üzere kiralanmış…
Büyük Şirketlerin de Zeytin alanlarını sahiplendiği söylendi…
Yeni dikimlerin olduğu da görülüyordu…
Benzer uygulamayı SURİYE’DE görmüştüm ve “neden bizde yok “ diye de hayıflanmıştım…
Bu uygulamayı başlatan ve sürdürenleri kutlamak istiyorum…
Çeşme Körfezine dönünce; Yazlıklar ve Balık çiftlikleri göze batmaya başlıyordu…
Sonra da mermer ocakları…
Bana muhteşem bir bahar günü yaşatan Fevzi arkadaşıma teşekkür ederek duygularımı sizlerle paylaşmak istedim…

Ahmet AVCI
23 NİSAN 2015
İzmir…








Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar