23 Aralık 2014 Salı

261- ATATÜRK’TEN BİR ANI HADDİNİ BİLMEK…

ATATÜRK’TEN BİR ANI
HADDİNİ BİLMEK…
Atatürk, Konya ziyaretlerinden birinde kendisine armağan edilen konakta halkla bir akşam yemeğindedir.
Yemekte bazı Konya milletvekilleri de vardır.
Sofrada bulunanlar, Milli Mücadele anılarını anlatmaktaydı.
Halkıyla birlikte olan Atatürk çok neşeliydi.
Bu güzel söyleşi, tam doruk noktasındayken Konya milletvekili Refik Koraltan söz alıp Atatürk’e hitaben onu öven uzun bir söylevde bulunur.
"Her şeyi yapan sensin, bütün varlığımızı sana borçluyuz.
Sen olmasaydın, başka hiç kimse hiçbir şey yapamazdı, bundan sonra da yapamaz. Allah seni başımızdan eksik etmesin…"
  diyor, Koraltan.
Bu sözler, Atatürk’ün neşesini kaçırmaya yetmişti.
Konuşmadan sıkılıp bunalan Atatürk, konuyu kapatmak isteyerek şu yanıtı verdi:
"Beyefendi!
Bütün bu yapılanlar, herkesten evvel büyük Türk Milleti'nin eseridir.
Onun başında bulunmak bahtiyarlığına ermiş bulunan bizler ise ancak onun şuurlu fedakârlığı sayesinde ve fikir ve iman birliği içinde müşterek vazife görmüş, öylece başarı kazanmış insanlarız; hakikat bundan ibarettir"
Alkolün etkisiyle coşmuş olan Koraltan konuşmasını sürdürdü:
"Paşam, bu kadar yüksek tevazua tahammülümüz yoktur"
Bu sözlere iyice sinirlenen Atatürk, sesini yükselterek yanıt verdi Refik Bey’e:

"Efendim, müsaade buyurunuz.
Ortada tevazu filan yok.
Gerçeğin ifadesi vardır.
Zatıâlinize bir şeyi hatırlatacağım.
Elbette dikkat etmişsinizdir, ben önümüze çıkan meseleler hakkında her zaman uzun uzadıya konuşur, istişarelerde bulunurum.
Herkesi söyletir ve dinlerim.
İtiraf edeyim ki, konuşulacak meselelerin hal şekilleri hakkında açık bir fikre sahip olmadan müzakerelere girdiğim çok olmuştur.
Bu konularda; ancak arkadaşlarımı, yani sizleri dinledikten sonradır ki kanaate varmışımdır.
Binaenaleyh uygulamada olduğu gibi verilen kararlarda da hepinizin hissesi vardır, bunu bilesiniz"
Atatürk bu sözleri söyledikten sonra biraz susup düşünerek konuşmasını sürdürür:
"Şimdi mevzuun asıl ince noktasına geliyorum.
Beyefendi; içeride ve dışarıda şahsıma karşı suikastlar tertip edilmesinin sebep ve hikmeti nedir, hiç düşündünüz mü?
Bu tertiplerin peşinde koşanların benimle şahsi bir alıp verecekleri mi vardır?
Hayır!
İntikam hırsıyla mı hareket ediyorlardır?
O da değil.
O halde neden beni ortadan kaldırmak istiyorlar?
Cevap vereyim.
Çünkü devrimci Türkiye Cumhuriyeti’nin benimle var olduğunu, ben gidince yıkılacağını, bu suretle haince emellerine kavuşacaklarını vehmediyorlar da ondan.
Sizin sözlerinizin de onların sakat muhakemesine uygun olduğunu bilmem fark ediyor musunuz?
Çok rica ederim Beyefendi, eğer samimi iseniz bu fikri kafanızdan çıkarınız; hatta böyle düşünenlere rastlarsanız, onlara da aynı şeyi ihtar ediniz.
Herkes milli vazife sorumluluğunu bilmeli ve memleket meseleleri üzerinde o zihniyetle düşünüp çalışmayı alışkanlık edinmelidir"
Atatürk sofradakilere dönerek sözlerini şöyle sürdürür:
"Efendiler!
Size şunu söyleyeyim ki, devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni benim şahsımla var olduğunu zannedenler çok aldanıyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti, her manası ile büyük Türk Milleti'nin öz ve aziz malıdır.
Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen payidar olacaktır.
Şimdi rica ederim artık şu bahsi kapayalım, bir daha da tekrar etmeyelim"
(Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, sf.55-56)



22 Aralık 2014 Pazartesi

263- SARIKAMIŞ HAREKATI


            KAFKASYA- SARIKAMIŞ HAREKÂTI: 22 ARALIK 1914
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDADOĞU CEPHESİ


Birinci Dünya Savaşının Başlatılmasının 100’üncü yıl dönümünde hala acısını içimizde hissettiğimiz “Sarıkamış FACİASI”NI hüzünle anıyoruz…
1 AĞUSTOS 1914 ‘de başlayıp 11 Kasım 1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı; 26 devletin katıldığı 4 yıl üç ay on gün sürmüş ve beş kıtada etkili olmuştur.
Başlangıçta Avrupalı devletlerin bir iç hesaplaşması olan bu Savaş, sömürgelerin etkisi ile Afrika ve Asya’ya yayılması ve Osmanlı Devleti’nin de savaşa katılması ile bir genel (DÜNYA) savaş halini almıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, bu savaşı başlatmamış ama istemeyerek de olsa bu savaşa katılmıştır.
Bu Savaşta; Zavallı Anadolu, beş cepheye, durup dinlenmeden kan can pompaladı. O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç cepheye sürülmüştür.
Savaş çıktığı zaman, iş başında bulunan Osmanlı Hükümeti, bu büyük felaketin dışında kalmaya karar vermişti. İtilaf (Anlaşma) devletleri de Osmanlı devletinin savaşa girmesini istemiyorlardı. Bu savaşa Osmanlının Ruslarla birlikte girmesi olanaksızdı. Bundan ötürü İtilaf devletleri Osmanlının hiç değilse yansız kalmasını sağlayarak, kendi karşılarındaki cephenin genişlemesini önlemek istemektedirler. Hatta bu yolda gizli görüşmelerle Osmanlıya bazı ödünler vermeyi bile kabul edebileceklerini bildiriyorlardı.
İttihatçıların Hükümetinde özellikle sivil kanada mensup olanların istekleri de yansız kalmaktı. Ama devletin kaderinde en büyük rolü üstlenmiş olan Enver Paşa hiç de öyle düşünmüyordu. Ona göre savaşa Almanya’nın yanında girmek, İmparatorluğun kurtulması için son şans idi. Enver Paşa, savaşı Almanya’nın kazanacağına inanmıştı. Eğer onların yanında yer alınırsa, pek çok konuda önemli çıkarlar sağlanabilirdi.
Öncelikle Balkan savaşlarında yitirdiklerimiz geri alınabilirdi. Almanlar Rusları çökertince de, Kafkaslardaki Türkler bağımsızlaşır, Biz de oradan Orta Asya’da yaşayan Türklere ulaşarak, Büyük Turan İmparatorluğunu kurma olanağını bulabilirdik. Gene savaşı kazanan tarafta bulunursak, pek çok ekonomik çıkarlar da elde edebilirdik.
Enver Paşa’nın bu düşüncelerini kimse bilmiyordu. Ancak o Almanlarla sürekli gizli ilişkiler içinde idi. Hatta savaşın çıktığı günlerde, Almanlarla gizli işbirliği anlaşması bile imzalamıştı.
Büyük Savaş başlamıştı: bir tarafta Almanya ile Avusturya-Macaristan, öteki tarafta Rusya, İngiltere ve Fransa olmak üzere tüm büyük güçler birbirleriyle çarpışıyordu.
Almanya ile yaptığı anlaşmayı gizli tutan Osmanlı Hükümeti Tarafsızlığını ilan etti ve ittifak devletlerinin büyük elçileriyle ilişkiyi sürdürdü.
Ancak yine de İngiltere (Donanma Bakanı Churchill); tersanelerinde teslime hazır durumda olan ve parası peşin olarak ödenmiş Sultan Osman ve Reşadiye adlı savaş gemilerine el koydu.
Çoğunluğu yansızlık isteyen Osmanlı Hükümeti, Eylül başında Kapitülasyonları kaldırdığını açıklayacaktır. Cesurca verilen bu kararı İtilaf devletleri hoş karşılamasa da Osmanlının yansızlığını bozmamak için itiraz etmediler. Ancak, Almanya ve Avusturya- Macaristan Devletleri Kapitülasyonların kaldırılmasına uzun süre direndiler. Böylece çıkarlar dostluğun önüne geçmiştir.
Almanlar, öte yandan da yansızlığımızı bozarak kendilerine katılmamızı da istemektedirler.
Almanlar, Batı cephesinde çakılıp kalmışlardı. Doğuda Ruslara karşı sağlanan başarı da o bölgede üstün ve güçlü birlikler bulundurmayı zorunlu kılıyordu.
Savaşın bir an önce bitirilmesi için; İtilaf devletlerini güçleri bölünmeli cepheleri genişletilmeli idi. Bunun da tek çare Osmanlının kendi yanlarında savaşa girmesi idi.
Almanlar, Türk’ün kanıyla kendi çıkarlarına bir an önce ulaşmak istiyorlardı. Almanların bir başka hesabı da; Halife de sayılan Osmanlı Padişah’ının ilan edeceği bir “KUTSAL CİHAT” sonucu İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki, milyonlarca Müslüman'ın ayaklanmasını sağlamak.
Almanya bir olupbitti ile Osmanlıyı savaşa sokmak istemektedir. Bunun için de Enver Paşayı kullanmaktadır. Osmanlı Balkanlarda müttefik bir devlet bulmadan savaşa girmek istemez.
İngiliz Donanmasından kaçarak, Osmanlı Devletine sığınan Ve YAVUZ ve MİDİLLİ adları verilen iki Alman gemisi; Mürettebatı birlikte Osmanlı DONANMASINA katılmıştı…
Ve bu gemilerin Komutanı Amiral Soushon Osmanlı donanmasının başına getirilmişti…
22 Ekimde, Enver’in Amiral Souchon’a verdiği gizli emirde; “Türk Donanması, Karadeniz’de, deniz hâkimiyetini sağlayacaktır. Rus donanmasını arayınız ve onu nerede bulursanız, ilan-ı harpsiz, hücum ediniz.” (Halil Menteşe’nin anıları; Hürriyet vakfı, İstanbul, 1988)
Savaşa girmeye karşı olan Nazırlara da Padişah’a Yüksek rütbeli Komutanlara ve Sadrazam Sait Halim Paşa’ ya bilgi verilmemişti.
Şeker bayramının arifesi olan 29 Ekim günü Alman Amiral Souchon  komutasında, hem Alman hem de Türk askerlerinin görev yaptığı Osmanlı Donanmasının Rusya’nın Karadeniz’deki limanlarına saldırması ve birçok Rus savaş gemisini batırması herkesi şaşkına çevirdi. Sadrazam Sait Halim Paşa istifaya kalkıştı. Aralarında maliye Bakanı Cavit ile Posta Nazırı Ermeni kökenli Oksan Efendi’nin de bulunduğu dört bakan istifa etti.
2 KASIM 1914’te; Rusya, 5 KASIM 1914’te de İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya savaş ilan etti. Osmanlı da; 11 KASIM da cihat ilan edildi ve 12 KASIM 1914’te aynı devletlere savaş ilan etti.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girer girmez Doğu Cephesi açıldı.
            Bu cephenin açılmasını İTTİFAK GRUBU DA, İTİLAF GRUBU DA istiyordu: Ruslar Berlin Anlaşması ile kendisisine verilen Doğu Anadolu’daki Kars, Ardahan ve Batum’u ilerideki savaşlar için bir hazırlık üssü haline getirmişti.
Ruslar, Osmanlıya savaş ilan edince; Doğu Anadolu’daki diğer illeri ellerine geçirmeyi ve olanak bulurlarsa, Müttefikleri İngiltere’den önce Basra Körfezine inmeyi planlamaktadırlar.
Enver Paşa ise, ani bir baskınla bu Rus güçlerini dağıtıp, öncelikle Kars, Ardahan ve Batum’u kurtarmayı hedeflemektedir.
Ardından Osmanlı birlikleri Güney Kafkasya’ya girip, oradaki Müslümanları Ruslara ve Ermenilere karşı ayaklandıracaklardı. Bunları da gerçekleştirdikten sonra Turan yolu açılmış olacaktı.
Orta Doğu'da elden gitme tehlikesi yüksek “petrol” bölgeleri yerine “Kafkas Petrolleri” Osmanlı yöneticilerini ileri harekâta yöneltiyordu. Ancak düşünceleri gerçekleştirecek bir alt yapı yoktu.
1914 yılı sonbaharında, Ruslar Sarıkamış’a güçlü bir Garnizon yerleştirilmişler ve demir yolu döşeyerek, her türlü ulaşımı kolaylaştırmışlardı.
Osmanlı'da ise Ankara’dan öteye demir yolu hattı bulunmadığı gibi karayolları da yetersizdi.
Ruslar, Sarıkamış çevresinde yığınak yapmaya başladılar ve ileri harekete geçtiler.
Doğu Bölgesi'nin ikmali; Trabzon limanından sağlanmaya çalışılıyordu. Ancak deniz gücü de zayıftı.
Ruslar, savaştan önce gerekli hazırlıkları yapmışlardı.
Osmanlılar da ise savaş başladıktan sonra bile askerin ihtiyacı karşılanmamıştı.
Askeri güç bakımından da Ruslar üstündü.
Osmanlı, Doğu Karadeniz halkını teşkilatlandırarak çete savaşı hazırlığında idi.
1 KASIM 1914’te Rus saldırısı ile savaş başladı.
Ruslar; Kars, Sarıkamış üzerinden sınırı aşarak, Narman, Eleşkirt ve Doğubayazıt’ı ele geçirmek için, saldırıya geçmişler, Pasin ve Aras Boyundan Eleşkirt’e ilerlemişlerdi.
Ancak; Erzurum Köprü Köy’de Rus harekâtı durduruldu.
Harbiye Nazırı Enver Paşa 1914 yılı ARALIK ayı başında; Gemiyle Trabzon’a oradan da karayolu ile Erzurum’a geldi. Amacı; Rusları geri atarak, Kafkas Türk’leri ile birleşmekti.
Böylece Erzurum’da ki 3. Ordunun Ruslara taarruz etmesini karalaştırdı.
(Bu Tarihte Osmanlı Genelkurmay Başkanı; Alman Generali Bronsart von Schellendorf idi.)
3.Ordu K. Hasan İzzet Paşa; Koşulların olumsuz olduğunu belirterek, karşı tavır aldı. Fevzi Paşa ve Liman von Sandres paşa da karşı idiler.
Enver Paşa Ordu Komutanı’nı görevden aldı. Komutanlığı da kendisi üstlendi. 10. Kolordu Komutanlığına da Hanedan Damadı Albay Hafız Hakkı Bey’i getirdi.
22 ARALIK 1914’te Taarruzu başlattı.
3. Ordu'nun bir bölümü Allahuekber dağlarını yürüyerek aşacak ve Sarıkamış kuşatılacaktı. Ama kimi Komutanların “Sarıkamış’a ilk giren olma” hayaliyle kendi başlarına hareket etmeleri, Hafız Hakkı Beyin kaçan Rus birliklerini takip ederek, kuşatma hattını gereksiz yere genişletmesi ve on binlerce askeri kışlık elbiseleri olmadan karlarla kaplı Allahuekber Dağlarına tırmandırılması büyük felaketi getirdi.
Birliklerimizin bir bölümü Allahuekber Dağlarını aşarak, Sarıkamış’a girmeyi başarmasına karşın Ruslar tarafından yok edildiler.
Ama asıl facia dağlarda yaşandı.
Ruslara karşı henüz tek bir kurşun bile atmamış olan on binlerce askerimiz soğuktan donarak, sonsuz bir uykuya daldı. Binlercesi de TİFÜS’TEN kırıldı.
25 ve 26 Aralık günlerinde de durumumuz daha da kötüleşti.
27 ARALIKTA Ruslar, taarruzu durdular.
Enver Paşa ölümden zor kurtuldu.
3 Ocak 1925’te her şeyin bittiğini anlayan Enver Paşa, Albay Hakkı Bey’i Paşa yaparak 3. Ordunun başına geçirdikten sonra, Erzurum’a döndü.
Daha birkaç gün önce on binlerce askeri Allahuekber dağlarına süren Hakkı Paşa, 4 Ocakta geri çekilme emrini verecek ve Sarıkamış Harekâtı böylece büyük bir hezimetle ve hüzünle noktalanacaktı.
Bir kaç gün sonra Ordu Komutanı Hakkı Paşa da Tifüsten ölecektir.
Harekât sırasında 63 bin dolayında Türk askeri; soğuktan, açlıktan, salgın hastalıktan ve çatışmalarda yaşamını yitirmişti.
Rus kaybı da 28 bin idi.
İşin ilginç yanı; Sarıkamış Harekâtı sırasında Avrupa da savaşların durmuş olması idi, yani aceleye gerek yoktu.
Sarıkamış Harekâtında; 90 Bin Askerden, 12 bin asker geriye dönebildi.
15.000 esir verilmişti. Dönenler de hastalıklı idi.
Ruslar da 16.000 ölü ve 12.000 yaralı vermişti.
Kafkas cephesinde ki bu çöküntüden sonra, Doğu Anadolu ve Karadeniz kıyıları Rus saldırılarına açık hale geldi.
Çanakkale Muharebesi başlayınca yardım da gönderilemedi.
Ruslar 1915 yılı sonlarına kadar hareketsiz kaldılar.
Doğu Anadolu’da ki Ermenilerin Ruslara yardım etmesi ve devlet yardımının gelmeyişinin etkisi ile Ruslar; Artvin’den Trabzon’a (Giresun’da Harşit suyuna kadar), oradan da Gümüşhane ve Bayburt’a kadar olan bölgeyi işgal ettiler.
Bölge halkı göç etmek zorunda kaldı. (Trabzon’dan 320 bin kişi göç etmişti)
Sarıkamış Harekâtı’nın 100. Yıldönümünde tüm Şehitlerimizi şükran ve saygı ile anıyoruz…

Ahmet AVCI
TESUD KONAK ŞUBESİ 2. BAŞKANI

22 ARALIK 2014


20 Aralık 2014 Cumartesi

262- MENEMEN OLAYI VE KUBİLAY

MENEMEN OLAYI VE KUBİLAY

İZMİR SESSİZ ÇIĞLIK ETKİNLİĞİNDE; yaptığım, “MEMEMEN OLAYI VE KUBİLAY” konulu konuşmamın metni aşağıdadır…
Saygılarımla…

MENEMEN OLAYI VE KUBİLAY

Değerli yurtseverler, ATATÜRKÇÜLER,

Devrim şehidi KUBİLAY’I andığımız bu anda; Kubilay gibi DEVRİME kurban verdiğimiz, KUMPAS mağdurları YURTSEVERLERİMİZİ selamlayarak, sözlerime başlamak istiyorum…

23 ARALIK 1930 tarihinde; İzmir- MENEMEN’DE gericiler, CUMHURİYET’E karşı, İRTİCAİ bir kalkışma başlatmışlardı…
Ulusal uyanış ve kurtuluşla gerçekleştirilen Laik Cumhuriyet düzenine düşman TARİKAT ŞEYHLERİ,  84 yıl önce,  çağdaş bir ulus için yüz karası sayılacak bir eylemde bulunmuş, Cumhuriyeti korumakla ve onu yaşatıp yükseltecek kuşakları yetiştirmekle görevli yedek-subay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay'ı Menemen’de şehit etmişlerdi.
Gazi Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti,  kalkışmayı anında bastırmış, gericilere de gereken cezayı vermişti…
            84 yıl önce gerçekleşen, bu menfur olayın sorumlularının günümüzdeki uzantıları da boş durmamaktadırlar…
Cumhuriyetimiz bugün de tehdit ve tehlike altındadır…
            23 Aralık 1930 sabahı; isyancılar, Menemen’de toplandılar. Müftü Camisinde sabah namazı kılındıktan sonra; Derviş Mehmet, camide toplanan kalabalığa; “Ankara Hükümeti’ni düşürüp, ikinci Abdülhamit’in oğlu Selim’i Halifeliğe getireceğini, Menemen’in yetmiş iki bin Müslüman Arap tarafından kuşatıldığını” bildirdi ve halkın yeşil bayrak altında toplanmasını istedi.
            Halkın da katılmasıyla olay, kısa sürede ayaklanmaya dönüştü. Asiler yeşil bayrak altında HÜKUMET KONAĞINA yürüdüler.
           Olayı öğrenen İlçe Jandarma komutanı Yüzbaşı Fahri, hemen olay yerine gitmiş, ancak gericileri yatıştıramayınca, 43. P. Alay ve Garnizon komutanlığından yardım istemiştir.
             Menemen Garnizon Komutanlığı; karışıklık çıktığını öğrenince, kalabalığı dağıtmak üzere, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay komutasındaki birliği görevlendirmiştir.
             Mustafa Fehmi Kubilay, olayı bastırmak için birliği ile birlikte asilerin üzerine yürümüş, ikazla dağılmayan topluluğu korkutarak dağıtmak amacıyla; manevra fişeği taşıyan askerlerine havaya ateş emrini vermiştir.
            Asiler dağılmamışlar, manevra fişeklerinin etki etmediğini anlayınca da; “Kendilerine kâfir mermilerinin zarar vermeyeceğini” söyleyerek askerlere saldırmışlardır.
            İsyancılar, Kubilay'ı önce yaralamışlar, sonra da Kubilay'ın yaralı olarak sığındığı caminin musalla taşında başını kesip, yeşil bayrağın tepesine takarak bir süre Menemen sokaklarında dolaştırmışlardır.
           Bu sırada kendilerine engel olmak isteyen Şevki ve Hasan adlı iki bekçiyi de öldürmüşlerdir.
         Olay yerine gelen yeni askeri birlikler; isyancıları dağıtmış; bu arada kendisini MEHDİ ilan eden yobaz Derviş Mehmet ve iki adamını öldürmüşlerdir.

          İsyancıların, istedikleri Şeriattır. Karşı çıktıkları ise Laik Cumhuriyettir, Atatürk İlkeleri ve Atatürk Devrimidir.
         Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetini yıkmaktır amaçları.

Bu ülkeyi kurtaran ve devleti bağımsızlaştıran Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı idi.
Mustafa Kemal, duruma bizzat el koydu ve:
“Olayla ilişkisi olan herkesin şiddetle cezalandırılmasını...
Verilecek idam cezalarının hemen uygulanmasını...
Olayın “siyasal kaynaklarının” araştırılmasını...
Olayın oluşmasına katkıda bulunan “basına karşı sert önlemlerin alınmasını...
Olaya destek veren Menemenlilerin, hatta seyirci kalanların bile başka yerlere göç ettirilmesini istedi (ancak son isteğinden daha sonra vazgeçti)”.
            General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan; Sıkıyönetim Harp Divanı 2200 sanığı “sorguladı”. 105 kişiyi de “YARGILADI”.
Bu sanıklardan kimileri beraat etti. Kimileri değişik cezalar aldı.
37 kişiye idam; (bunlardan beşine yaşlılıktan ötürü 15–24 yıl hapis, birine TBMM kararı ile iki yıl hapis verildi, idamlıklardan ikisi de eceli ile öldü.) 13 kişiye üç yıl adi hapis, 10 kişiye bir yıl hapis, 7 kişiye 15 yıl ağır hapis,1 kişiye şeyhlikten üç yıl hapis, 10 kişiye şeyhlikten üç yıl hapis, 27 kişiye beraat kararı verildi.
           Açıkça bilinmektedir ki; Şeyh Sait isyanı da Menemen olayı da Nakşibendî şeyhlerinin eseridir.
Bu şeyhler; “Sade dindarlar” olmayıp, otorite sahibi, varlıklı ve eli silah tutan kimselerdir.
             Hedefleri; İslam Devleti kurmak, araçları da önce propaganda, sonra da “CİHAT”TIR. Bu hedefe ulaşmak için başvurmayacakları yöntem, iş birliği yapmayacakları kimse yoktur.
             Propagandalarında işledikleri başlıca temalar; “DİN ELDEN GİDİYOR” söylemi ve başta Abdülhamit olmak üzere Osmanlı Hanedanlığına övgü ve kadının yeni statüsünü yerme, Cumhuriyet düşmanlığı, Mustafa Kemal Paşaya ve Cumhuriyetin Bekçilerine küfürdür.
          Şeyhler Siyasi hedeflerini gerçekleştirmek faaliyetlerinde yalnız da değildirler. Siyasiler ve bir takım aydınlar hatta bir takım bilim adamları arasında bilinçli ya da bilinçsiz kışkırtıcıları ve destekleyicileri hep olmuştur.
            Yaşar Nuri Öztürk’ün de vurguladığı gibi:
            İrtica, tarihte hep Hıristiyan- Batı çıkarları doğrultusunda kullanılmış ve işletilmiştir.  Günümüzde daha çok “Siyasal İslam” unvanıyla Batı tarafından sahneye çıkartılan İrtica, tarihi boyunca, itibarı, desteği, alkışı Müslümanlardan almış; ama hizmeti bilerek ya da bilmeyerek bir biçimde Batı Emperyalizmine vermiştir.
             Unutmayalım ki; Kurtuluş Savaşımız temelde iki düşmana karşı verilmiştir: BİRİ VATANSIZLAR,  DİĞERİ DE İMANSIZLAR.
             Gericilerin temel karakterleri İŞBİRLİKÇİ oluşlarıdır. Halkın manevi duygularını sömürerek çıkar sağlarlar. Emirleri ve icazetleri Emperyalistlerden alırlar. Dün söylediklerini bugün inkâr ederler.
Bugün de; 1919–1923 döneminin rövanşını almak isterler.
Tarikatlar; bilimin, akılcılığın, zihinsel özgürlüğün, kadın-erkek eşitliğinin, demokrasinin, evrensel insan haklarının, kardeşliğin, dünya barışının önündeki en büyük engeldir…
Tarikatlar,  Cemaatler; kafalarındaki,  düzeni kurabilmek yolunda; son yaşadığımız süreçte de; Devletin tüm organlarına sızabilmiş, yargı, polis ve idareyi nerede ise ele geçirmiştir…
Bugünkü uzantıları bile; -İç ve dış işbirlikçileriyle birlikte- Cumhuriyetimizin Bekçisi Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Ulusalcı Komutanlarına kurduğu kumpasla zindanlara attırmış ve Milli Ordumuzu; Disiplin ve Moralini bozarak, görev yapamaz hale getirebilmiştir…
İşbirliği içinde olduğu, hatta suçlarına göz yumduğu yandaşlarını, çıkar çatışması olduğunda, rahatlıkla satabileceğini, 17 ve 25 Aralık operasyonlarında da ortaya koymuştur…
Basından öğrendiğimiz kadarıyla; Eski işbirlikçi ortak da; bu Cemaati; “KARA PARA AKLAMA, FAİLİ MEÇHUL SİYASİ CİNAYETLERLE VE KİRALIK İHANET ŞEBEKESİ olmakla” suçlayabilmektedir…
Özetle; biri karşısındakini, İHANETLE, diğeri de karşısındakini HIRSIZLIKLA suçlamaktadır…
Dostlarım;
         Hiçbir rejim, kendisini yıkma amacı güden bir düşünce ve eyleme izin vermez.
            Menemen Olayının ardından, Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına bir anıt dikildi.
         Anıtın üzerinde şöyle bir yazı vardır:  “İNANDILAR, DÖVÜŞTÜLER, ÖLDÜLER. BIRAKTIĞI EMANETİN BEKÇİLERİYİZ.”
         Bugün Menemen Olayı’nın 84’üncü yıl dönümü. Yılanın başı aradan geçen bunca yıla karşın ezilmedi.
         Emin ÇÖLAŞAN’IN bir yazısında belirttiği gibi: ”YILAN PUSUDA BEKLİYOR, BAZEN DE ÜLKEYİ YÖNETİYOR.”
           Menemen Olayı hazırlayıcılarının ölümle cezalandırılmaları Nakşibendîleri sindirmedi.
          “Menemen Olayı ve Kubilay” olarak tarihe geçen bu olayın izleri toplumsal bellekten hiç silinmemiştir.           
         Menemen ve Kubilay Olayı, asla unutulmaması ve unutturulmaması gereken bir vahşettir.
          Evet; aydınlık ülkenin aydınlık insanları; “durumu” bilelim ve görevimizi yapalım Özellikle de Atamızın Laiklik ilkesine sahip çıkalım.
         Laikliğin bir yaşam biçimi, insanca bir yaşam biçimi olduğunu, Türklerin Müslüman olmadan önce de laik bir düzen içinde yaşadıklarını, başka ulusların ve Türklerin tarihinde; dini kavramların, dini kişilerin, dini anlayışların egemen olduğu dönemlerde; toplumların neler çektiği ne mücadelelerle karşı karşıya kaldığını, nice acılar yaşadığını anımsayalım.
          Bir simge insanıdır Kubilay; inandığı devrim uğruna gerici yığınların üstüne yürümenin unutulmaz örneğidir.
Kubilay bir anıt insan olarak kuşakların belleğinde kalacaktır.
         Gericilerin Ortak hedefi; Cumhuriyeti yıkarak “DİNE DAYALI” bir devlet kurmaktır.
         Cumhuriyetin “Egemenlik ulusundur, felsefesini yıkarak, “Egemenlik Allah'ındır” felsefesini yerleştirmeye çalışmaktadırlar.
         Allah; egemenlik hakkını bizzat kullanamayacağına göre “Tarikat ehli” olanlar; egemenliği de Allah adına, “SEÇİMSİZ VE DENETİMSİZ” olarak kullanacaklardır.
Şeyh Sait ayaklanması, Menemen olayı ve küçük benzerleri...
Atatürk böyle bir Türkiye’de yola çıkmıştı.         
Arkasında; tüm aymazlık, sapma ve ihanetlere karşın,  ayakları üzerinde durabilen bir CUMHURİYET bıraktı.
Ve bunu; Çağdaş bir eğitimi genelleştirerek ve Çağdışı başkaldırılara karşı ödünsüz davranarak başardı.
Çözüm, yine eğitimi düzeltmekten ve yine çağdışı güçlerin cüretlerini kırmaktan geçiyor.
Kubilaylar unutulmamalı.
Eğer unutulmasaydı... Maraş, Çorum, Sivas, Sincan olayları ve Danıştay katliamı yaşanmazdı.
         Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu,  Mustafa Özbilgin gibi Vatanseverler aramızda olurdu.
            İrticanın hedefi olan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Ulusalcı Komutanları, Ulusalcı aydınlarımız, yazarlarımız, siyasetçilerimiz düzenlenen kumpasla zindanlara atılmazlardı…
Devrim şehitleri, KUBİLAY İLE BEKÇİLER; ŞEVKİ VE HASAN BEYLERİN katledilişlerinin 84. Yıl dönümünde manevi hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum ve diyorum ki:
Menemen olayı ve Kubilay’ı anma günü tüm kendini bilenler için bir fırsattır.
KUBİLAYLARI unutturmamanın fırsatıdır.
KARANLIK GÜÇLERİN CÜRETLERİNİ KIRMANIN FIRSATIDIR.
İRTİCA’YI tehdit ve tehlike olarak görmeyenler, DİN SÖMÜRÜSÜ İLE TİCARİ VE SİYASİ RANT SAĞLAMAYA ÇALIŞANLAR, İSLAMİYET’E DE BU ÜLKEYE DE TÜRK MİLLETİNE DE EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ YAPMAKTADIRLAR…

Ahmet AVCI
TESUD KONAK ŞUBESİ 2. BAŞKANI
20 ARALIK 2014
İZMİR





27 Kasım 2014 Perşembe

260- RENNAN PEKÜNLÜ

RENNAN HOCAN’NIN SON DERSİNDEN
BENİM ÇIKARDIĞIM DERS…

Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü; Anayasamızın Açık hükmü nü uygulayarak, TÜRBANLI bir öğrenciyi derse almamıştır…
Günümüzdeki hukuk garabeti ile Pekünlü; “öğrenim hakkını engellemek” suçundan yargılanmış ve iki yıl bir ay cezaya çarptırılmıştı…
Hukuki süreç sonunda bugün Hoca’nın infazı başlayacaktı…
Renan Hoca bugün cezaevine girmeden öğrencilerine ve yurtseverlere bir ders daha vermek istedi…
Ben de izlemek için gittim…
Doğrusu neler söyleyeceğini merak ediyordum…
Konu “EVREN VE EVRİM” idi…
Rennan Hoca’ya destek verenler salonu doldurmuştu, oturanlar kadar da ayakta olanlar vardı…
Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, dersini vermek için kürsüye çıktı.
Rennan Pekünlü’nün kürsüye çıktığı sırada “Rennan Hoca yalnız değildir” sloganları atıldı. Sloganlar nedeniyle duygusal anlar yaşayan Rennan Hoca, gözyaşlarına hâkim olamadı.
Anlattıklarını dikkatle izledim ve dinledim…
Bir yandan da hoca bunları neden anlatıyor ki diye düşündüm…
Ve sonunda anladım…
Hoca; EVREN VE EVRİM”İ anlatıyordu, ama sıradan bir insanın anlaması olanaklı değildi anlatılanları…
Asıl söylemek istedikleri son bölümde idi…
EVREN VE EVRİM KONUSUNDA; BİLİM ADAMLARI ARASINDA BİLE ANLAŞMAZLIK VARDI…
Yeni oluşumlar ve algılar ortaya çıkmış…
Bilim adamlarının bir bölümü; EVREN VE EVRİM KONUSUNDAKİ OLGU VE ALGILARI, DİNİ REFERANSLARLA AÇIKLAMAYA ÇALIŞIYORLARMIŞ…
Bu algı ve olguyu da yönlendiren; JOHN TEMPLETON VAKFI imiş…
Ve bu vakıf; kendi görüşleri doğrultusunda görüşler ortaya koyan Bilim adamlarına; NOBEL ödülünden daha yüksek miktarda ödül dağıtıyormuş…
Konu anlaşılmıştı…
GERÇEK BİLİM ADAMLARI İÇİN; ENGİZİSYON YALNIZCA İÇERİDE DEĞİLMİŞ…
‘YANMAK, GÖKBİLİMCİLERİN YAZGISIDIR’
Prof. Dr. Pekünlü, hakkındaki hapis cezasıyla ilgili Ulusal Kanal’a gönderdiği mesajında Nazım Hikmet’in sözlerini hatırlatmıştı. Rennan Pekünlü’nün mesajı şöyle:
“Yanmak, gökbilimcilerin yazgısıdır. Üzerinde çalıştıkları yıldızlar, gökadalar en soğuk olanından en sıcağına dek yanar; gözlemevleri yanar; iğrenç bir zorlamayla engizisyon önünde diz çöküp pişmanlığa davet edilirler, yürekleri yanar; kafaları kazınır zindanlara atılırlar, hem kendileri hem de yakınları yanar. Yazgısı yanmak üzerine çizilmiş olan gökbilimciler, bir anlamda üzerinde çalıştıkları cisimlerin yazgısını öykünürler. Ancak bu, bilinçli, kendini ‘tüketici’ bir öykünmedir. Çevresini aydınlatabilmek için kendisini tüketmesi gerektiğini üzerinde çalıştığı yıldızdan ve kendisine örnek olan ozanından, Nazım Hikmet’ten öğrenmiştir: Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa"
Ahmet AVCI
İzmir
27 KASIM 2014

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar