28 Ekim 2014 Salı

255- CUMHURİYETİMİZİN 91’İNCİ YILINDA ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ…


            CUMHURİYETİMİZİN 91’İNCİ YILINDA
ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ…

 Atatürk’ün, Türk Ulusunu ÇAĞDAŞ UYGARLIK düzeyine çıkarmak için gerçekleştirdiği DEVRİM’E yön veren ilkelere; ”Atatürk ilkeleri” diyoruz. Bu ilkeler Atatürk tarafından, bir bütün olarak Devrimi yapıp yaşatmak için ortaya konulmuştur. Bu ilkeleri kökeninde; Akılcı ve bilimci düşünceyle Fransız Devrimi ile dünyaya saçılan evrensel nitelikli akımlar yatar.
            Türk Milliyetçiliğinin 19. Yüzyılda gelişmesi ve diğer düşünce akımlarının Atatürk tarafından Türk toplumunun özelliklerine uygun biçime büründürülmesi “Altı İlke”yi ortaya çıkarmıştır:
Altı Temel İlke; “Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik”
Bütünleyici ilkeler: Milli Egemenlik, Tam Bağımsızlık, Özgürlükçülük, Akılcılık ve Bilimcilik, Çağdaşlık, Barışçılık.

ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ:
Cumhuriyet; bir devlet yönetim biçimidir. Türkiye bakımından Cumhuriyet: Devlet yaşamında, devlet yönetiminde ve bu yönetimin işleyişinde; Türk Ulusunun iradesinin egemen olmasıdır.
 Bu sistemde; Devlet Başkanı dâhil, tüm yöneticiler, seçimle göreve gelecek, denetlenebilecek ve beli bir sürede seçim yenilenecektir.
Yani kişinin, kendisini yönetecekleri kendisinin seçmesidir. Yöneticiler seçilecek, denetlenebilecek ve belli sürede seçim yenilenecektir. 
Yönetimde söz hakkı; ulusun, günü ve geleceği için karar verme, yazgısını belirleme gücü de Ulusundur.  Başka bir deyişle; egemenliğin birden fazla iradeye bağlı olduğu yönetim ya da devlet biçimidir.
Cumhuriyetçiliğin temel dayanağı seçimdir. Cumhuriyet rejiminde Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur. Cumhuriyet; devlet başkanının belirli bir süre için, devleti yönetmesine izin verir. Cumhuriyet kuvvetler ayrılığını öngörür.
Anayasamıza göre, Cumhuriyetçilik; değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
Demokrasi: Halkın halk tarafından, halk yararına yönetilmesidir. Demokrasi prensibinin, en çağdaş ve mantıklı uygulamasını sağlayan hükumet şekli; Cumhuriyettir.
            Demokrasi; toplum içinde türlü düşüncelerin, temsil edilmesine, vatandaşın, yöneticileri; bu düşünce akımları içinden, dilediğince seçebilmesine ve her zaman denetleyebilmesine dayanan bir rejimdir. Yani halkın kendisini dilediğince yönetebilmesidir.
            Demokrasi, biçim değil özdür. Her demokrasi cumhuriyet olmadığı gibi, her cumhuriyette demokrasi değildir.
Cumhuriyet, demokrasinin gelişmesi için en ideal devlet biçimidir.
Demokrasi mi? Cumhuriyet mi?
“Cumhuriyeti demokratlaştırmak gerekiyor, ama bunu Cumhuriyeti yok etmeden yapmalı”.
Türkiye’de; DEMOKRASİYİ yaratan CUMHURİYETTİR. Ve Cumhuriyetin temel değerlerinden uzaklaşıldıkça, demokrasi de toplumsal barış da tehlikeye girmeye başlamıştır.
Cumhuriyet Demokrasinin ön koşuludur; ama DEMOKRASİ Cumhuriyetin ön koşulu değildir.
Demokrasi, toplumsal eşitsizliği azaltacak, çağdaşlığı hedefleyecek kurumlardan vazgeçebilir; ama Cumhuriyet vazgeçmez. Örneğin; Demokrasi; eğitimi de sağlığı da “kamusal hizmet” olmaktan çıkartabilir; ama Cumhuriyet çıkartamaz.
Hatta demokrasi; yurdun parçalanmasına göz yumabilir; ama Cumhuriyet göz yummaz.
Elbette amaç; ”Demokratik Cumhuriyettir”…Ama önce Cumhuriyet!
Mustafa Kemal ATATÜRK döneminde iki kez çok partili yaşama geçiş denemesi yapılmamış, her ikisi de, gericilerin çıkardığı ayaklanmalarla sonuçlanmıştır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır.
Bu partiler daha çok demokrasi istedikleri, ya da Ülkeyi çağa taşıma savaşımını daha hızlandırmak istedikleri için değil, tam tersine “DEVRİM KARŞITI” bir “ODAĞA” dönüştükleri için; yani ülkeyi yeniden geri götürecek bir kavganın öncülüğüne soyundukları için kapatıldılar.
En demokratik ülkelerde de parti kapatılmaktadır.
Kapatılmanın gerekçesi önemlidir.
Demokrasiyi korumak için konulmuş kuralları; çiğneyenlere, göz yummak Demokratik olmaz AYMAZLIK olur, hatta Demokrasinin kendisine “HIYANET” olur.
            1921 Anayasası; ”Ulusun kayıtsız şartsız egemenliği” esasına dayanarak, daha kurtuluş savaşı döneminde Cumhuriyet rejimi doğrultusunda kesin bir adım atıldığını göstermektedir.
            1920–23 Yılları arasında; Türkiye Devletinin ana kuruluşu; bir demokratik Cumhuriyet karakterini taşıyordu. Bundan sonraki yıllarda, rejimin demokratik olma özelliğinden kaymalar oldu. Cumhuriyet ise süreklilik gösterdi.
            Tek partili dönem, daha sonraki askeri darbeler, ara rejimler; Cumhuriyet’i değil, Demokrasi’yi askıya aldılar.
            Türk Devrim sürecinde 29 Ekim 1923’ün (Cumhuriyetin kuruluşunun) özel bir yeri ve önemi vardır.
            1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilan olunmuştur. Saltanatın kaldırılması, 623 yıllık yönetim biçiminin, kişisel irade geleneğinin yasal olarak sona erdirilişi; Cumhuriyetin ilanı da, yeni yönetimi, Ulusal iradeye oturtma düşüncesinin yasallaştırılmasıdır.

          Cumhuriyet mi?
Demokrasi mi?
           Bu tartışma anlamsızdır. Asıl olan; Cumhuriyetimizin daha Demokratikleşmesidir.
            Cumhuriyetimizin özgün bir kuruluşu var. Bu cumhuriyet bir Kurtuluş Savaşı sonrası, bir İHTİLAL sonrası kurulmuştur.
Cumhuriyetimiz, yok edilmek istenen, bir Ulusun yeniden dirilişini simgeleyen, bir rejimdir.
Cumhuriyetçi anlayış, çağdaşlıkla eş anlamlı olarak değerlendirilmiş, devrimler bu anlayış içinde uygulanmıştır.
            Bu bağlamda belirtilmelidir ki, İran örneğinde olduğu gibi, bir ülke kendisini öyle tanımlayarak, ”Cumhuriyet” olamaz. Cumhuriyet çağdaşlık demektir.
Demokrasiyi kullanarak, ülkeyi bölmeyi, parçalamayı, hatta şeriatı getirmek, amaçlanabilir.
Cumhuriyeti, ”Numaralayarak” hatta “Yeni”leyerek Cumhuriyet’i kendisine özgü felsefesinden uzaklaştırılabilir.
Bölücülük ve ”Sevr”i yeniden gündeme getirmek, demokrasi adına yapılabilir.
Toplumsal dengesizlikleri körükleyen, aşırı denetimsiz küreselleşme, demokrasi kullanılarak savunabilir.
Ancak tüm bu saydıklarımıza, Cumhuriyet; gerçek Cumhuriyetçi anlayış, tepkisiz yansız kalamaz.
Demokrasiyi kullanarak, Laik Cumhuriyet otoritesini yok etme girişimlerine direnme, Cumhuriyet adına direnme en doğal haktır.
Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi ilericidir. İlericiliktir. Ortak üst kimliği oluşturan, Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığı; Ülkenin birliğinin, dirlik ve düzenliğinin güvencesidir.
Ortak kimliği, ”Irk” yaratmaz; Tarih ve Kültür yaratır. Cumhuriyetimizin felsefesi; birleştirici, bütünleştirici ve çağdaşlaştırıcıdır.
Onun içindir ki öncelikle; Cumhuriyet.

Türk Ulusuna; Çağdaş uygarlık yolunu açan cumhuriyetimizin anlamını ve değerini bilerek, sahip çıkmalıyız…

            Cumhuriyetimizin 91. Yılında; ÜLKEMİZİ KURTARAN VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ KURANLARI, BAŞTA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE, ŞÜKRAN, MİNNET VE SAYGIYLA SELAMLIYORUM…

Ahmet AVCI
İZMİR
28 EKİM 2014

9 Ekim 2014 Perşembe

254- YA DEVLET BAŞA,YA KUZGUN LEŞE...

YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE…

Dünyanın hiçbir ülkesinde aynı anda; HEM İÇ HEM DE DIŞ SAVAŞ çıkartabilen yönetim görülmemiştir…

91 yıllık Cumhuriyet rejimini yok sayıp, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü VE ESERLERİNİ YOK etmeye çalışanların; GÜZEL, YALNIZ VE TALİHSİZ ÜLKEMİZİ getirdiği sonuç ortada…

AKP, iş bilen değil işini bilen bir yönetim oluşturabildi…
Seçimi kazanabilmek başarısı ile ülke yönetebilmek becerisi aynı şeyler değil…

“Stratejik Derinlik”, “Sıfır Sorun”, “Yeni Osmanlı” ve        “Yeni Türkiye” hedefleri ve siyaseti sonunda ülkemizi; yalnızca “KÜRT BAHARI” değil, “TÜRK BAHARI” sarmalına da sürükledi…

AKP’de ona oy ve gönül verenler de, eserleri ile övünebilirler…

Ahmet AVCI
10 EKİM 2014


3 Ekim 2014 Cuma

253-KİMSE MEHMETÇİĞİN KANI İLE KUMAR OYNAMASIN!


 Irak ve Suriye’den kaynaklanan terör tehditlerine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ile yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması ve geçişi konusunda hükumete 1 yıl yetki veren tezkere dün TBMM’den geçti.
Başbakan Davutoğlu’nun tezkereye karşı çıkanları IŞİD’in yanında durmakla suçladığı, muhalefetin de iktidarı IŞİD’e destek vermekle eleştirdiği tartışmaların sonucunda tezkere 297 oyla kabul edildi. Oylamada 100 ret oyu kullanılırken mükerrer çıkan 4 oy ise iptal edildi.
Bu TEZKERE oylanırken; Atatürk'ün YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ ilkesi göz önüne alınmış mıdır?
Milletin yaşamı, Devletin varlığı, Ülkenin bütünlüğü tehlikede midir?
Bu harekâta Türkiye kendi iradesiyle mi YABANCI baskısı ile mi girmektedir?
Bu askeri Harekâtın SİYASİ VE ASKERİ HEDEFİ nedir?
Dostumuz, müttefikimiz ve DÜŞMANIMIZ KİMDİR?
Kendi içimizde BİRLİĞİ VE DİRLİĞİ SAĞLAYAMAMIŞKEN, ÜLKE İÇİNDEKİ TEÖRÜ bitirememişken, sınır ötesinde ne işimiz ola ki?

Mehmetçiğin kanı ile kimse kumar oynamasın…

Ahmet AVCI
İZMİR

13 Eylül 2014 Cumartesi

252- SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

            SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ:
            23 AĞUSTOS- 13 EYLÜL 1921
           
                                   “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça bırakılamaz” Mustafa Kemal Paşa

            Birinci ve İkinci İNÖNÜ Muharebelerinden sonra Yunanlılar, 10 Temmuz 1921’de YUNAN BÜYÜK TAARRUZUNU başlattılar. Zayıf birliklerimizce tutulmakta olan Kütahya güneyine yüklenerek cephe boyunca ilerlediler. 20 Temmuz’a kadar yürüttükleri saldırılarla birliklerimizi geri çekilmeye zorladılar.
            Cephe durumu ile yakından ilgilenen Mustafa Kemal, birliklerimizin Sakarya Nehri (POLATLI BÖLGESİ) doğusuna çekilmesini gerekli gördü. Böylece zaman kazanılacaktı. 21 Temmuz’da tekrar saldırıyı sürdüren düşman; bu plan uygulanarak büyük fedakârlıklarla yavaşlatıldı ve 25 Temmuz’da Sakarya Nehrinin karşı kıyısına geçildi.
Yunan Ordusu’nun amacı; Türk Ordusunu imha ederek, TBMM’ne Sevr’i kabul ettirmek idi.
Türk Ordusu düşmanla çarpışarak, geri çekilme planını uyguladı. İsmet Paşa, imha olmamak için Sakarya Irmağının doğusuna çekildi.
Bu Muharebeler sonucunda; Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi büyük stratejik merkezler elden çıktı. Birliklerimizin muharebe gücü azaldı. Yurtta büyük hayal kırıklığı belirdi. TBMM’nde moral bozukluğu başladı. Sert tartışmalar oldu. Aslında Yunanlılar, Türk Ordusunu büyük ateş ve silah üstünlüklerine rağmen, yok edememişlerdi.
Ordumuz Sakarya’nın doğusunda, güvende idi. Buna karşın muharebenin kaybedilmesi, cephe gerisinde büyük bir felaket haberi gibi etki yapmıştı.

25 Temmuzdan sonraki günlerde TBMM içinde ve dışında MUHAREBENİN kaybedilmesi ile ilgili birçok tartışmalar yapılmış, sorumlular aranmış, sonunda herkesin üzerinde durduğu ve birleştiği çare bulunmuştur. O da olağanüstü tedbirlerin alınması idi.
Bundan sonraki Muharebeler Türk Ulusu için bir ölüm kalım çatışması olacağından, bu ülkenin tüm gücü ile hazırlanması gerekli idi.
Alınması düşünülen olağanüstü tedbirler, 25 Temmuz’da cepheye gidip gelen bir grup milletvekili tarafından önerilmişti. Bu yoldaki uygulamanın da tek elden yönetilmesi amaca uygun düşecekti. Herkesin üzerinde birleştiği tek kişi Mustafa Kemal idi.
Mustafa Kemal’e inananlar, bu ağır işin altından yalnız onun kalkabileceğini biliyorlardı. Eğer o geniş yetkilerle donatılırsa düşmanı yenebilirdi.
 Mustafa Kemal karşısında olanlar ise, bu yolla oluşacak bir başarısızlık;“Onun otoritesinin kırılacağını” hesaplıyorlardı. Tüm sorumluluğu yüklenen Başkan’ın bu kritik durumu kurtaramayacağını sanıyorlardı. Böylece O’nun Ulus içindeki büyük ve sarsılmaz durumu zedelenecekti. Böylece O’nun Ulusal Savaşın önderliğinden indirilmesi mümkün olabilecekti.  Bu kötü niyetliler çoğunlukta değildiler ancak havayı bulandırabiliyorlardı.
Mustafa Kemal tüm bu hesapları bildiği halde sorumluluğu üzerine almakta duraksamadı. TBMM onu “Başkomutan“ seçecekti. Ve yetkilerinin bir bölümünü de O’na devredecekti.
5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal 144 sayılı yasa ile Başkomutan olarak atandı. TBMM’nin “savaşı yönetmeye ilişkin tüm yetkilerine” sahip oldu.
8/9 Temmuz 1919 tarihinde Askerlikten istifa ederek Tüm makam ve mevkilerini hatta Osmanlı Paşalık rütbesini de bırakarak bir fert olarak KURTULUŞ MÜCADELESİNİ yürütmeyi sürdüren Mustafa Kemal; artık TBMM’nin kararı ile yeniden ASKER, PAŞA VE BAŞKOMUTAN oluyordu.
            Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığı sırasında vereceği kararlar, kanun gücünde olacaktı.
Başkomutan Sakarya’nın doğusunda bulunan orduyu güçlendirmek için tüm Ulusu fedakârlığa çağırdı. Çünkü ordumuz her türlü donanımdan yoksundu. Yiğit askerlerimiz ayaklarına çarık bile bulamıyordu. İşte bu nedenlerle, 7-8 Ağustos tarihlerinde “Tekâlifi Milliye” ( Ulusal Yükümlülükler) emirleri çıkartıldı.
Tekâlif-i Milliye Emirleri:
Amacı: Ordunun gereksinimlerini karşılamaktı.
            İçeriği: Halkın, ordunun gereksinimlerinin karşılanması için ödeyeceği, parasal ve mal ve hizmet karşılığı olan vergilerdir.
            Bu muharebede; Yunan ordusu, Türk ordusunu imha etmek ve Sevr’i TBMM’ne kabul ettirmek için savaştı. Türk ordusu da, Bir alan halinde savunma yaparak, düşmanı bölmek ve taarruz gücünü kırmak için mücadele etti.
            Yunanlılar 14 Ağustos 1921 sabahı ilerlemeye başladılar ve 22 Ağustosta Türk mevzileri ile temasa geçtiler. 100’ km. genişliğindeki Sakarya cephesinde asıl çarpışmalar 23 Ağustosta başladı. Savaş süresince pek bunalımlı ve kanlı günler oldu.
            Düşman birlikleri savunma çizgimizi birçok yerde aşmayı başardılar. Ancak büyük fedakârlıklarla geriye atıldılar.
            Başkomutanın emriyle uygulanan yeni taktik kuralı ordunun savaş gücünü kamçıladı. Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır o satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça bırakılamaz Küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurarak çarpışmayı sürdürür. Yanlarındaki birliklerin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler onlara bağlı olmaz. Bulundukları yerde sonuna kadar düşmana karşı koyarlar.” Bu emir Sakarya savaşının kaderini değiştirmiştir.
            Başta subaylar olmak üzere, Türk ordusunun tüm askerleri, Başkomutanın kurduğu bu sistem içerisinde her adımda üstün direnme gücü ile düşman kuvvetlerini yok ederek, yıpratarak parçalatarak, sonunda onları saldırıyı sürdürme yeteneğinden yoksun duruma getirdi.
             5 Eylül 1921 günü düşman çözüldü ve geri çekildi. Takip ve saldırılar sonucunda 13 Eylül’de Sakarya’nın doğusunda hiçbir düşman askeri kalmadı.
            Türk Ordusu da bu çok uzun savaşta yıprandığı için düşmanı daha fazla izleyerek yok edemedi.  Ancak düşman artık saldırı gücünü tümüyle yitirmişti.
            Bundan sonra artık taarruz üstünlüğü Türklerdedir.

            Yunanlılar Türk Ordusunun; eylemine bağlı olmak zorunluluğuna düşmüşlerdi. Bu zorunluluk, özellikle, bir istila ordusu için yenilgi ve çözülmenin başlangıcı olmuştur.
            23 Ağustostan 13 Eylüle kadar süren Sakarya Meydan Muharebesi, yeni Türk Devletinin genç tarihine, dünyada eşine ender rastlanan büyük bir zafer olarak geçmiştir.
            TBMM, Sakarya Meydan Muharebesini kazanan Başkomutanına 19 Eylül 1921’de“Gazi” unvanı ve “Mareşallik” rütbesini vermiştir.

            Sakarya Zaferinin Değerlendirilmesi:

            Sakarya Zaferi, Türk ihtilalinin başarı bilançosunda, en ağır ve şanlı yeri almaktadır.
            13 Eylül 1921’de TBMM’ne Türk zaferini bildiren, Başkomutan aynı gün “Genel Seferberlik” ilan etti.
            Türk Ulusu’nun bu Muharebeyi kazanmasında en küçük Erinden, Başkomutanı’na kadar, inançla yılmadan savaşması, Türk ulusunun varını yoğunu Ordusuna vermesi, Türk kadınının sırtında silah cephane taşıması, geriye yarlı taşımakta gösterdiği fedakârlık; etkili oldu.
            Fevzi ve İsmet Paşaların cephede, Refet Paşanın cephe gerisinde Ordunun ihtiyaçlarının sağlanmasında hizmetleri oldu. Mustafa Kemal Paşa Muharebe sırasında attan düştü ve kaburga kemikleri kırıldı.
            Subaylar, ölümü hiçe sayarak, askerin yanında oldular.
            Yunanlılar; “Büyük Yunanistan Ülküsü”, Türkler ise; ”Vatan Ülküsü” için dövüştüler.
            1683’te; Viyana önlerinde başlayan Türk bozgunu; Haçlı düşüncesinin ve gücünün Sakarya önlerinde kırılması ile durduruldu.
            Sakarya savaşının kazanılması ile büyük tehlike ortadan kalmıştı. Ankara’nın boşaltılıp Kayseri’ye taşınmak için başlatılan çalışmalar, birçok ailenin yollara düşmesi tehlikenin boyutunu ortaya koymaktadır.
            Türk Ordusu bu savaşta çok subay kaybetti. Yedisi Tümen Komutanı olmak üzere şehit sayısı: 3288 dir.
            Yunanlılar da 15 000 kayıp vermişlerdi.
            Sakarya Zaferi, Ulusun ve Ordunun sarsılmış olan moralini yükseltti. Ulusun Orduya olan inancı ve Mustafa kemal Paşa’ya olan güveni, bir daha sarsılmayacak biçimde yerleşti
            Taarruz üstünlüğü Türk Ordusuna geçti.
            Ne yazık ki; Padişah Vahdettin, Hala İngilizlerden medet ummakta ve Mustafa Kemal’in neden yenilemediğini anlayamamıştır.
            Sakarya ZAFERİ’NİN 93’üncü yıl dönümünde; Bu zaferle, Ülkemizi işgalden kurtarıp Bağımsız Devlet Kurma yolunda önemli adımı atan, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları olmak üzere tüm emeği geçenleri rahmet, minnet ve şükranla anıyorum…

            Ahmet AVCI
            13 EYLÜL 2014

  İZMİR



7 Eylül 2014 Pazar

251- İZMİR'İN VE İZMİRLİ'NİN KURTULUŞ BAYRAMI KUTLU OLSUN...

İZMİR’İN VE İZMİRLİ’NİN KURTULUŞ BAYRAMI KUTLU OLSUN! 

Sen “9 Eylül” dersin iki kelime,  
Ben değişen yazgı anlarım,  
Özgürlük anlarım, bağımsızlık, 
Sen “İzmir” dersin iki heceyle,
Ben sevinçten ağlarım…                              
HALUK IŞIK        

İzmir’in kurtuluşunun 92’inci yılını kutluyoruz… 
İzmir’in işgali de kurtuluşu da Ulusumuz için son derece önemli ve anlamlıdır…
İzmir’in İşgali ile Milli Mücadele başlamış, 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılması ile de nerede ise Milli Mücadele sona ermiştir… 
9 EYLÜL tarihi İzmir ve İzmirli kadar tüm Türkiye’yi ilgilendirmektedir…
15 Mayıs 1919'da başlayan işgal, binlerce Türk’ün kanına, canına mal olmuştur. 
9 Eylül ise; Türk ulusunun onurunun ve namusunun kurtuluşu olmuştur… 
Bu yalnızca bir kentin ve bir ülkenin değil; bir büyük ulusun tarihinin de kurtuluşudur… 
Ülkemizin İşgalden kurtarılması da Devletimizin kurulması da elbette kolay olmamıştır… 
BU BAŞARI, GÜÇLÜ DÜŞMANLARA, İŞBİRLİKÇİLERİN TÜM KARŞI KOYMALARINA VE İHANETLERİNE RAĞMEN, TÜRK HALKININ BİRLİK VE BÜTÜNLÜK İÇİNDE MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN ÖNCÜLÜĞÜNDE YÜRÜTTÜĞÜ MİLLİ MÜCADELE İLE MÜMKÜN OLMUŞTUR…
O nedenle de düşmanlarımız bile bu sonuca "TÜRK MUCİZESİ" demişlerdir… 
Gazi Mustafa Kemal PAŞA, yıllar sonra Türk Gençlerine aşağıdaki biçimde boşuna seslenmemiştir…
O Mustafa Kemal ki geçmişi biliyordu… 
Günü yaşamıştı… 
Gelecekteki ihaneti de görecek donanıma sahipti: 
“… Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!
Bu olanak ve koşullar, çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve Cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmedik bir galibiyetin temsilcisi olabilirler.  
Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. 
Bütün bu koşullardan daha kötü ve daha korkunç olmak üzere, ülkede iş başında bulunanlar, GAFLET, DALALET VE HATTA İHANET içinde bulunabilirler.
Dahası, iktidardaki bu yöneticiler, kişisel çıkarlarını, işgalcilerin siyasi çıkarlarıyla birleştirmiş olabilirler.
Ulus, yoksulluk ve darlık içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin evladı, işte bu ortam ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini korumaktır!” 
Acaba bugünü mü anlatıyor! 
9 Eylül 1922 tarihi; yani İzmir’in Emperyalist işgalinden kurtuluşu, Türk Devrim Tarihi bakımdan son derece önemlidir.
9 Eylül; yalnızca Emperyalistleri ülkemiz topraklarından atmamızın tarihi olmamış, aynı azmanda; Çağdaş Türk Tarihinin de başlangıcını oluşturmuştur. 
9 Eylül, Türkiye Cumhuriyeti’nin KURULUŞ sürecinin de, Ümmet anlayışından Uluslaşma, Çağdaşlaşma anlayışına geçişin de Padişah Tebaalığından, kul, köle ve cariyeliğinden ONURLU YURTTAŞ olma projesinin de başlangıcıdır. 
9 Eylül, Türkiye’nin çağdaşlaşma savaşımının, yanmış ve yıkılmış, tüm kurumlarıyla çağın gerisinde kalmış bir imparatorluğun enkazından ÇAĞDAŞ BİR ULUS VE DEVLET yaratma çabasının da ilk harcıdır… 
9 Eylül, kendi varlığı, bağımsızlığı ve özgürlüğü için yola çıkan Türk Ulusunun, Mustafa Kemal’in gösterdiği hedef doğrultusunda KURTULUŞLA taçlandırdığı bir tarihtir. 
Zafer sonrasında, 10 Eylül’de Konak meydanında toplanan halka Mustafa KEMAL, “BU MİLLETİN ZAFERİDİR.” demiştir.
Türk Halkının dünyaya örnek olan Kurtuluş Savaşı, dünyada geniş yankı uyandırıyordu: İngiltere Başbakanı Lloyd George, şöyle diyordu:“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda, Türk milletine nasip oldu…
Özgürlük savaşı veren diğer ülkeler de Türk Devrimini örnek alacaklardır.”
9 Eylül 1922’de İzmir kurtulmuştu…
Anadolu’da Yunan askeri de kalmamıştı, ancak İstanbul, Trakya ve Boğazlar hala işgal altında idi…
Bu işgaller de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve TBMM’nin üstün çabaları ile kaldırılacak ve İşgalden kurtarılan Ülkemizde yepyeni bir devlet kurulacaktır…    
Bu kurtuluş gününde; Kurtuluşu, İzmir'i ve İzmirliyi en güzel anlatan Ozan Haluk IŞIK’IN anlamlı dizeleri ile İzmir’i ve İzmirlileri selamlıyorum…

Sen “9 Eylül” dersin iki kelime
Ben onurlu bir halk anlarım
Rüzgârın çevirdiği sayfa anlarım
Sen “İzmir” dersin iki hece
Ben saygıyla ayağa kalkarım…

Kurtuluşun yıldönümünde, Emperyalizm yine boğazımızı sıkmaktadır.
İçeriden ve dışarıdan kuşatıldık…
Türk Devriminden, Mustafa Kemal’den rövanşı almak isteyenler, işbirlikçileriyle yine üstümüze gelmektedirler.
“SEVR”  hala karşımızdadır.
Ermeni Sorunu da Kürt Yurdu Sorunu da; başka sorunlar gibi, BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ adı altında Emperyalist ülkelerin bastırması ve yerli işbirlikçilerin yardımı ile Ulusumuza dayatılmaktadır.
Ama bilsinler ki;  bu ülkenin Hasan Tahsinleri tükenmez…
Mustafa Kemal ATATÜRK, asla ölmez…
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyor, önlerinde saygı ile eğiliyorum…

Ahmet AVCI
İZMİR
9 EYLÜL 2014





29 Ağustos 2014 Cuma

250- KOCATEPE ZAFER YÜRÜYÜŞÜ- 14 GÖZLEMLERİM DUYGULARIM

KOCATEPE ZAFER YÜRÜYÜŞÜ-14
GÖZLEMLERİM VE DUYGULARIM

Türküye Cumhuriyeti Devletinin özgür bir bireyi olarak, bir grup arkadaşımla birlikte, 26 AĞUSTOS KOCATEPE “ZAFER YÜRÜYÜŞÜ”NE KATILMAK ve Türk BÜYÜK Taarruzu’nun 92. Yılını kutlamak üzere; BUCA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİNİN ÜYELERİYLE BİRLİKTE Afyon’un ŞUHUT ilçesine gitmek üzere yola çıktık…

Amacımız; Zafer yürüyüşüne katılarak, 92 yıl önce Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanlarının çıktığı BÜYÜK TAARRUZ’UN BAŞLANGIÇ KARARGÂHI Kocatepe’ye, aynı yolu yürüyerek çıkmak ve o havayı teneffüs etmekti…

Ben, ruhumda büyüttüğüm ve yücelttiğim Tarihi ve Kutsal bir görevi yerine getirmek istiyordum. Çünkü benim için; KOCATEPE DE, SARIKAMIŞ gibi, SAKARYA gibi ÇANAKKALE gibi Milletimin Kutsal Mekânlarından birisi idi.

Türk Yurdunun uğradığı; haksız, ahlaksız, anlamsız ve acımasız bir İşgal eylemine karşı Türk Milletinin birleşerek, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlattığı Kurtuluş Savaşı’nda, Emperyalistlere karşı vurduğu en güçlü yumruğun atıldığı yerde olacaktım.
Ve Üstelik Bu kez Torunum ATA ile birlikte olacaktım…
Önceki KOCATEPE öykülerini benden dinleyen ATA, hevesle bu yürüyüşe katılmak istiyordu…

Biliyordum ki; Büyük Taarruzla kazanılan ZAFER, Türk’ün Emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin, yılmaz ve sarsılmaz iradesinin, işgale ve paylaşılma, parçalanma girişimine baş kaldırısının, en çetin direnişi en güçlü yumruğudur.

Bu Zafer, Türk Milletinin yüceliğinin, haksızlığa ve dayatmalara boyun eğmeyen kişiliğinin ve Yurtseverliğinin bir göstergesidir...

Türk Kurtuluş Savaşında; Paşalar, Subaylar, Erler hatta Kadınlarımız ve Milisler, özetle tüm Halkımız, Bağımsızlık için seve seve canlarını vermişlerdir.
Ve Zaferi kazanmışlardır.
Türklüğü kurtarmışlardır, Türk Devletinin de KURULUŞ yolunu açmışlardır.
Ve yine biliyordum ki: Gerçek Zafer, Mustafa Kemal Paşa’nın ortaya koyduğu HEDEFTİR.
Bu hedef; Çağdaş Uygarlık düzeyini yakalamak hatta üstüne çıkmaktır. Bizim görevimiz ise; bize bırakılan Onurlu -Hedefe- Mirasa sahip çıkmaktır.

Biliyoruz ki; 26 Ağustos 1922 de KOCATEPE’DE başlatılan BÜYÜK TAARRUZ SONUCUNDA KAZANILAN 30 AĞUSTOS ZAFERİ; TÜRK’ÜN TÜRKLÜĞÜN VE TÜRKİYE’NİN DÜNYAYA MÜHRÜNÜ VURMASIDIR…   

Yazar Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; ”Neyimiz varsa, Bağımsız bir devlet kurmuşsak, şerefli insanlar olarak dolaşıyorsak, Yurdumuzu; Batının, Vicdanımızı ve kafamızı Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, hatta nefes alıyorsak, hepsini her şeyi; 30 Ağustos Zaferine borçluyuz.”  

Tüm olumsuzluklara karşın, coşkusunu yitirmemeye çalıştığımız bir bayram yaşıyoruz… Bu coşku; 30 AĞUSTOS ZAFERİ GALİBİYETİNİN SEVİNCİNDEN DAHA ÇOK; BU ZAFERİN DÜNYA BARIŞINA SAĞLADIĞI KATKIDAN ÖTÜRÜDÜR…

Günümüzde bile; DÜNYA BANKASI, ULUSLAR ARASI PARA FONU VE AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TUTUM VE DAVRANIŞLARI; Osmanlı’yı, Türk ve Türklüğü bitiren SEVR BARIŞ ANTLAŞMASININ hükümleriyle örtüşmektedir…
Yani Türkiye ufaltılarak; SİYASİ, EKONOMİK VE ASKERİ bakımdan bağımlı hale getirilmek istenmektedir…

Mustafa Kemal PAŞA’NIN başlattığı, Milli Mücadelenin genel amacı; “Milletçe harekete geçerek, Ülkeyi işgalden kurtarmak ve Bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmaktır.”   
Milli Mücadelenin ideolojisi; Milli Birlik ve Beraberliği sağlayarak, Milli Bağımsızlık ve Milli Egemenliği elde etmektir… 
Milli Bağımsızlık işgalcileri, Milli Egemenlik de; Saltanatı yenmekle mümkündü. Bunları gerçekleştirebilmek için de öncelikle Milli birlik ve beraberliği sağlamak gerekmekteydi.   

Yolda önce; Büyük TAARRUZ Şehitliğini ziyaret ettik…  

Akşam ŞUHUT’A ulaştık…   
Mustafa Kemal Paşa ve Büyük Taarruz Komuta Heyeti’nin son gecesini geçirdikleri bu belde de beklediğimiz coşkuyu bulamadık…

Orman Bakanı, İlçede idi…
Şehirdeki tüm düzenleme; Orman Bakanına göre yapılmıştı…
2009 hatta 2013’te ki coşkudan eser yoktu…
Şuhut’taki etkinlikleri uzaktan izledik…
Resmi programa uymadık, her nedense, Şuhut’taki hava bize boğucu gelmişti Bir an önce yürüyerek KOCATEPE’YE çıkmak istiyorduk…
Gece 23.00’te Zafer YÜRÜYÜŞÜ başlangıç noktasına ulaştık. Burada da resmi töreni beklemeden yürüyüşe başladık (resmi yürüyüş saat 01 30 da başlayacaktı… 01. 30 da yürüyenleri Kocatepe etkinliğine yetişmeleri olanaklı değildi… Aslında Kocatepe resmi programında da görülecek bir şey yoktu ya…)
Hava güzeldi,  Ay henüz çıkmamıştı ancak yıldızların altında KOCATEPE’ YE yürümek bizim için bir ayin gibi idi…   
Hiç bilmediğimiz bir yolda; 92 yıl önceki sessizlik ve ulvi duygularla yürüdük…   
Torunumla bu ulvi yola çıkmak benim için ayrıca bir keyif ve onur kaynağı idi…
Övünçle söylemeliyim ki bu zorlu yürüyüşte, hiç zorlanmadan ve bize de güç vererek öncülük etti…
Yol iyi düzenlenmişti…
Aydınlatılmıştı…
Mola noktaları iyi seçilmişti…
İkramlar da iyi idi…
4 saatlik bir yürüyüş sonunda, Kocatepe eteğindeki son mola yerinde MEHMETÇİKLERİN İKRAM ETTİĞİ, “BÜYÜK TAARRUZ öncesi Mehmetçiklerimizin de yediği”,  MERCİMEK ÇORBASI VE ÜZÜM HOŞAFI    TÜM YORGUNLUĞUMUZU ALDI…
Burada daha fazla duramazdık, yeniden yola koyulduk, 1500 metrelik yolumuz kalmıştı…
Ben tüm benliğimle: Büyük Taarruz’un başlangıç anını yaşamak istiyordum.
Tam zamanında Kocatepe’ye ulaşmıştık…
Protokol da nerede ise bizimle birlikte geldi…
Bakan ve Vali’yi göremedim… Askeri Zevattan da kimler vardı öğrenemedim…
KOCATEPE’NİN ANLAMINA YARAŞIR BİR TÖREN DEĞİLDİ BU…
Üzüldüm…
Daha önce katıldığım ve çok da duygulandığım 2009 törenleri daha görkemli ve daha coşkuluydu…
Halk da bu ölçüde parçalanmamıştı…
Bezgin değildi…
Ve 2009 ve 2013 törenine katılanlar daha kalabalıktı…
İçim burkuldu…
Çanakkale TÖRENLERİNE katılan ANZAKLILARI bir anda anımsadım…
Binlerce kilometre öteden gelen bu kişileri hangi duygular kamçılıyordu…
Biz neden bu ölçüde duyarsızlaştık, bezginleştik…
Kocatepetepe’nin tün olumsuz koşullarını göze alarak gelenler de bezgindi…
Hava soğuktu, katılanlar gece koşullarında 13 km yürümenin yorgunluğunu taşıyordu…
Ama neden sessiz idi…
Coşkudan burada da eser yoktu…
Kocatepe Üniversitesinin hazırladığı göstermelik tören de hiçbir şey ifade etmiyordu… (Kocatepe törenlerinin bu biçimde yapılması Türk Milletine de Türk Silahlı Kuvvetlerine de bu Savaşta canını kanını verenlere de Atatürk'e de hakarettir… Mutlaka bu tören Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmalıdır…
İzlediğimiz tören Türk Kurtuluş Savaşını taçlandıran, TÜRK BÜYÜK TAARRUZUNU ANIMSATAN ONURLANDIRAN bir tören değil, unutturan bir törene dönüştürülmüştür…)
Bilmeme ve istememe rağmen Büyük taarruzun başlangıç anını yaşayamadım…
Ben de torunumla yan yana oturdum…
Torunumun yorgunluktan dizime koyduğu başını okşayarak, 26 Ağustos 1922 şafağını düşündüm.
Mustafa Kemal Paşa’yı ve CEPHE’Yİ algılamaya çalıştım…
İnanıyorum ki; MUSTAFA KEMAL PAŞA O ANLARDA, ZAFERE İNANDIĞI KADAR, MİLLETİNİN BİRLİK VE BERABERLİĞİNE DE İNANIYORDU…
MİLLETİ İÇİN AYDINLIK GÜNLERİ YAKALAYACAĞINI BİLİYORDU…
VE AYDINLIK GÜNLERİN İLELEBET YAŞATILACAĞINA EMİNDİ…
Hüzünlendim…
Nazım Hikmet’in KURTULUŞ DESTANINDA DİLE GETİRDİĞİ; KOCATEPE’YE İLİŞKİN DİZELER KULAKLARIMDA bu kez ÇINLAMADI…

Her nedense Hilmi YAĞCIOĞLU’NUN ATATÜRK’TEN SON MEKTUP ŞİİRİNDE Kİ DİZELERİ BEYNİMDE DOLANIP DURDU:

“Siz beni hala anlayamadınız.
Ve anlayamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş ‘Yıl 1919 Mayıs’ın 19’u diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor; övüyorsunuz.
Mustafa Kemal’i anlamak, bu değil,
Mustafa Kemal ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana; neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin?
Mustafa Kemal’i anlamak, yerinde saymak değil.
Mustafa Kemal’in ülküsü, sadece söz değil.”


Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN bu ülkeye ve bu millete kazandırdıklarını düşündüm…
Şimdi ne durumda olduğumuzu anımsadım…
Ve kazandırdıklarımızı yitirmemizin acısını YÜREĞİMDE duydum…
VE KENDİ KENDİME BİR ŞEYLER MIRILDANDIĞIMI HİSSETTİM: 
“Vatan tehlikededir…
Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez…
Ya istiklal, ya ölüm…
Hiçbir güç, Türkiye’nin Birlik ve Bütünlüğü ile oynayamaz…
Türk Ordusu var ve güçlü oldukça Türk Milleti sonsuza dek yaşayacaktır.
Güçlü Ordusunu arkasına alan “Devlet Adamları”, “Diğer Devletler” tarafından; “Deliğe Süpürülme” korkusundan da, “KULLANILMA” zilletinden de kurtulmuş olurlar…
Zihnim durmuyor, bu kez de Süleyman ALPAYDIN’NIN YIKIN HEYKELLERİMİ DİZELERİ KAFAMA GELDİ OTURDU…

“Özlediyseniz fesi peçeyi,
Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi,
Hala medet umuyorsanız;
Şıhtan şeyhten dervişten
Şifa buluyorsanız,
Muskadan üfürükçüden
Unutun tüm dediklerimi,
Yıkın diktiğiniz heykellerimi.

Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek,
Kara çarşafa girsin diyorsanız,
Yobazın gazabından ürkerek,
Diyorsanız ki okumasın;
Kadınımız kızımız,
Budur bizim alın yazımız…

Unutun tüm dediklerimi,
Yıkın diktiğiniz heykellerimi.

Fazla geldiyse size,
Hürriyet cumhuriyet,
Özlemini çekiyorsanız,
Saltanatın sultanın,
Hala önemini anlayamadıysanız, Millet olmanın,
Kul olun, Ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin Şeyhülislamın.
Unutun tüm dediklerimi,
Yıkın diktiğiniz heykellerimi,

RAHAT BIRAKIN BENİ…”

Evet, güneş artık doğuyor ben de Kocatepe’deki Atatürk Anıtı’nın yanına gidiyorum ve Aziz Atatürk’ün baktığı YÖN’E bakıyorum.
“Türk Ulusu buralara nereden gelmişse; bizler de Türklük dünyasının dört bir yanından; Alaşehir, Balıkesir, Edirne; Erzurum ve Sivas kongrelerinden ve Amasya Genelgesinin ruhundan geldik…
Bizler de; karanlıklar, ihanetler ve satılmışlıklar içersinden; karanlığı yırtarak, KOCATEPE’YE GELDİK.    
Evet; bizler, TEK ULUS; TEK BAYRAK; TEK DİL; Çağdaşlık ve ULUSAL EGEMENLİK andımızı dünyaya ve AYMAZLARA anlatmak için buraya; TÜRK ULUSUNUN ONUR TEPESİNE geldik Atam… Ama ne yazık ki EMANETİNE SAHİP VE layık olamadık ATAM…” dedim, içimden.    
Ve,
Bize bu ülkeyi, bu Milleti ve bu Devleti kazandıran BAŞTA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ARKADAŞLARINI, MEHMETÇİKLERİ, EMEĞİ GEÇEN HERKESİ MİNNET VE ŞÜKRANLA YAD ETTİM.   


Ahmet AVCI
27 AĞUSTOS 2014











Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar