31 Ekim 2015 Cumartesi

258- saltanatın kaldırılışı...

SALTANATIN KALDIRILIŞI- 1 KASIM 1922
                        93 yıl önce Türk Milletinin kurucu iradesince kaldırılan “SALTANATI “ geri getirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir…

             93 yıl önce Bugün Saltanat Kaldırılmış ve egemenlik millete verilmişti…
            Saltanattan alınarak, Milletimize verilen Egemenliğin değerini anladık mı bilmiyorum ama, SALTANAT’IN kaldırılış öyküsünü anımsatmak istedim…
            Birinci Dünya savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı Devletinin toprakları işgal edilmiş ve Osmanlı Yönetimi itilaf Devletlerinin kontrolüne geçmişti…
           Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde; Milli Mücadele’nin başlatılması ve Osmanlı Meclisi’nin dağıtılmasından sonra; 23 Nisan 1920’de, Millet egemenliği esasına göre oluşturulan, TBMM ile yeni bir Türk devleti kurulmuştu.
            Vatanın bütünlüğü ve Milletin bağımsızlığını esas alan bu yeni devlet, vatanı kurtarmıştı.
            Osmanlı Padişahı ve Hükümeti ise; Milli mücadeleyi engellemek için her çareye başvurmuş, TBMM ve Hükümetini, yani MİLLİ EGEMENLİĞİ kabul etmemişti. Milli kuvvetlere karşı düşmanla işbirliği yapmış ve halk arasında kışkırtmalarla ayaklanmalar çıkartmış, hatta isyan orduları kurmuştur. Ayrıca saltanat; Türk Milletinin idam kararı sayılacak SEVR ANLAŞMASINI da imzalamıştır.
            9 EYLÜL 1922’DE Yunan ordusu yurdumuzdan kovuldu, ancak; hala İstanbul ve Trakya işgal altında idi…
Saltanat da işgal altındaki İstanbul’da; saltanatını sürdürdüğünü sanmakta idi…
            Mustafa Kemal, Zaferden sonra, daha İzmir’de iken; İstanbul Hükümeti ve Saltanat sorunlarının nasıl çözümlenmesi gerektiği konularında görüşmelere başlamıştı.
            Meclisteki muhalif kanat; saltanatın kaldırılacağını sezerek, geleceğin devlet düzeni ve şekli konusunda kaygı duyuyorlardı.
            “Teşkilatı Esasiye Kanunu”nda; Egemenliğin kayıtsız şartsız Ulusa ait olduğu ve idare biçiminin ise, halkın kendi kendisini yönetmesi esasına, yasama ve yürütme yetkilerinin, Ulusun tek temsilcisi olan, TBMM’ne ait olduğu belirtilmiş olmasına rağmen, Meclisteki muhalif-tutucu kanat; HİLAFET-SALTANATI korumak için çalışmaya başladı.
            Amasya Genelgesini Mustafa Kemal’le birlikte imzalayan üç arkadaşı, Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşalar; Mustafa Kemal’le özel bir görüşme yaparak; endişe, kaygı ve muhalefetlerini belirttiler. Mustafa Kemal de arkadaşlarının endişelerini giderdi ve yatışmalarını sağladı.
            Bu arada; Refet paşa, J.Genel komutanı olarak; Ankara Hükümeti adına Trakya’yı teslim almak üzere görevlendirildi.
            Refet Paşa 100 Türk Jandarması ile Sirkecide halkın coşkun gösterileri ile karaya çıktı. Türk Askerinin  “Mustafa Kemal Paşa Serdarımız” marşı ile ilerlemesi, Halkın dört yıl sonra sevinç gözyaşları ile mutlu bir gün yaşamasını sağladı.
            Milliyetçiler artık İstanbul’da da egemen duruma gelmekteydiler.
            Refet Paşa İstanbul’da; İstanbul Hükümetini tanımadığını belirtti. Refet Paşa ile görüşen Vahdettin ise İstanbul Hükümetinin varlığında ısrar ediyordu.
            Refet Paşa; ısrarla İstanbul hükümetinin istifasını istedi. Ancak, Padişah; kendisini hala meşru HÜKÜMDAR olarak görmekte idi.
            Bu arada Sadrazam Tevfik Paşa; zaferin nimetlerine ortak çıkmak ve Osmanlı iktidarının meşruluğunu kabul ettirmek amacı ile 17 Ekimde Bursa’da bulunan Mustafa Kemal’e haber göndererek, zaferin kazanılması ile “İSTANBUL-ANKARA ikiliğinin sona erdiğini, BARIŞ KONFERANSINA hazırlık ve işbirliği sağlamak için, güvenilir bir temsilcinin, İstanbul'a gönderilmesini istedi.
Mustafa Kemal bu isteğe çok sert yanıt verdi:
            “Türk Ulusu adına tek söz sahibi makamın TBMM olduğunu, barış konferansında da Türkiye’yi gene TBMM'nin temsil edeceğini” belirtip, bu gerçek karşısında; ”devletin siyasetine karışılacak olursa, bunun büyük sorumluluk doğuracağını”  hatırlattı.
            Tam bu kritik durumda İtilaf Devletleri, 27 Ekim 1922’de Ankara ve İstanbul hükümetlerini; Kasım ayında Lozan’da yapılacak toplantı için davet ettiler.
            Sadrazam Tevfik Paşa bu kez doğrudan; 29 Ekim’de TBMM’ne telgrafla başvurarak, TBMM sözünü dahi kullanmadan, ”İstanbul Hükümetinin işbirliğine hazır olduğunu” bildiriyordu.
            Bu istek, Mecliste çok sert tepkilere yol açtı.
Milletvekilleri, bu davranışı; ülkeyi ikiye bölmek isteyen Padişahın yeni bir politikası olarak, nitelediler. İstanbul yönetiminin ihanetleri uzun uzun açıklandı. İsmet Paşa bunun Mudanya Konferansına da aykırı olacağını belirtti.
         Aslında, Mecliste genel eğilim, Saltanat ve Hilafet’e bağlılık doğrultusunda idi.
        Keçiören görüşmesinde yapılan nabız yoklamasında, Rauf Bey; ”Saltanat ve Hilafet’e vicdanen ve duygusal olarak bağlı olduğunu ailesinin Padişahın nimetleri ve ekmeği ile yetiştiğini, SALTANAT VE HİLAFETİN kaldırılmasının İslam Âleminde çok kötü etki yapacağını” söylemişti. Refet Bey de buna katılmış, Ali Fuat Paşa ise görüş belirtmemişti.
            Ankara’da hiç de Devrimci Rüzgârlar esmezken,  havayı değiştiren Tevfik Paşanın telyazısı oldu.
            Lozan’daki temsil işi, bir anda, İktidar sorunu, Anayasal sorun haline geldi.
            Kurtuluşun Başkentinde; Zaferi ve İktidarı kaptırmamak duygusu yükseliverdi. Bunun formülü, Saltanat ile Hilafetin biri birinden ayrılması, ikincinin korunması biçiminde idi. Böylece Lozan’a hangi devletin gideceği de belli olacaktı.
            İŞTE SALTANATIN KALDIRILMASI OLAYININ GÖRÜNÜRDEKİ NEDENİ BUDUR, YANİ BİR TEMSİL KRİZİ OLAYIDIR.
            Kuşkusuz bu çifte davet; Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Şahsi Saltanatın kaldırılması” için fırsat verdi. Zaten Hilafet ve Saltanat sorunu savaş sonrasına bırakılmıştı.
            Savaş bitince; ”Ulusal egemenlik yanlıları ile Hilafetçiler arasında” bir hesaplaşma olacaktı. Artık, Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşalar da; Saltanatın sona ermesini istiyorlardı. Ancak; Meclis Saltanatın kaldırılmasını isterken,”HİLAFETİN KALMASI EĞİLİMİNİ” koruyordu.
            Öncelikle bilmeliyiz ki; Birinci Dünya savaşı, bazı otoriter Monarşilerin, Hanedanların sonu olmuştur.
Çarlık Rusya’da Romanoflar (1917), Avusturya –Macaristan ve Hasburglar (1918), Almanya ve Hohenzolernler (1918-1919), Weimar Cumhuriyeti. Ayrıca Orta ve Doğu Avrupa ile Avrasya’daki diğer Monarşiler de çöküş halinde idiler.
            İçte de Yani Osmanlı’da da; Monarşinin altı epeydir oyulmuştur.
            Padişahların tahttan indirilmesi (2. ABDULHAMİT-1909).
            Padişahın Silikleşmesi ( SULTAN REŞAT- 1909-1914).
            Padişahsız yönetim alışkanlığının doğması (SULTAN REŞAT- 1914-1918).
            Düşmanla işbirliği ( VAHDETTİN- 1918-1922).
           Bir kurum, bu kadar kısa sürede bundan daha fazla aşınamazdı.
            Ayrıca bu süreçte (dönemde) yükselen yeni ilke, kurum ve kurallar da vardı: YEREL KONGRELER, MİLLET EGEMENLİĞİ, TBMM, TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU gibi.
            Aslında Türkiye Halkı Padişahsız yaşamaya alışmıştı. Ve İstanbul’un etkisi; İzmit ve Çatalca’nın ötesine de geçemiyordu. Kurtuluşunu da, “İstanbul Monarşisi sayesinde değil” ona rağmen gerçekleştirmişti.
            Saltanatın kaldırılması olayının görünürdeki nedenine değil de asıl nedenine eğildiğimizde karşımıza şu manzara çıkmakta; ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞININ MİLLİ VE DEMOKRATİK NİTELİĞİ, SALTANAT ANLAYIŞI VE KURUMU İLE ÇELİŞKİ HALİNDEDİR.
            Kurtuluşun; Halkçı, Ulusal ve Demokratik biçimler almış olması şimdi KURULUŞUN da böyle olmasını zorunlu değilse bile mümkün kılmaktadır.
            Savaş Demokrasisinin, yani Antiemperyalist savaşın demokratik usullerle yürütülmüş olmasının meyveleri toplanmaya başlanmıştır.
            Saltanat Kanunla değil, Meclis kararı ile kaldırılmıştır. (Aslında Meclis kararı, Meclisin iç işlerine ilişkin işlemlerde kullanıldığı halde, Meclis Saltanatı da kararla kaldırmıştır.)
            Mustafa Kemal PAŞA, bu kararı da ikna yöntemi ile TBMM’ne aldırmıştır. Önce, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir Paşa’yı ikna etti. Onlara Mecliste etkili konuşmalar yaptırdı.
            30 Ekim 1922 günü, TBMM’nde, Dr. Rıza Nur Bey; İtilaf Devletlerinin, Türkiye’de iki hükümetin var olduğu kanısında olduğunu ve buna son verilmesi gerektiğini söyleyerek; 80 arkadaşı ile birlikte hazırladığı “ÖNERGEYİ” Meclise verdi.
            Saltanat ve Hilafeti birbirinden ayırarak, Saltanatın kaldırılmasını içeren ve Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türk Devletinin doğduğunu, Teşkilatı Esasiye kanununa göre; EGEMENLİĞİN Ulusa ait olduğunu belirten bu önerge ile Mecliste tarihi bir sorun gündeme geldi.
            TBMM, 30 Ekim 1922 günü verdiği 307 sayılı kararla “Osmanlı İmparatorluğunun yaşamının sona erdiğini, İstanbul'daki Padişahın tarihe karıştığını” belirtti.
            Ancak bu karardan sonra, Meclisteki bazı tutucu milletvekilleri hoşnutsuzluk içine girdiler. SALTANAT kaldırıldıktan sonra halifenin güçsüzleşeceği, ya da kolaylıkla kaldırılacağı kuşkusunu taşıyorlardı.
            Bunun üzerine durumu daha kesin biçimde çözümleyecek, yeni bir karar tasarısı hazırlandı.
            Tasarının ortak komisyonda görüşülmesi sırasında, işlerin yeniden çıkmaza girdiğini anlayan Mustafa Kemal Paşa, bir sıranın üzerine çıkarak şöyle konuştu:
            ”EGEMENLİK VE SALTANAT HİÇ KİMSEYE İLİM GEREĞİDİR DİYE, GÖRÜŞME İLE TARTIŞMA İLE VERİLMEZ. EGEMENLİK VE SALTANAT, KUVVETLE VE ZORLA ALINIR. OSMANOĞULLARI ZORLA TÜRK ULUSUNUN EGEMENLİK VE SALTANATINA EL KOYMUŞLARDI. BU DURUMU 600 YILDAN BERİ SÜRDÜRMÜŞLERDİ.
ŞİMDİ DE TÜRK ULUSU, BU SALDIRGANLARA HADLERİNİ BİLDİREREK VE AYAKLANARAK; EGEMENLİK VE SALTANATLARINI KENDİ ELİNE ALMIŞ BULUNUYOR. BU BİR OLUPBİTTİDİR.
SÖZ KONUSU OLAN, ULUSA SALTANATINI, EGEMENLİĞİNİ BIRAKACAK MIYIZ, BIRAKMAYACAK MIYIZ DEĞİLDİR.
KONU ZATEN OLUP-BİRMİŞ BİR GERÇEĞİN İFADESİNDEN İBARETTİR. BU MUTLAKA OLACAKTIR. BURADA TOPLANANLAR, MECLİS VE HERKES MESELEYİ TABİİ GÖRÜRSE, FİKRİMCE UYGUN OLUR. AKSİ TAKDİRDE, YİNE GERÇEK USULÜNE UYGUN BİÇİMDE İFADE OLUNACAKTIR.
FAKAT İHTİMAL BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR.”
         Bu konuşma üzerine, Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, ”Affedersiniz efendim, biz meseleyi başka görüş açısından inceliyorduk, açıklamalarınızdan aydınlandık. Mesele, ortak komisyonda çözümlenmiştir. ”dedi.
            Mustafa Kemal’in bu çıkışı dikkate değer. Sabırla ve adım adım amacına yaklaşırken, önüne çıkan son zorluk karşısında hemen liderliğini göstermekte, karşısında bulunanlar da onun otoritesine baş eğmektedirler.
            Böylece; 1/2 Kasım gecesi verilen 308 sayılı kararla, İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920 tarihinden itibaren Saltanatın,  “EBEDİYEN” kakmış olduğu belirtildi.
            Yalnız, Halifelik sorunu henüz çözümlenmemişti. Halifelik hakkı Osmanlı ailesi için saklı tutuluyordu. Bu aile içinden kimin Halife olacağını TBMM kararlaştıracaktı. Halife seçileceklerin; ”Bilimsel ve ahlaki açıdan” düzgün ve iyi karakterli olması gerekti.
            Türkiye Devleti, Halifelik Makamının da dayanağı idi.
            Böylece Devrimin ilk büyük adımı atılmış oluyordu.
            Saltanat kaldırılmış fakat Hilafet sorunu çözülememiştir. Karara göre; “Türkiye Devleti, Hilafet makamının dayanağıdır.” ”Halifeliğe; Meclisçe Osmanlı soyundan bir kişi seçilecektir
            Böylece yüzlerce yıl Türkleri yöneten bir ailenin artık salt sözde kalmış yetkileri de yok oldu. İstanbul'daki Padişah yalnız halife sıfatını taşıyacaktı.
            SONUÇLARI:
            Padişahlık kaldırılınca, Hükümetinin de varlık nedeni kalmadı.
            TBMM Kararına ve İstanbul’daki bazı Nazırların istifalarına rağmen, Tevfik Paşa hala görevinin başında idi. Refet Paşa’nın tehdidi üzerine 4 Kasımda istifa etti.
            İstanbul'daki, Mülki, adli ve yerel yöneticiler, Ankara’ya bağlılıklarını bildirdiler. İngilizler; ”İstanbul’un yönetiminin Türkiye’nin bir iç sorunu olduğunu belirttiler.”
            İstanbul’un yönetimi TBMM’ne bağlandı. Bunu bir süre Refet Paşa üstlendi.
            Bu arada; Lozan’da tek kanaldan temsil sağlandı. Vahdettin “DEVRİK Hükümdar” durumuna düştü. Halifelik ise boşta kalmıştı.
         Padişah Vahdettin 10 Kasımda, ”Cuma selamlığında” bulundu.
Mustafa Kemal Paşa ile görüşme isteği reddedildi.
Saray çevresindeki güvenlik önlemleri arttırıldı.
Padişah artık yalnızdı.
İngiliz Generali Harrington’a Bir adamını gönderip; ”İstanbul’da hayatının tehlikede olduğunu belirterek, sığınma hakkı” istedi.
            Harrington, başvurunun yazılı yapılmasını istedi. Vahdettin talebi, Halife sıfatı ile ve yazılı olarak yineledi. Kabul edilince de, TBMM daha yeni halifeyi seçmeden, 17 Kasım gecesi; Vahdettin, İngiliz gemisine sığınarak, Yurt dışına kaçtı.
            İngiltere’ye sığınırken yalnız Halife sıfatını kullanmıştır. Kaçarken “HALİFELİK” sanını da beraberinde götürdüğünü belirtti ise de kimse ciddiye almadı.
            TBMM 18 Kasımda verdiği 313 sayılı kararla Vahdettin’in Halife olmadığını belirtti. 20 Kasım tarihli 314 sayılı kararla da Osmanlı ailesinden Abdülmecit’i Halife seçti.
            Saltanatın kaldırılmasına ve yeni Halifenin seçilmesine halktan hiçbir tepki gelmedi. Bugüne kadar hiçbir Saltanatçı aranış görülmedi. Başka bazı ülkelerdeki, Cumhuriyet-Monarşi-İmparatorluk gelgitleri, göz önüne alınırsa (Fransa, İspanya, Balkanlar hatta İngiltere v.b) bunun önemi daha iyi kavranabilir.
            Saltanatın kaldırılması; köklü dönüşümlerin önünü açmıştır. Gelenekçiliğin siyasal karargâhı olan Saltanat Kurumu kaldırılmadan, ”Devrimci Sürece” girilemezdi. Kemalistler, bu yolda ilerlemeye kesin kararlıydılar.  
            Milli Mücadelenin; bir DEVRİM’E dönüşmesinde en büyük engel, TBMM’nin dışında, gücünü dinden, dinsel, geleneksel inançlardan alan bir Padişahlık kurumunun İstanbul’da varlığını sürdürmesidir. Saltanatın kaldırılması, Padişahlığın tarihe gömülmesi, Milli Hareketle başlayan Devrim’in önündeki en büyük aşamasıdır.
             Bu engelin aşılması; Türk Devrimi’nin ilk adımıdır. Bu adım siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik alanda atılacak adımların, girişilecek atılımların; geçmişin inanışları, düşünüşleri içinde değil, yeni dönemin; ÇAĞDAŞ, MİLLİYETÇİ anlayışı doğrultusunda gerçekleştirileceğinin ilk büyük müjdesidir.
            Saltanatın kaldırılması ile atılan bir büyük adımın güçlendirilmesi; geriye dönülmez bir karar olarak tüm ülkede ve dünyada kanıtlanması için iki önemli karan da alınması gereklidir: CUMHURİYET İLAN EDİLMELİ VE SALTANAT GİBİ HİLAFET DE KALDIRILMALIDIR. Onları da diğer devrimci atılımlar izlemelidir.
           
             Ahmet AVCI
            1 Kasım 2015                    

             
            NOT: Vahdettin, önce Malta’ya götürüldü. Oradan SAN-REMO’ YA geçti. Bir süre sonra Beyrut'a gitti. 26 Mayıs 1926’da SAN-REMO’ DA öldü. Cenazesi ile ilgilenen olmadı. Borçları nedeni ile cenazesine haciz konuldu. Mezarı Suriye’de ŞAM’DA dır.

https://www.facebook.com/notes/ahmet-avc%C4%B1/saltanatin-kaldirili%C5%9Fi-1-kasim-1922/1055581501159053


27 Ekim 2015 Salı

257- CUMHURİYERİTİMİZİN 92. YILI VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

CUMHURİYERİTİMİZİN 92. YILI VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

“Bütün millet emin ve müsterih olsun ki, Devrimi yapanlar, karşı güçleri, çıktıkları noktada imha edecek, kudret, kabiliyet ve tedbire sahiptirler”
Mustafa Kemal PAŞA


Birinci Dünya Savaşında yenik çıkan ve 30 EKİM 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması ile kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul eden Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri ve Yandaşlarınca işgal edilmişti.
Türk Milleti, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde yürüttüğü MİLLİ MÜCADELE ile Ülkeyi işgalden kurtarmış, LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ile de büyük çabalarla kazandığı BAĞIMSIZLINI kazanmış, 29 EKİM 1923 tarihinde de CUMHURİYETİ ilan etmişti.
1923 yılında “BAĞIMSIZ DEVLET- BAĞIMSIZ ULUS” İLKESİ TEMELİNDE OLUŞTURULAN devletimiz, Kurtuluş Savaşımızın her evresinde bağımsızlık hatta Tam Bağımsızlık ilkesini,  göz önünde bulundurmuştur...
            Devletimiz, her türlü ayrımcılığın  dışında kalmaya çalışarak, “Ulusal Bütünlüğü” sağlamıştır...
Açıkça; “Türkiye CUMHURİYETİ’Nİ kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denilir” deyimini kullanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti yeni sınırlarını belirlemiş, içeride ve dışarıda “BARIŞ” ilkesini benimsemiştir. Bu döneme kadar da Yurtta Barış DÜNYADA BARIŞ İLKESİ özenle yürütülmüştür.
Cumhuriyet’in kuruluşunda “ümmet” anlayışının yerine konulan “yurttaşlık” temeline dayanan “MİLLET” kavramıyla; Uluslaşma ve özgür bireylerin yetişmesi amaçlanmıştır. Devletin yaklaşımı ve eğitim esasları bu doğrultuda düzenlenmiş, kulluk ve itaat kültürünün yerine “özgür, düşünen” yurttaşlık hedeflenmiştir.
Atatürk’ün ortaya koyduğu “çağdaş uygarlık yolu”, bilimin öncülüğünde Aydınlanma kültürünün yolu olarak tanımlanmış, bu yola da ulusal kalkınmayla gidileceği açıklanmıştır.
Devletimizin kuruluşunda; ‘LAİKLİK’ temel bir ilke olarak kabul edilmiş, ülke yönetiminde ve insanların yaşam biçimlerinde din kurallarının egemen olmaması esas alınmıştır. EĞİTİMİN de DİN ETKİSİNİN dışında bilim temelli yani “laik eğitim”  kural olarak uygulanmış, kız erkek ayrımı kaldırılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün: EN BÜYÜK ESERİM dediği CUMHURİYET düzeninde: 
 Esaretten kurtulmuştuk, Tam Bağımsızdık.
Tüm komşularımızla dosttuk.
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle idik.
Kadınımız cariyelikten, erkeğimiz kölelikten kurtulmuştu.
Kadınımız ve erkeğimiz; eşit haklara sahip yurttaşlardı.
Fikirler, cebir ve şiddetle, top ve tüfekle öldürülemezdi.
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamazdı.
Kimse, kimsenin dinine- imanına karışamayacaktı.
Eğitim; milli, bilimsel, uygulamalı, karma ve laik olacaktı.                                                                                                                                     Köylü; milletimizin efendisi idi.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       
Basın hürdü.
Hukuk; üstündü. Yargı bağımsız ve tarafsızdı.
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik temel ilkelerimizdi.
Atatürkçülük; rehberimizdi.
Dünyada; kendine yetebilen birkaç ülkeden biri idik.
Dış borç almıyorduk, hatta Osmanlı devletinin kalan borçlarını da ödüyorduk.
Yabancıların elindeki sanayi kuruluşlarımızı millileştirmiştik.
Devlet, sanayinin temellerini atmıştı.
Ülkemizi demir ağlarla örmüştük.
Çağdaş Dünya’da, kendi kimliğimizi koruyarak ve diğer uluslarla eşit biçimde yerimizi alacaktık.

Ya bugün:
İçimiz burkularak, kutlamaya çalıştığımız, daha doğrusu kutlayamadığımız; CUMHURİYETİMİZİN 92’inci yıl dönümünde; durumumuz, kuruluş dönemi ve yukarıda belirtmeye çalıştığım Cumhuriyet Felsefesi göz önüne alındığında içler acısıdır…
Cumhuriyet’in TAM BAĞIMSIZLIK ilkesi de YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ İLKESİ DE göz ardı edilmiştir…
Günümüzde; ülkemiz dış güçlerin politik güdümünde, küresel Pazar ekonomisine bağımlı durumdadır.
Bu ölçüde bağımlı duruma geliş, KURULUŞ ilkelerinin yürürlükten kaldırılışı demektir…
Bugün, ülkemiz etnik köken ayrımcılığı ile parçalanma yoluna sokulmuş, dindar olan ve olmayan hatta mezhep ayırımcılığı ile ulusal birliğimiz, bütünlüğümüz farklı bir tehditle karşı karşıya kalmıştır.
Açık biçimde siyasal iktidarın “bizden-sizden”, “bizimki-sizinki”, “yandaş-karşıt” ayrımcılığı yaşanmaktadır.
92 yıl sonra laiklik dinsizlikle eş anlamlı sayılmış, ülke yönetimine de, yaşam biçimlerine de din kurallarının egemen olması “doğal sonuç” olarak tanımlanmıştır.
Bugün:
 “Çağdaş uygarlık yolu”; küresel güçlerin güdümünde gidilen piyasa kültürü olarak kabul edilmiş,
“ULUSALCILIK”; ırkçılık,
            “Laik bilim” dinsizlik,
“Aydınlanma”; Batılılaşma olarak etiketlenip,
“Dindaşlık kültürü” yaşama geçirilmiştir.
92 yıl sonra “yeni Osmanlıcılık” olarak tanımlanan yönelişle “itaat kültürü” yeniden; “cemaatler ve tarikatlar” eliyle topluma egemen kılınmaktadır. Bu itaat kültürü, “içeride din temelli siyaseti”, iktidara taşıdığı gibi dış güçlerin de ülkeyi “güdümlemelerini” kolaylaştırmaktadır.
Dış güçler kendi plan ve çıkarları gereği bu yönelişi desteklemektedir.
92 yıl sonra bugün ülkemiz, iç savaşa dönüşen terörle uğraştırılmış, gene dış güçlerin çıkarları için “dış” savaşlara sürüklenme tehlikesi altına sokulmuştur.
Komşularımızla, “sıfır sorun” hedefi ile çıkılan yoldan hiçbir sorun çözülemeden çepeçevre sorun yumağı ile dönülmüştür…
Dış Siyasetimiz; ABD ve AB’ye emanet edildiği gibi iç güvenlik de içinden çıkılamaz bir hal almıştır.
Ekonomimiz cari açık yüzünden bıçak sırtındadır. Ve KÜRESEL Kriz nedeniyle tüm kaynaklarımız erimektedir.
Cumhuriyetin; 92 yıllık kazanımları, tükenmek üzere.
Ülkemizin kurtarıcısı ve Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’E alenen hakaret edilebilmekte eserleri yok edilmektedir…
Bugünler, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesindeki; “Bir gün Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan…” dediği o “bir gündür”.
“Zorla ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün orduları dağıtılmış, yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir” dediği zamandır…
“İhanet” Dalalet ve  “Gafletin” el ele verdiği yerdeyiz…
Gözbebeğimiz Laik Cumhuriyetimizin “iç ve dış düşmanlar” tarafından yıkılmakta olduğu süreçteyiz.
Bir Kurtuluş Savaşı verilerek, kurulan bu ülke, bu Cumhuriyet, bizlere emanet edilen Laik, Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti, nasıl bu hale getirildi?
Hiç düşündünüz mü?
Bu sürüklenişin temelinde “BAĞIMSIZLIK”IN YİTİRİLİŞİNİN YATTIĞI UNUTULMAMALIDIR.
Atatürk Cumhuriyeti’nin KURULUŞ İLKELERİNDEN nasıl sapıldığı, nasıl ayrı bir yola girildiği, başka temellerin atılmaya çalışıldığı gözler önündedir.
Ülkemizin; bölünme, Milletimizin; parçalanma tehlikesini benliğimizde hissettiğimiz bu ortamda, tek kurtuluş ve çıkış yolunun Atatürk’ün gösterdiği hedefte olduğunu vurgulayarak,  Cumhuriyetimizin 92’inci yılını kutluyor,  bu Ülkeyi ve Tam bağımsız devleti, Cumhuriyetimizi bize kazandıran başta Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını, tüm şehit ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyorum…

28 EKİM 2015
Ahmet AVCI
İZMİR



29 Ağustos 2015 Cumartesi

256- ZAFER BAYRAMI

ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…
Büyük Zaferin 93. yıldönümünde; tüm olumsuzluklara karşın, coşkusunu yitirmemeye çalıştığımız bir bayram yaşıyoruz…
Bu coşku; 30 AĞUSTOS ZAFERİ GALİBİYETİNİN SEVİNCİNDEN DAHA ÇOK; BU ZAFERİN DÜNYA BARIŞINA SAĞLADIĞI KATKI, ÜLKEMİZİN KURTARILMASINA, MİLLETİMİZİN ÖZGÜRLEŞMESİNE VE DEVLETİMİZİN KURULMASINA YOL AÇTIĞI İÇİNDİR…
Dünya barışının tehlikede olduğunu gördüğümüz bu günlerde, bu büyük zaferin anlamı daha da belirginleşmektedir…
26 Ağustos 1922 de KOCATEPE’DE başlatılan BÜYÜK TAARRUZ SONUCUNDA KAZANILAN 30 AĞUSTOS ZAFERİ; TÜRK’ÜN, TÜRKLÜĞÜN VE TÜRKİYE’NİN DÜNYAYA MÜHRÜNÜ VURMASIDIR…  
Yurdumuzun uğradığı; haksız, ahlaksız, anlamsız ve acımasız bir İşgal eylemine karşı Türk Milletinin birleşerek, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlattığı Kurtuluş Savaşı’nda, Emperyalistlere karşı en güçlü yumruk bu zaferle vurulmuştur…
Milli Mücadelenin sonunda; Büyük Taarruzla kazanılan bu ZAFER, Türk’ün Emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin, yılmaz ve sarsılmaz iradesinin, işgale,  paylaşılma ve parçalanma girişimine başkaldırısının, en çetin direnişi en güçlü yumruğudur.
Bu Zafer, Türk Milletinin yüceliğinin, haksızlığa ve dayatmalara boyun eğmeyen kişiliğinin ve Yurtseverliğinin bir göstergesidir...
Yazar Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; ”NEYİMİZ VARSA, BAĞIMSIZ BİR DEVLET KURMUŞSAK, ŞEREFLİ İNSANLAR OLARAK DOLAŞIYORSAK, YURDUMUZU; BATININ, VİCDANIMIZI VE KAFAMIZI DOĞUNUN PENÇESİNDEN KURTARMIŞSAK, ŞU DENİZLERE BİZİM DİYE BAKIYOR, BU TOPRAKLARDA ANA BAĞRININ SICAKLIĞINI DUYUYORSAK, HATTA NEFES ALIYORSAK, HEPSİNİ HER ŞEYİ; 30 AĞUSTOS ZAFERİNE BORÇLUYUZ.”  
Dünya barışının sorunlu hale geldiği ve Ülkemizin bütünlüğünün, Milletimizin birliğinin tehlikede  olduğu bu günlerde 30 Ağustos Zaferi daha da anlam kazanmaktadır…
Büyük Zaferin 93. Yıldönümünde; başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, tüm emeği geçenleri, rahmet minnet ve saygıyla anıyorum…
Ruhları şad olsun…
29 AĞUSTOS 2015
Ahmet AVCI

Seferihisar

23 Ağustos 2015 Pazar

255- ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE ANLATMAK...

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü ANLAMAK VE ANLATMAK

Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü ne yazık ki anlayamadık. Anlayamadığımız için de anlatamadık…
Anlayamadığımız ve anlatamadığımız için de onu TAMAMLAMAK şansımız da olmadı…
Mustafa Kemal gençliğinde, güzel giyinmeyi, iyi yaşamayı seven, içen, gezen, müziğe meraklı birisidir.
Ama iki temel özelliği de vardır:
Görevini bilmek ve iyi yapmak.
Çökme ve dağılma yolundaki vatanını kurtarma çabasına yoğunlaşmak.
O’nun anlayışına göre İmparatorluğu yürütmek artık hayaldir.
Bizden olmayan toplum ve bizim olmayan topraklar için Türk kanı dökmemeliyiz.
Derlenip toparlanmalı, kendimizi kurtarmaya çalışmalı, maddi ve manevi kalkınmayı gerçekleştirmeliyiz…

Halinden memnun köleyi kimse özgürlüğüne kavuşturamaz.
Halkçılık; öncelikle halka, iyiyi, güzeli, doğruyu öğretmektir.
Bu da ancak, eğitimle mümkündür…
Halk, bilirse iyiyi ve doğruyu arayabilir…
Atatürk Devriminin iki temel taşı vardır:
Laiklik
Eğitim ve öğretim birliği
Laikliğe ne ölçüde önem verdiğimiz: ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN, “LAİKLİK KARŞITI EYLEMLERİN ODAĞI OLDUĞU HÜKME BAĞLANAN VE CEZALANDIRLAN” bir partiye ülke yönetimini bırakmamızdan bellidir…
ATATÜRK DEVRİMİNİN EN ÖNEMLİ HEDEFİ; EĞİTİM DÜZENLEMESİ İDİ…
HER TÜRK ÇOCUĞU, MÜSPET İLİMLER IŞIĞI VE DİSİPLİNİ ALTINDA YETİŞECEKTİ.
Bugün; Eğitim sistemimizin ve o sistemin yetiştirdiklerinin de durumu ortada…
Mustafa Kemal’in Milli Mücadeleyi birlikte yürüttüğü Meclis, hiç te ilerici değildi.
İçki yasağını bir din kanunu olarak çıkartmıştır…
Mustafa Kemal,  MİLLİ MÜCADELEYİ başlatırken, üç hedef ortaya koymuştur:
İşgalcileri yurttan kovmak.
Ömrünü tamamlamış, imparatorluğu ortadan kaldırmak.
Yıkılan imparatorluk yerine yepyeni bir Türk devleti kurmak
Mustafa Kemal, bu mücadelede yalnızca düşmanla boğuşmamıştır…  Her şeye karşın, zafere kadar dişini sıkmıştır…
Zaferden sonra, İzmir’de kendisini ziyaret eden gazetecilere: “YUNANLILARI DENİZE DÖKTÜK, ŞİMDİ ASIL DÜŞMANIN ÜZERİNE YÜRÜYECEĞİZ” demiştir.
Bu düşman, kara güç, kör inanç ve cehaletti…
Ancak, aynı gün, bir Medrese softası; TBMM’de zafer müjdesi veren Muhittin BAHA’YA: “YUNANLILARDAN KURTULDUK, BAKALIM MUSTAFA KEMAL’DEN NASIL KURTULACAĞIZ?” DİYEBİLMİŞTİR…
Mustafa Kemal ATATÜRK, kurduğu düzenle; kadınımızı cariyelikten erkeğimizi de kulluktan kölelikten kurtarmıştı…
Demokrasi adına bugün geldiğimiz noktada; KADINIMIZ YENİDEN KÖLELEŞME YOLUNDA, ERKEĞİMİZ DE KULLUK YOLUNDADIR…
DEMOKRASİ elbette, en ideal yönetim biçimidir… Ancak, DEMOKRASİ DÜZENİNİN DE OLMAZSA OLMAZLARI VARDIR:
TOPLUM VE FERDİN, YETERLİ EĞİTİMİ.
TOPLUM VE FERDİN, YETERLİ EKONOMİK REFAHA ULAŞMASI…
Toplum ve birey, yeterli düzeye gelmeden, DEMOKRASİ UYGULAMASI DA MÜMKÜN DEĞİLDİR…
Hiçbir yönetim, kendisini yok edecek özgürlüğü, hiç kimseye veremez…
Bu yönetim demokrasi olsa bile…
TÜRKLÜĞÜ YOK EDECEK, ÜLKEYİ BÖLECEK, MİLLETİ PARÇALAYACAK ÖZGÜRLÜĞÜ NASIL VERİRİZ?
BUNUN ADI BARIŞ OLUR MU?
1908 DEMOKRASİSİ, TÜM BALKANLARI YİTİRMEMİZE YOL AÇMIŞTIR…
1946 DEMOKRASİSİ, ATATÜRK DEVRİMLERİNİN YOK EDİLMESİNE NEDEN OLMUŞTUR…
ŞİMDİKİ DEMOKRASİ DE; TÜRKLÜĞÜ YOK ETMEYE, ÜLKE’Yİ BÖLÜNMEYE, MİLLETİ PARÇALANMAYA GÖTÜRMEKTEDİR…

Ahmet AVCI
İZMİR

17 Ağustos 2015 Pazartesi

254-TÜRK BÜYÜK TAARRUZU (26 AĞUSTOS 1922) VE BÜYÜK ZAFER (30 AĞUSTOS 1922)

TÜRK BÜYÜK TAARRUZU (26 AĞUSTOS 1922)
VE BÜYÜK ZAFER (30 AĞUSTOS 1922)

                        “Türk Kurtuluş Savaşı bir Vatan yaratmak, Bir Millet oluşturmak için yapıldı; Ulusu cemaatlere, etnik gruplara ayırmak için değil.”

19 Mayıs 1919 tarihinde başlayan Türk Milli Mücadelesinin kesin sonuç alıcı duruma gelmesi kolay olmamıştır…
Özetle; 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı; Çanakkale Muharebelerindeki üstün başarı ve diğer cephelerdeki azimli direnişe karşın; 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateş kes antlaşmasıyla; Osmanlı Devleti kesin yenilgiyi kabul etmiştir…
Antlaşma hükümleri gereği; topraklarımızın çoğu ve nüfusumuzun önemli bir bölümü, sınırlarımız dışında kalmış, ordumuz terhis edilmiş, ülkemiz işgal edilmeye başlanmış, Osmanlı Padişahı da tahtını kurtarmak derdine düşmüş ve kendisini İngiltere’nin insafına terk etmişti…
Mustafa Kemal Paşa, öncülüğünde başlayan Milli Mücadele; Amasya Genelgesin de; gerekçe, hedef ve amaç ortaya konulmuştur…
Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Mücadele Millete mal edilmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışı ile de bir devlet yapısı içinde kurtuluş ve kuruluş mücadelesi yürütülmüştür…
Öncelikle; Doğu’da Ermeni işgali ve sorunu çözülmüş ve asıl işgalci güç olan Yunan cephesine dönülmüştür..
Birinci ve İkinci İnönü zaferlerinden sonra; Yunan Genel Taarruzu Sakarya önlerinde durdurulmuş ve Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)  ile de Yunan Ordusunun taarruz gücü hepten yok edilmiştir…
Sakarya Muharebesinden sonra, Yunan ordusunun hazırlık yapmasına fırsat vermeden taarruz yapılması istenmiş, ancak ordunun buna hazır olmayışı yüzünden vazgeçilmişti. Sonra da yağışların başlaması, nedeni ile ertelenmişti. Ancak her an taarruz yapılacakmış gibi hazırlık yapıldı.
         Yaşamı boyunca hiç başarısız olmamış, savaşlar içinde yetişmiş olan Mustafa Kemal Paşa; üstün askeri ve siyasi strateji zekâsına ve bilgisine, üstün seziş-inisiyatif yeteneklerine sahip bir komutandı.
          Kesin sonuç alıcı bir “imha” savaşına hazırlanmak için zamana ve ordunun en az 200 000 kişilik bir silahlı güce ihtiyacı vardı.
         Yüzlerce top ve makineli tüfek, bu silahlar için milyonlarca mermi ve binlerce ton tutan bu savaş malzemelerinin sağlanması ve cepheye taşınması, ayrıca ordunun subay ve komutan ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Silah ve cephanenin yanı sıra; yiyecek giyecek, hastahane doktor ve ilaç ta gerekli idi.
13 Eylül 1921’de Seferberlik ilan edildiğinden ordunun er ihtiyacı büyük ölçüde karşılanmıştı. Hazırlıklar sürerken; TBMM içinde Mustafa Kemal’e karşı olanlar yine saldırılara, halkın ve ordunun moralini bozucu eleştirilere başlamışlardı. Halk ise uzun savaş yılları boyunca varını yoğunu ortaya koymuştu ve perişan durumda idi.
         Başkomutan, kesin sonuca ve düşmanı vatan topraklarında yok edecek, başarıya ulaşmak için; Millet’i, TBMM’Nİ ve Ordu’yu savaşa hazırlamak ve “Türkiye’nin düşünen kafalarını tümüyle yeni bir inançla donatmak, tüm ulusa sağlam bir ruh vermek” gerektiğini biliyor ve bu yolda çalışıyordu.
         Bu hazırlık döneminde cephe sakin, ancak cephe gerisi çetin mücadeleler ve hazırlıkla geçti.
        Halk, Milli Mücadelenin başlangıcında; Padişah ve İstanbul Hükümetlerinin etkisinde kalmış, TBMM’nin otoritesine girmemek için bazı yerlerde direnmişti.
         Milli Mücadelenin gücü her geçen gün arttı. Birinci Dünya Savaşında perişan hale gelen bu halk, Sakarya Zaferinden sonra Mustafa Kemal’e büyük bir inançla bağlandı. Ordunun hazırlanması için varını yoğunu ortaya koydu.
Ordunun komuta heyeti; uzun savaş yıllarında yetişmiş, deneyimli komutanlardan oluşuyordu. Yeni katılanlarla ordunun mevcudu 200 bine ulaştı. Yiyecek, giyecek ve donatım yeterli düzeye getirildi.
         Birkaç meydan savaşı yapılaması olasılığı düşünülerek, hazırlıklar yapıldı.
         Türk Ordusu; vatan topraklarını kurtarmak için Başkomutanının emrini beklemeğe başladı.

Sakarya savaşından sonra, Yunanlılar, Afyon-Eskişehir çizgisinde kuvvetli bir savunma hattı oluşturdular. Bu mevzileri gören bir İngiliz kurmayı, ”Türkler bu mevzileri dört beş ayda işgal ederlerse, bir günde başardıklarını iddia edebilirler” demişti. Bu cepheyi böylesine güçlendiren Yunanlılar, öte yandan da İtalyanların boşalttığı Söke ve Kuşadası’nı 21 -30 Nisan 1922’de işgal ettiler.
         Bu davranışları ile Anadolu’da kalmaya kararlı olduklarını gösteriyorlardı. Ege Bölgesinin Rumlarını da silâhaltına alarak, birlikler oluşturuyorlardı.
         Türkiye’ye gözdağı vermek, Yunan halkının moralini yükseltmek ve Türklerce esir alınan,”Enosis" adlı geminin intikamını almak için 7 Haziran 1922’de, Samsun’u bombaladılar. 
         5 Haziran da yunan ordusunun başına, Lloyd George’un “bir çeşit deli “ dediği Hacı Anesti’nin getirilmesi ile Yunanlılar; Trakya ve Anadolu’da sivil halka karşı baskı ve katliama giriştiler.
         Sakarya yenilgisi, Yunanistan iç işlerinin karışıklığı, Ordusunun moralinin kötü oluşu, İngiltere’nin maddi yardımı kesmesi, Yunanistan’ın sonunda Anadolu’yu boşaltmak zorunda kalacağını gösteriyordu.

Gerekli plan ve hazırlıklar özenle yapılarak, Meclisteki muhalifler ve kötü niyetlilere de gereken dersler verilerek, 6 Ağustos 1922’de birliklere; taarruza hazırlık” emri verilmiştir.
Mustafa Kemal; 20 Ağustos’ta; Akşehir’de ki komuta yerinde, İsmet ve Fevzi paşalarla buluşarak planları gözden geçirmiştir.
Plan; Yunan birliklerini, beklenmedik bir baskınla, çevirme ve yok etme taktiğine göre düzenlenmiştir.
Türk ve Yunan ordularının savaş güçleri şöyle idi:
Türk Ordusu: 186.000 Personel, 98.956 Tüfek, 839 Ağır makineli tüfek, 2025 Hafif makineli tüfek. 323 Top, 5286 kılıç, 10 Uçak, 5386 Süvari…
Yunan ordusu: 195.000 personel, 130.000 Tüfek, 1002 Ağır makineli tüfek, 344 Top, 3.000 kılıç, 50 Uçak, 1.300 Süvari.

            Büyük Taarruzda Batı Cephesi Komutanları:
            Batı Cephesi Komutanı: İsmet Paşa
Birinci Ordu Komutanı: Nurettin Paşa (Sakallı Nurettin)
            İkinci Ordu Komutanı: Yakup Şevki Paşa (Orgeneral Yakup Şevki Subaşı)

Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta saat 05.30 da Türk topçularının; Yunan mevzilerini hedef alan atışı ile başladı.
Türk Ordusu: Düşmanı imha ederek, Anadolu’yu Yunan işgalinden kurtarmak amacıyla taarruz ediyordu…
Yunan ordusu: Bulundukları bölgeleri savunarak, en azından ellerindeki Anadolu topraklarını korumayı amaçlıyordu…

 Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de ordusunun başındadır. Taarruzun ilk iki gününde Afyonun güneyinde; 100 km. Doğusunda 30 kilometrelik, Yunan cepheleri çökertilmiştir. Yunanlıların en güçlü birlikleri, Aslıhanlar yöresinde çevrilmiş, 30 Ağustos günü de Başkomutanın doğrudan yönettiği muharebe sonunda düşmanın en güçlü birlikleri yok edilmiştir.
Bu muharebeler, Dumlupınar Muharebeleri olarak adlandırılmıştır. 30 Ağustos günkü Başkomutanın doğrudan yönettiği ve düşman birliklerinin yok edilmesiyle sonuçlanan muharebeye de “Başkomutanlık Meydan Muharebesi“ denilmiştir.
Düşman artık, dağınık, perişan ve bozgun halinde kaçmaktadır. Ertesi gün yani 31 Ağustos’ta; Başkomutan cepheyi, düşman durumunu bir kez daha değerlendirip, gözlemledikten sonra, kesin ve son emrini vermiştir:
“ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AK DENİZDİR, İLERİ.”
Artık düşman geçtiği yerleri yakıp yıkarak ve sivil halkı katlederek İzmir’e doğru kaçmakta ve ordularımız onları kovalamaktadır.
1 Eylül 1922’de Yunan Başkomutanı Trikopis Uşak’ta esir alınmıştır. Uşakta, 2 Eylül’de Mustafa Kemal’in huzuruna çıkartılan Trikopis Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığını Mustafa Kemal’den öğrenir. Türk Başkomutanı, Yunan Başkomutanına dostça davranmış ona ikramlarda bulunmuştur. ”Sağlık haberinin İstanbul’da bulunan ailesine bildirilmesi” dileği de yerine getirilir.
Mustafa Kemal, 26 Ağustosta başlayan savaşları; Zafere kadar, küçük, önemsiz, çatışmalar olarak bildirir ve açıklar. Nedeni de; Yunan Ordusunu yıkımdan kurtarmak isteyeceklerin girişimine fırsat vermemektir.
Yine de, itilaf Devletleri, İstanbul’dan Ankara’ya başvurarak, ateşkes önerisinde bulunmuşlardır.
Mustafa Kemal Paşa, İtilaf Devletlerin görüşme isteyen Konsoloslarına, 9 Eylül’de Nif’te randevu vermiştir. Mustafa Kemal Paşa, gerçekten 9 Eylül’de NİF’E (Kemalpaşa) varmış, ancak görüşme talebinde bulunanların hiç birini bulamamıştır.
Yunanlılar kaçarken Türk birlikleri de İşgal altındaki yerlere peş peşe girdiler. Gediz, Uşak, Eşme, Salihli, Kula,  Manisa, Aydın ve Nif kurtarıldı.
          9 Eylülde Türk birlikleri İzmir’e girdi. Ertesi gün de Başkomutan İzmir’de olacaktır.
         Kuzey’de ise, Eskişehir-Bursa yönüne ilerleyen birliklerimiz, bu iki bölgeyi de kısa sürede düşmandan temizledi.
         10 Eylül’de Bursa Düşmandan kurtarıldı. Tutsak edilenler dışında, kaçabilen düşman askerleri, Bandırma’dan ve Kapıdağı yarımadasından gemilere binerek, perişan durumda yurdumuzu terk ettiler.
         18 Eylül 1922’de Batı Anadolu’da hiçbir Yunan askeri kalmamıştı. Bu büyük temizleme harekâtından sonra, birliklerimizin bir bölümü, İzmit’ten İstanbul yönüne, bir bölümü de Çanakkale’ye yaklaştı. Burada bulunan İngiliz birlikleri ile karşı karşıya gelindi.
         Türk Ordusunun 26 Ağustos’ta başlayan taarruzu, böylece 15–20 gün gibi kısa bir sürede 200.000 kişilik Yunan Ordusunun yok edilmesi ve Batı Anadolu’nun tüm olarak temizlenmesi ile sonuçlanmıştı.
         Böyle bir zafer dünya tarihinde çok ender görülen bir olaydır.
         Bundan sonrası artık görüşmeler, ateşkesler, barış konferansları ve anlaşmalarla geçecek, diplomatik ilişkiler içinde sorunlara yaklaşılacaktır.
         Büyük Taarruz ve bu taarruzun ”hedefine” ulaşıncaya dek, geçen çok kısa süre içerisinde, yer alan muharebeler, kolay yapılmamıştır. Bu muharebelerde tüm Ulusun nesi varsa, yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine, malından, canına kadar, tüm varlığı savaş için ortaya konmuştur.
         Bu savaşta, Generaller, Subaylar ve Erler, yurt görevinin en büyük ve en anlamlı örneğini vermiş, bağımsız olmanın özgür yaşamanın “BEDELİNİ” canlarıyla ödemişlerdir.
         Bağımsızlık savaşında; Başkomutan’ın, Cephe Komutanının verdiği emrin belirlenen sürede yerine getirilememesinin; bir subayın ruhunda ve vicdanında, öz benliğinde, neler yarattığını bilmek gerekir. Bu bilinirse, bağımsızlık savaşının nasıl kazanıldığı, Büyük zaferin nasıl gerçekleştirildiği, tüm kutsallığı ile ortaya çıkacaktır.
         Tek bir örnek bu savaşın kutsallığını kanıtlayacaktır: Büyük Taarruzun ikinci gününde; bu muharebenin büyük yükünü üstlenen Tümen Komutanlarından, Albay Reşat Beyin Tümenine; Çiğiltepe’nin ele geçirilmesi, düşmanın tepeden atılması görevi verilmiş ve görevin belirlenen saatte sona erdirilmesi istenmiştir. Süre dolmuş fakat tepe ele geçirilememiştir. Emrin yerine getirilememesi karşısında, Tümen Komutanı Albay Reşat Bey’in kendisine verdiği ceza ”ölümdür”. Komutan ölmüş ama geride kalan askerler bu tepeyi ele geçirerek Başkomutan’ın emrini yerine getirmişlerdir.
         Anadolu’nun Yunanlılardan temizlenmesinden sonra; sıra, Doğu Trakya ile İstanbul ve Boğazlara gelmiştir.
         Doğu Trakya’da Yunan Birlikleri, Çanakkale ve İzmit’te; İngiliz birlikleri, İstanbul’da İtilaf Devletleri birlikleri vardı.
         Ege’deki Düşman temizlendikten sonra kuzey’e yönelen birliklerimiz; Çanakkale Bölgesinde İngiliz birlikleri ile karşı karşıya gelmişlerdi. Bu birlikler aşılmadan Trakya’ya geçmek olanaksızdı. Ancak başka bir gerçek de artık Ordularımızın Muharebelerden yorgun düşmesi, İngilizlerle doğrudan başlatılacak bir savaşın anlamsızlığıdır.
         Onun için Mustafa Kemal ve arkadaşları, bundan sonra kurtarılacak toprakların görüşmeler, anlaşmalar yoluyla ülke topraklarına katılması yolunu izlemişlerdir.
         İngilizler; Doğu Trakya’nın ve Boğazların Türkiye’ye bırakılmasını istememektedir.
         Ancak bu konuda, Fransa ve İtalya, İngiltere’yi desteklememiş, askerlerini Çanakkale ve İzmit’ten çekmişlerdir.
         Sovyet Rusya’nın da İngiltere’ye karşı çıkması ile eski görüşlerinde direnememiş ve barış görüşmelerine kapı aralanmıştır

          Zaferin Sonucu:
1. Batı Anadolu Yunan işgalinden kurtarıldı.
2. Mudanya Ateşkes Antlaşması’na ortam hazırladı.
3. Lozan Barış Antlaşmasına ortam yarattı.
4. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş yolunu açtı.

         Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşının son silahlı mücadelesidir.
         Yunan Ordusunun, on beş gün içinde imhası ile sonuçlanan, ”Büyük Zafer” Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın büyük riski göze alarak, güçlü bir sıklet merkezi yapmak, taarruzda baskını sağlamak, denk kuvvetle ateş üstünlüğüne sahip, düşmana karşı, muharebede kesin sonuç yerini seçmek, doğru karar vermek, iç ve dış siyaseti iyi yönetmek, Milleti ve Orduyu kaynaştırıp, savaşa hazırlamaktaki üstün başarısı ile kazanılmıştır.
         Türk Ordusu, 4–5 ayda parçalanamaz denilen Yunan cephesini birkaç günde parçaladı. 15 günde 400 km. yol kat edildi 200 000 kişilik Yunan ordusu yok edildi.
         Bu büyük başarı; içte milli bütünlüğü ve güveni sağladı. Öldü sanılan Türk Milletinin azmi, bu düşünceyi yıktı.
         Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasını hazırlaması bakımından büyük bir dayanaktı.
         Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve Türk Devriminin güç kaynağı oldu.
         Sevr Antlaşması ile “Doğu Sorunu”nu diledikleri gibi çözebileceklerini sanan İtilaf Devletleri, Türkiye’nin gücünü ve Lozan’da “Doğu Sorunu’nun kapandığını kabul ettiler.
         Mustafa Kemal’in dediği gibi, ”Zaferler, amaçları ve sonuçlar bakımından önem taşırlar.”
         Tarihte meydan savaşları çok olmuştur. Fakat bunların çoğu aynı ölçüde büyük sonuçlar getirmemiştir. Başkomutanlık Meydan Muharebesi, yalnız, düşman ordularını denize dökmek ve ülkeyi kurtarmakla kalmamış, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu da sağlamıştır.
Mustafa Kemal; yıllar sonra BÜYÜK ZAFER’İ şöyle değerlendirmiştir; Söylev: 2-495: ”Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu savaşlar, Türk Ordusunun, Türk subaylarının ve komutanlarının üstün niteliklerini ve yiğitliklerini tarihte bir kez daha saptayan ulu bir yapıttır.”
         Bu yapıt Türk Ulusunun, Özgürlük ve Bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır.
Bilmeliyiz ki; Kurtuluş Savaşı bir Vatan yaratmak, Bir Millet oluşturmak için yapıldı; Ulusu cemaatlere, etnik gruplara ayırmak için değil.
30 AĞUSTOS ZAFER’İ; Türk’ün Türklüğün ve Türkiye’nin Dünyaya mührünü vurmasıdır.
Tüm olumsuzluklara karşın, coşkusunu yitirmeyen bir Bayram yaşayacağız.
Bu coşku; 30 AĞUSTOS Zaferi galibiyetinin sevincinden çok; bu Zafer’in Dünya Barışına sağladığı katkıdan ötürüdür.
Ne yazık ki; Günümüzde bile, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve AVRUPA BİRLİĞİ ve ABD’nin tutum ve istekleri Sevr Antlaşmasının hükümleri ile örtüşmektedir.
Yani Türkiye; ufaltılarak; siyasi, askeri ve ekonomik bakımdan bağımlı hale getirilmek istenmektedir.
Falih Rıfkı ATAY’IN belirttiği gibi:
“Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu’nun (Arap’ın) pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyorsak, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferine borçluyuz...”
Bu duygularla 30 Ağustos Zaferi’nin 93’üncü yılını kutluyor; başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, tüm Şehitlerimizi ve Gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyor, saygı ile selamlıyorum.

Ahmet AVCI
İZMİR
17 AĞUSTOS 2015


         KAYNAKLAR:
1.   Anadolu İhtilalı- Sabahattin SELEK
2.   Şu Çılgın Türkler- Turgut ÖZAKMAN
3.   Ahmet MUMCU- Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
4.   Harp Tarihi Yayınları- Genelkurmay Başkanlığı
       







10 Temmuz 2015 Cuma

253- MÜTAREKE’NİN KARA GÜNLERİ İSTANBUL’DA TÜRKLÜĞÜN ÇÖZÜLÜŞÜ VE İLK DİRENCİ ORTAYA KOYAN KADIKÖYLÜ KADINLAR…

MÜTAREKE’NİN KARA GÜNLERİ

İSTANBUL’DA TÜRKLÜĞÜN ÇÖZÜLÜŞÜ

VE İLK DİRENCİ ORTAYA KOYAN KADIKÖYLÜ KADINLAR…

İstanbul ‘da İşgal başlamıştır…
General Franchet d’Esperey (FRANSIZ İşgal gücü K.), KÖPRÜBAŞINDAN atı üzerinde ilerleyerek ve atı ürktüğü için kendisini selamlamayan mızıkayı kırbacıyla susturarak, Galata nümayişçileri arasından Beyoğlu'na çıktı.
Bu beyaz at, fetih resimlerinde İkinci Mehmedin suya at süren 465 yıllık hayaletini çiğnedi geçti…
Öğle üzeri Padişahı kovarak Dolmabahçe Sarayına kendi yerleşmek havadisini duyduk… 
Acaba Fransız Generalini Dolmabahçe sarayı üzerinde kendi bayrağını dalgalandırma fikrinden caydırma mümkün olacak mıydı?
Bütün kaygımız bu…
Rahmetli Süleyman Nazif, gazetelerden birinde, bu giriş gününe “kara gün” adını vermiştir ve birkaç satırlık fıkra yazmıştır.
General Franchet d’Esperey bunu haber alınca:
- Hemen yakalayınız, kurşuna diziniz, emrini verir…
Kim bilir kimlerin ricaları üzerine Dolmabahçe sarayına yerleşmek ve Süleyman Nazif’i kurşuna dizmekten vazgeçer.

Bu çözülüş, gittikçe ağırlaşarak, Yunanlılar İzmir’e ve Mustafa Kemal Samsun’a çıkıncaya kadar sürüp gidecektir…

İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa, birkaç gün içinde Türklüğün havasından çıktı.
1911 den hele Rumeli’yi kaybettikten beri durmadan düşen İstanbul’un, Birinci Dünya Harbi’nde çekmedik çilesi kalmayan Müslüman semtleri bir göçüş hali gösterir. Hemen bütün mülkler, mücevhere benzer şeyler Emniyet Sandığına tefecilere rehin verilmiştir…
Atina Bankası, Türk malı satın alacak olanlara hesapsız kredi açar.
Gazetelerde ikide bir, “ satmayınız” göçmeyiniz” konulu yazılar okursunuz.

Kendi kendime düşünürüm: eğer o hal devam etseydi ne olurdu? Padişahın sarayından son memurun yuvasına kadar cemiyetin başı hazineye bağlı idi…
Galata kaynaşmakta, Beyoğlu şenlik içinde, biz ise şehrin bu yakasında birbirimizin boğazına sarılmış, sövüşüp duruyorduk…
Sevmediklerinden öç almak için işgal casuslarına yanaşanlar çoktu.

Bir sabah gazetesinde Asqut’in şu sözlerini okumuştuk: “ASIRLARIN GÖRDÜĞÜ EN AŞAĞILIK İDAREYİ TAHRİP EDEREK İLERİYE DOĞRU BİR ADIM ATTIK. BÜYÜK HASTA; ÖLÜM DÖŞEĞİNDE. BİRÇOK DEFALAR PİŞMANLIK GETİRMİŞTİR. Bu hastanın milletler ailesi ortasında, bir şer kuvveti olarak son günlerini yaşadığını umut edelim… Mezarı üstüne yazılacak kitabenin ne olduğunu bilmiyorum, fakat Osmanlı Devleti bir daha ‘bas-u badel mavt’e nail olamayacaktır (öldükten sonra bir daha dirilemeyecektir)…
Hemen o gün Maarif Nazırı:
- Elbet… Elbette”, diyor, “mağlup değil miyiz? İstediklerini yapacaklar…”

(VE KADIKÖYLÜ KADINLAR…)

Ertesi gün halkın yılgınlığı içinden bir ses çıkıyor. 
Bu ses KADIKÖYLÜ kadınlarındır…
Kimdi bu hanımlar bilmiyorum…
Gazetelerin koymaya cesaret ettikleri telgraf şuydu: “ÇANAKKALE MÜDAFAASINI YAPAN ŞEHİTLERİN MUAZZEZ RUHLARI ÖNÜNDE TÜRK KADINLIĞINA VE MEDENİYET ÂLEMİNE HİTAPEDİYORUZ. LİMANIMIZA GİRDİĞİNİ GÖRDÜĞÜMÜZ AHENİN KALELERİN KARAYA ÇIKARTTIKLARI YARIM MİLYON ASKERİ DENİZE DÖKEN MİLLETİMİZİ MAĞLUP ADDETMİYORUZ… PEÇELERİMİZİ YIRTAN, SONRA DA CİHAN HÜRRİYETİ NAMINA HARP İLAN ETTİKLERİNİ İLAN EDENLERE TEESSÜF EDİYORUZ. MİLLİ HUKUKUMUZU VE İSMETİMİZİ MUHAFAZA EDECEK HÜKÜMET VE ERKEK YOKSA BİZ VARIZ.”
Böyle seslerle ara sıra yanmış yüreğimizin serinliğini duyardık…
BU SESLER, ANADOLU İHTİLALİN İLK MÜJDELERİYDİ…


Kaynak:
ÇANKAYA- FALİH RIFKI ATAY





Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar