22 Nisan 2015 Çarşamba

275-100. YILINDA ERMENİ TEHCİRİ VE ERMENİ SORUNU

100. YILINDA ERMENİ TEHCİRİ
VE  ERMENİ SORUNU

Emeni Tehciri ve Ermeni Soykırımı İddiası:
1970'li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, kökleri Osmanlı İmparatorluğu zamanından kalmış, eski bir takım olayların intikamını alıyormuş izlenimi veren bir Ermeni Sorunu ile meşgul edilmiştir.
Bu dönemde direkt olarak, Fransa, Kanada, Avusturya, ABD gibi dış ülkelerdeki üst düzey elçilik görevlilerimizi hedef alan ve büyük ölçüde başarılı olan vahşi bir terör kampanyası ile yüz yüze geldiğimiz henüz unutulmamıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin çeşitli ülkelerdeki diplomatlarını hedef alan bu terör olayı nereden kaynaklanmaktadır?
İddia edilen, daha doğrusu Ermenilerin iddiası şudur: BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu, Orta ve Doğu Anadolu'da yerleşik Ermeni nüfusu; yaşadıkları yerden kopartarak zorunlu göçe (tehcir) tabi tutmuş ve bir ırkın bilinçli olarak yok edilmesini hedeflemiştir. Yani, Ermeniler üzerinde soykırım uygulamıştır. Türkiye bu Soykırımı kabul etmeli ve tazminat ödemelidir.
Aslında Ermeniler, bu işten sorumlu tuttukları Enver ve Talat Paşaları, Berlin ve Tiflis'te yaptıkları suikastlarla öldürmüşlerdir. Buna rağmen egoları tatmin olmamış olacak ki, elli yıl sonra tekrar ortaya çıkıp kan dökmeye başlamışlardır.
O halde NEDİR ERMENİ SORUNU?
Asırlarca bir arada yaşamış, iyi komşuluk ilişkileri geliştirmiş, birbirinden kız alıp vermiş, bu iki toplum nasıl olmuş da birbirinin canına kasteden düşmanlar haline gelmiştir?
Bugün Ermeni sorunu diye karşımıza çıkan olaylar zinciri aslında asırlardır aynı toprakların üzerinde barış içinde yaşayan iki toplumun, bu topraklardan çıkar sağlamayı umanlar tarafından birbirine düşman edilmesidir.
Ermeniler Anadolu’ya gelişlerinde; Kafkasya’da Ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinde (VAN; BİTLİS; DİYARBAKIR VE TOROSLARIN GÜNEYİ) dağınık olarak yaşamaktaydılar.
            Ermeniler, kendilerini, ”HAYK” ve ülkelerini  “HAYATSAN” olarak adlandırırlar. Ermeni ve Ermenistan sözcüklerinin nereden geldiği bilinmemekle birlikte, COĞRAFİ bir yer adı olduğu değerlendirilmektedir.
Ermeni Egemenliği, Doğu Anadolu’da, Türkler Anadolu’ya gelmeden yani 1071 Tarihinden önce Bizanslarca; yaşayan son KİLİKYA Ermeni Krallığı da 13’üyüz yılda Memluklular tarafından ortadan kaldırılmıştır.
“Bağımsız bir devlet kurdukları dönemler son derece kısa olan”  ve Anadolu’dan geçen tüm Fatihlere bu arada Osmanlılara da boyun eğerek tabi olan Ermenilere; Osmanlı Devletince, 1461’de PATRİKLİK ve 1860’da da “Dini Milli ve sosyal” meselelerini görüşmek üzere, ”Ermeni Meclis-i Umumi Millisi” adlı bir meclis kurma izini verilmiştir.
            Anadolu’da TÜRK BİRLİĞİNİN sağlanması ve Osmanlı Devletinin yükselmesi döneminde, bu birliğin içerisinde, Ermenilere, Ruhani Cemaat yapıları da düzenlenerek yer verilmiştir.
            Osmanlı Devletinin; Toprakları içerisinde yaşayan herkese sağladığı hoşgörü ve güven ortamında özellikle, sanat ve ticaretle uğraşarak, ekonomik durumlarını düzelten Ermeniler, özellikle 1821'de başlayan Rum isyanları sonrasında, devlet kademelerinde daha fazla yer almaya başlamışlardır.
            Tanzimat Fermanı ile başlayan yeni dönemde devletin, hemen her kademesinde, başarı ve sadakatle hizmet gören ve Osmanlı Kimliğini benimseyen Ermeniler, ”TEBA-I SADIKA” (Sadık vatandaş) olarak adlandırılmışlardır.
            Osmanlı‘da; Ermenilerden, 29 Paşa, 22 bakan ve 33 milletvekili olduğu bilinmektedir.
            Ancak onlar, kendilerine gösterilen bu yakınlığı takdir edemediler ve 19’uncu yüzyıl ortalarından sonra, Osmanlı Devletinin doğudaki toprakları üzerinde, BAĞIMSIZ BİR ERMENİSTAN DEVLETİ kurma hayaline düştüler.
Bu emelleri bazı devletler ve kuruluşlarca da desteklendi.
Fransız Devrimi’nin en önemli ürünü olan, Milliyetçilik fikri, yurt dışında öğrenim görmüş, Ermeniler arasında da yayılmıştır.
1829’da, Rus-İran Savaşında; İran’ın elinde bulunan ERİVAN Kentinin Rusların eline geçmesi ile Çar 1. Nikola, ”Bu olay, Ermenilerin kurtuluş günüdür” diyerek, Rus-Ermeni ilişkilerinin ilk adımını atmıştır.
1878’de (93 Harbi) Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda, yenilen Osmanlı Kuvvetleri, İstanbul Varoşlarına çekilirken, yabancı devletlerin özellikle de İngiltere’nin yardımı ile Yeşilköy (Ayestefanos) önlerinde durdurulan Rus Kuvvetleri ile yapılan Ayestefanos Antlaşması sırasında, İstanbul Ermeni Patriği Nersis; Rus Komutanına başvurarak, ”DOĞU İLLERİNDE, RUS HİMAYESİNDE ERMENİ DEVLETİNİN KURULMASINI TÜRKLERE KABUL ETTİRMESİNİ”  istemiştir.
Devamı olan 1878 Berlin Konferansında: ”Erzurum- Van-Bitlis- Diyarbakır-Muş-Harput ve Sivas illerini kapsayacak bir Ermenistan kurulması” önerisi, ilk resmi teklif oldu.
İstanbul Patriğinin sinsi sinsi çalışmaları ve Avrupa’nın desteği ile aşağıdaki Dernekler kuruldu. Bunlar Avrupa’da ciddi ve yoğun propagandalar yapmaya başladılar.
Bu Teşkilatlar:
            1. HINÇAK (Ermenice Çan sesi): Kurucusu; Nazarbek adlı bir Kafkas Ermeni’si.
            2. TAŞNAK (Bayrak) : Komitacı ayaklanmaları yapan bir dernek.
            3. RAMGAVAR.
HINÇAK, TAŞNAK VE RAMGAVAR adlı komitelerle Ermeniler, bağımsızlık için Uluslar arası yardım sağlayarak, amaçlarına ulaşmak için her yolu denemişlerdir. Bu doğrultu da Türk askeri kılığına girerek, kendi soydaşlarını katletmekten ve Avrupa Kamuoyunun Hıristiyan hassasiyetini istismar etmekten çekinmemişlerdir.
            İngiliz ve Rusların Anadolu toprakları üzerindeki, emellerinin gerçekleştirilmesinde kullanabilecekleri, düşüncesi ile destekledikleri, bu terör grupları; kendi halkının huzur ve rahatını, adı geçen devletlerin emperyalist emellerine alet etmişlerdir.
            İlk kez, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusların Yeşilköy (Ayestefanos) anlaşmasına koydukları, iki madde ile uluslar arası platforma getirilen, ERMENİ konusu, Berlin Antlaşması ile Rusların tekelinden çıkartılmıştır.
            İngilizler de; Rusların, Basra Körfezine inmesinde bir engel olarak, kullanmak istedikleri, Ermenilerin hamiliğine soyunmuşlardır.
            1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile ortaya çıkan ve Rus-İngiliz desteği ile gelişen ve “Doğu Anadolu’da Islahat” projesi ile Osmanlı Devletinin dış baskılara uğramasına yol açan sorun; görünüşte Ermenilerin, İNSAN HAKLARINDAN YARARLANMASINI sağlamak ve çoğunluk oldukları iddia edilen yerlerde, bağımsız bir yönetim kurmalarını sağlamaktır.
            Bağımsızlık konusunu; Rusya kendi topraklarındaki; Ermenilere kötü örnek olacağı için, kabul etmezken, İngiltere desteklemiştir.
Abdülhamit’in, ”Ölürüm de Doğu Anadolu’yu devletten ayırmaya yol açacak bir gelişmeye izin vermem” biçimindeki yaklaşımı, çeşitli girişimlere karşın, Ermenilerin amaçlarına ulaşmasını engellemiştir.

Ermenilerin Gerçekleştirdiği Ayaklanmalar:
1.    Erzurum Ayaklanması:1890
2.    Zeytun Olayları
3.    Sason Ayaklanması
4.    Van Ayaklanması
5.    Kumkapı Gösterileri
6.    Osmanlı Bankası Baskını:27.8.1890
7.    2. Abdülhamit’te Suikast girişimi

            Birinci Dünya Savaşı, Ermenilere beklediği fırsatı vermiştir. Dört bir yana savaşa giden orduların, boş bıraktığı Doğu Anadolu’da, Ermeniler, Rusya’nın da teşviki ile Türklere saldırmaya başlamışlardır.
            Andrew MANGO’YA göre; ”Bu Savaş, Osmanlı-Rus sınırının her iki tarafında yaşayan, ama büyük çoğunluğu huzur içinde yaşamlarını sürdürmek isteyen Ermeniler için felaket olmuştu. Duyguları ve davranışları ne olursa olsun, çarpışmaların başlamasından bir yıl sonra yüz binlercesi ölmüştü.”
Ermenilerin; Osmanlı Devletine karşı, Savaş içinde giriştiği faaliyetler:
            a. Türk Köylerini yakıp, halkı öldürmeyi sürdüren Ermeniler, Şubat 1915’te, sistemli bir şekilde, Türk yerleşim yerlerini, işgale ve soykırıma başlamışlardır.
            b. 1915 yılının Nisan ve Mayıs aylarında, yani Çanakkale’de çetin muharebeler sürerken, Ermeni Çeteleri Rusların öncülüğünde, Van ve çevresini işgal edip, geçici bir Ermeni hükümeti kurmuşlardır.
            c. Sivas Bölgesinde, yaklaşık 30 000 Ermeni, Ruslarla savaşan Türk Ordusunu arkadan vurmak üzere hazırlanmıştır.
            d. 15 000 Ermeni gönüllüsü, Rus ordusuna katılmıştır. Bir o kadarı da, Türk topraklarında çetecilik faaliyetlerine girişmiştir.
             e. Ruslar da, Osmanlı Devletinden alacakları toprakları, Ermenilere vereceğini belirtmektedir.
            Bu gelişmeler üzerine, Osmanlı Devleti, tedbir alma gereğini duymuştur.
Esasen Rusya ile işbirliğinde olan Ermenilerin devlete karşı faaliyetleri, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girmeden önce de kontrol edilemez bir biçimde gelişme içindeydi. Hatta Ağustos ayında, Kafkasya’daki Ermeniler ve özellikle Komitecilerin- Kendilerine ayak bağı olacağı kaygısı ile- aile bireylerini Erivan’a göndermeleri dikkat çekicidir. Yine bu dönemde bile Ermenilerin her türlü taşkınlıklarına karşın, Türk Makamlarının serinkanlı ve sabırlı davrandıkları görülmektedir. Osmanlı Devleti Savaşa girdikten sonra, alınan önlemlerin yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.
Osmanlı Devleti, Ermenileri silahlandırıp devlet aleyhine kışkırtan ve teşkilatlandıran komiteleri dağıtmak amacıyla, 24 Nisan 1915’te Vilayetlere ve Mutasarrıflara, gizli bir emir göndermiş ve Ermeni Komite Merkezlerinin kapatılması ve Komite elebaşlarının tutuklanmasını istemiştir. (24 Nisan gününü SOY KIRIM GÜNÜ olarak her yıl anmaları tarihin saptırılmasından başka bir şey değildir.)
Ermenilerin ayrılıkçı ve Müslümanları katletmeye yönelik, terör olaylarını durdurmaları yolunda, Osmanlı Hükümeti tarafından ileri sürülen, istekleri reddetmeleri, üzerine, DERNEKLERİ kapatılmış, evraklarına el konulmuş, 2345 yönetici tutuklanmıştır.
Başkomutan Vekili Enver Paşa; 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya gönderdiği yazıda; Ermenilerin isyanlarını sürdürebilmek için, hazır ve toplu halde bulunduklarını bildirmiş, İsyan çıkartılan bölgelerdeki ve Ermenilerin isyan çıkartamayacak biçimde dağıtılmalarını istemiştir.
Ermeniler, kendilerine yapılan uyarılara karşın Van, Bitlis Vilayetleri ile Şarkikarahisar ve Amasya şehirlerinde, ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma Ordu ve Hükümet aleyhinde olmakla kalmayıp, aynı zamanda Türk ve Müslüman halka yönelikti.
Askerlik çağındaki Ermenilerin çoğu davete uymayarak saklanmış, bir bölümü de orduya katıldıktan sonra silahlarıyla kaçarak köylerine dönmüşler ve tüm eli silah tutanların orduya katılmasıyla savunmasız kalan savunmasız halka saldırarak ırz, can ve mallarına zarar vermişler, köy ve mahalleleri yakıp yıkmışlardır.
Bu sırada 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa, olayların önlenebilmesi için, Ermenilerin tehcir edilmelerini teklif etmiştir.
            Ermeni Terörü karşısında Osmanlı Devletinin aldığı önlemler:
            27 Mayıs 1915 Tarihinde, Osmanlı Hükümeti; İç güvenliğin ve Cephedeki Ordusunun güvenliğini sağlamak için, ”GEÇİCİ KANUN” çıkarttı.
SEVK VE İSKÂN KANUNU (TEHCİR). 
(Unutmayalım ki: Bu kanunun çıkartıldığı Dönemde; Osmanlı Almanya ile MÜTTEFİKTİR, DEVLET YÖNETİMİNDE DE, ORDUNUN YÖNETİMİNDE DE ALMANLAR ETKİNDİR. Ve bu tarihte Osmanlı Genelkurmay Başkanı; Alman Generali Bronsart von Schellendorf idi...)
Çanakkale Muharebelerinin en yoğun olduğu dönemde, Ordu, Kolordu, Tümen ve Mevki komutanlarına şu yetkiler verilir:
1. Yurt savunması, asayişin korunması için; Hükümet emirlerine karşı koyma, direnme ya da silahlı tecavüzde bulunarak, ayaklananlara karşı silah kullanılacak.
2. Silahla direnenler imha edilecek.
3. Savaş sırasında, Casusluk ve benzer ihanetlerde bulunan köy ve kasaba halkları da ayrı ayrı ya da topluca başka yerlere gönderilebilecek.
Burada devlet her hangi bir grubu kastetmemekte ve ülke güvenliği amaçlanmaktadır.
Göç yeri olarak, Urfa, Musul, Deyrizor belirlenmiştir. (O dönemde Osmanlı toprağı olan; Suriye ve Irak)
Göç ettirilecek Ermenilerin, ”Mallarını, canlarını korumak, yol boyunca ve konaklamalarda, kollamak, iaşe ve ikmallerini sağlamak sorumluluğu”  Valilere verilmiştir.
Beraberlerinde götürülemeyen mallar, açık arttırma ile satılıp, bedeli kendilerine verilecektir.
Göç edilen yeni bölgede; Ermenilere maddi durumları ile orantılı olarak, yeni yerleşme bölgelerinde, emlak ve arazi verilmesi, çiftçi olanlara; tohum, sanatkârlara da; alet ve edevat verilmesi kararlaştırılmıştır.
Bu bağlamda; 703 000 Ermeni yerlerinden alınıp, çeşitli yerlere iskân edilmişlerdir.
Ermeniler ve onları kullanan Batılı Devletler, bu göç sırasında, Türklerin; Ermenilerin yarısından fazlasını katlettikleri iddiasını ortaya atmışlardır. Daha sonra da bu rakamı Bir buçuk milyon kişiye çıkartmışlardır. Oysa bu yıllarda, Türk topraklarında yaşayan Ermenilerin toplam sayısı, en iyimser verilere göre bile; 1 280 000 dır.
Bu zorunlu göç sırasında, gerek askeri, gerekse ekonomik olanaksızlıklar, zor iklim ve ulaşım koşulları ve salgın hastalıklar yüzünden çok sayıda insan ölmüştür.
Göç sırasında alınan tüm önlemlere karşın, sorumlu asker ve sivillerden, Ermenilere kötü davrananların olması da olasıdır. Çünkü yörenin Türk halkının ve yerel yöneticilerinin gözünde Ermenilerin yaptıkları İHANETTEN başka bir şey değildir.
Savaşın başından sonuna dek, Ermeni kaybı; 200 000 dolayında hesaplanmaktadır.
Osmanlı Hükümeti, kendi ordusunun harekâtında, gerekli önlem ve donatımı alamadığı için, yalnızca Sarıkamış’ta, 63 000 askerini yitirmiş, Yurt içindeki salgın hastalıkları da önleyememiştir.
Osmanlı Hükümeti göç sırasında, Ermenilere kötü davrandığını belirlediği, 1400 kişiyi çeşitli cezalara da çarptırmıştır.
Mütareke Döneminde; Tüm Osmanlı belgeleri, Batılı Devletlerin elinde olduğu halde, Ermeni katliamını ispatlayamamışlardı.
Oysa Ruslarla birlikte hareket eden, Ermenilerin; 1914-1919 döneminde, bir milyondan fazla Türk’ün ölümüne yol açtıkları belgelenmiştir.
Ermenilerin sürekli koruyuculuğunu yapan Avrupa devletleri, 1915-1917 yılları arasında, imzaladıkları anlaşmaların hiç birinde, Ermenileri söz konusu etmemişlerdir. Yalnızca Ruslar, İhtilaldan sonra, Lenin ve Stalin, 13 Ocak 1918 tarihli bildiri ile ”Rusların Türkiye’de işgal ettikleri, Ermeni bölgelerinden çekilmesinden sonra, göçmenlerin yerlerine dönmeleri ve güvenliklerinin sağlanması için SİLAHLANDIRIMALARINI istemişlerdir.
İtilaf Devletlerince; Mondros Mütarekesinde ve Sevr Barış Antlaşmasında; Ermenilere birtakım haklar verilmesi, hatta Bağımsız bir devlet kurma hakları hükme bağlanırken, Lozan Barış Antlaşmasında sözü bile edilmemiştir.
Ermenilerin ve yandaşlarının iddia ettiği gibi bir soykırım kesinlikle söz konusu değildir.
Ermeniler bu iddiaların destek bularak bunu Türkiye’ye de kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
Bu AMAÇLARINA ULAŞIRLAR İSE; ÖNCE TÜRKİYE’NİN ÖZÜR DİLEMESİNİ İSTEYECEKLERDİR. ARDINDAN DA TAZMİNAT VE TOPRAK TALEPLERİ GELECEKTİR.
ÇÜNKÜ SOY KIRIM SUÇU İNSANLIK SUÇUDUR,  ZAMAN AŞIMI DA YOKTUR VE SUÇUN SORUMLUSU KİŞİLER YA DA DEVLETLER DEĞİL ULUS’TUR. TÜRKİYE CUMHURİYETİ; BU SUÇU KABUL ETTİĞİ ANDA HEM TAZMİNAT ÖDEMEK ZORUNDA KALACAK HEM DE ERMENİLERE TOPRAK VERMEK ZORUNDA KALACAKTIR.
1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinin ikinci maddesi soykırımı şöyle tanımlamaktadır:
Madde 2: Bu sözleşmeye göre, soykırım; bir milli etnik, ırki ya da dini grubu, grup niteliği ile kısmen ya da tümüyle, yok etmek kastıyla, aşağıdaki fiillerin işlenmesidir:
  1. Grubun mensuplarını yok etmek;
  2. Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zararlar vermek;
  3. Grubun maddi varlığının kısmen ya da tamamen yok olmasına yol açacak hayat koşullarına kasten tabi tutmak;
  4. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek.
            Bu tanım Uluslar arası Ceza Mahkemesini kuran 1998 Roma Sözleşmesiyle de olduğu gibi kabul edilmiştir.
Osmanlının 1915 yılında gerçekleştirdiği Ermeni Tehciri (Zorla göç) olayı bu tanım kapsamına girmemektedir ve dolayısıyla da soykırım suçu da söz konusu değildir.
Yahudi Soykırımı suçunu işleyen Almanya; Yahudilere bugüne kadar 50 Milyar dolar tazminat ödemiştir ve beş yıl içinde de 50 milyar daha ödeyecektir.
Bu göç olayında, Hükümetinin emrini yerine getiren Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey, Batılıların zoruyla Osmanlı Mahkemelerinde yargılanmış ve haksız yere idam edilmiştir.
Ermeni Soykırımından ötürü yargılananlardan Ziya Gökalp; Divanı Harpteki ifadesinde; ”MİLLETİMİZE İFTİRA ETMEYİNİZ, ORTADA BİR ERMENİ KATLİAMI DEĞİL, BİR TÜRK-ERMENİ VURUŞMASI VARDIR. BİZİ ARKADAN VURDULAR, BİZ DE VURDUK.” deyişi, yargılamaya noktayı koymuştur.
Soykırım yaptığı söylenen Türklerin ölü sayısı, Soykırıma uğradığı iddia edilen Ermenilerden daha fazladır!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile hukuken sona eren Ermeni sorununun yarım asır sonra tekrar, bu kez terör yoluyla, canlanması, Türkiye’ye karşı soykırım iddiaları ileriye sürülmeye başlanması, bazı ülke parlamentolarının bu iddiaları benimsemesi, 1990’ların başında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulması ve Türkiye’ye ve Azerbaycan aleyhine politikalar istemesi Ermeni sorununu yeniden ülkemiz gündemine getirmiştir.
Ermeniler, bugün bile devletimiz ve Milletimiz aleyhindeki siyasetini sürdürmektedir…
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra kurulan Ermenistan Cumhuriyeti, Türk-Ermeni ilişkilerine yeni boyut getirmiştir.
Türkiye; Ermenistan’ı, Azerbaycan ve Gürcistan’ı aynı anda tanımış, ancak, Ermenistan Türkiye’nin Toprak bütünlüğünü ve sınırlarının dokunulmazlığını resmen tanımadığı ve ayrıca Ermeni Anayasa bildirgesinde Doğu Anadolu’dan Batı Ermenistan olarak bahsedildiği için, Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulamamıştır.

Ermeni Sorunu ve Terör:
Birinci Dünya Savaş’ından sonra, Ermeni sorununu tekrar güncelleşme çabaları dünya kamuoyunda pek yankı bulmayınca, dikkatleri bu konu üzerine çekebilmek için, 1919 yılında Erivan ve İstanbul’da başlatılan NEMESİS  (Tehcirin intikamı)(*) çalışmalarına hız verilerek Türk Diplomat ve diğer resmi ilgililerin katledilmesi yolu benimsenmiştir…
            Daha sonra da; 1973 Santa Barbara cinayeti ile başlatılan ve 1985 yılına kadar süren Ermeni terörü, 34 Türk diplomatının şehit edilmesi, birçoğunun yaralanması ile sonuçlanmış, yabancı uyruklulardan da ölen ve yaralananlar da olmuştur.
1985 yılında Ermeni terörü bitmiş, bu kez de; Ermeniler farklı bir yol izleyerek, Propaganda faaliyetlerine ve Ermeni psikolojik harekâtına başlamışlardır.
Bu yeni dönemde, dünya genelinde, çeşitli ülke parlamentolarına getirdikleri Ermeni tasarısı çalışmalarını ve propaganda amaçlı kitap, broşür, kongre, panel, sinema ve son yıllarda etkin bir araç olan Internet ağı kullanımını ortaya koymuşlardır.
Ermeniler, ABD’de başarılı olamadılarsa da, bazı ülkeler parlamentolarından “Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan kararlar çıkarmayı başarmışlardır.
Bu kararları ALAN ÜLKELER:
 ERMENİSTAN, ALMANYA, BELÇİKA, KANADA, ŞİLİ, GÜNEY KIBRIS CUMHURİYETİ, FRANSA, YUNANİSTAN, İTALYA, LİTVANYA, LÜBNAN, HOLLANDA, POLONYA, RUSYA, SLOVAKYA, İSVEÇ, URUGUAY, VATİKAN, VENEZÜELA…
Amerika’da;  45 eyalet, Ermenilere soy kırım yapıldığını kabul etmiştir…
ABD de Ben de “soykırımı tanırım” tehdidi ile Türkiye’yi korkutmaktadır…
Ayrıca, bir uluslar arası kuruluş olan Avrupa Parlamentosu, sözde Ermeni soykırımını kabul etmiştir. Bu parlamento, 1987 tarihli kararında Ermeni soykırımını tanıdıktan başka, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesini, SÖZDE SOYKIRIMIN TANINMASINA BAĞLAMIŞTIR.
Bazı Devletler; ERMENİ SOKIRIMI YOKTUR demeyi bile suç sayan yasalar çıkartmıştır…
Ermeni Olayını SOYKIRIM olarak tanımayan ülkeler:
AZAEBAYCAN, İNGİLTERE, BULGARİSTAN, DANİMARKA, İSRAİL, TÜRKİYE…
Gerek milli gerekse milletlerarası parlamentoların sözde Ermeni soykırımı hakkında aldıkları kararlar, tavsiye niteliğinde olduğundan, Türkiye için hukuksal açıdan bağlayıcı değildir. Ancak bu kararlar, bazı siyasal sonuçlar doğurmakta ve genellikle Türkiye ile Parlamentosu bu yönde kararlar alan ülkelerin ikili ilişkilerinde bir gerileme yaşanmaktadır.
Sonuç Olarak:
ERMENİ SORUNUNU, siyasiler çıkartmıştır, ama gerçeği ortaya çıkartmak; TARİHÇİLERİN, ÇÖZÜMÜ BULMAK DA SİYASİLERİN GÖREVİDİR…
Bu SORUN, Türkiye’nin dış ilişkilerinde ipotek, tehdit ve şantaj öğesi olarak kullanılarak, Milletimizin taşıyamayacağı yük haline getirilmek istenmektedir…
Bugün karşımıza çıkarılan SORUN, aslında birbiri ile barış içinde iyi komşuluk ilişkileri ile yaşayan iki MİLLETİN, başlangıçta Rusya, daha sonra da Fransa, Amerika ve kısmen de İngiltere ile Almanya'nın karışması VE YEREL İŞBİRLİKÇİ SİYASİLERİN yardımı sonucunda, birbirine düşman edilişidir.
Bu düşmanlığı yaratanlar, sömürgeci devletlerin kışkırttığı ve eğittiği, Ermeni komitacılar olmuştur.
Her iki MİLLETİN masum insanları bundan çok zarar görmüştür.
Bugün parlamentolarından, (gerçekte olmayan ve aslında kendilerinin yaratmış olduğu acıları soykırım gibi gösteren iddialara verdikleri isim olan) Ermeni Soykırımının kabul edilmesi yönünde yasalar geçiren devletlerin hiç biri ne Ermenileri ne de Türkleri düşündüklerinden bunu yapmaktadırlar. Tek düşünceleri, Sevr'i yeniden ortaya çıkarmak ve Anadolu'yu parçalamaktır.
Aslında burada dikkat edilmesi gereken en önemli ülke, çok uzun vadeli planlar yapan Amerika'dır. Başlangıçta gönderdiği MİSYONERLER ve onların açtığı okullar vasıtasıyla bize DÜŞMAN MİLİTANLAR yetiştirmeyi başarmıştır.
Daha sonra bu taktik yeterli gelmeyince hem o okullar vasıtasıyla, hem de başka yollarla kendi kültürünü bize enjekte ederek toplumumuzu yozlaştırmıştır.
Marshall yardımı adı altında satın aldığı Mehmetçik kanı yetmediği için, daha sonra ortaya STRATEJİK ORTAKLIK kavramı atılmıştır
Çeşitli kalkınma hamleleri adı altında önemli düzeyde borçlandırılan Türkiye, IMF politikaları ile ekonomik açıdan bağımlı hale getirilmiştir.  
Bunun bir tek amacı vardır: 21. yy da müdahale edilmesi planlanan Ortadoğu’da buna karşı çıkabilecek tek ülke olan Atatürk Türkiyesi'ni, karşı koyamayacak duruma düşürmek.
Çok ince politikalarla kazasız belasız atlattığımız 2. Dünya Savaşından sonra, bizi bir daha 1. Dünya savaşındaki tuzağa düşüremeyeceklerini anlayanlar, memleketi sağcı-solcu, faşist-komünist diye kamplara bölüp oyalamış ve gerçek niyetlerini görmemizi engellemişlerdir.
Aynı taktik şimdilerde laik-anti laik şeklinde uygulanmaktadır ve ne yazık ki içimizdeki bazı iyi niyetli aymazlar ve kötü niyetli satılmışlar bu yangını körüklemektedir.
1974' ten 1985' e kadar bizi oyalayan Ermeni terörü, bu tarihten sonra yerini başka bir taşerona bırakmış ve bu yeni terör örgütü, uygulanan ekonomik politikaların da yardımı ile bizi bugüne kadar, uğraştırmış hatta ülkemizi ve Milletimizi bölünme noktasına getirmiştir…
Şimdi artık, ben aydınım, ben vatanseverim ben milliyetçiyim diyen herkesin Irak'a demokrasi getirdiğini söyleyenlerin asıl hedefinin ne olduğunu net olarak görüp Batı taklitçiliğini ve günümüzde yükseliş gösteren Arap taklitçiliğini bir yana bırakıp Atatürk çizgisini yakalayabilmek için kolları sıvaması gerekir.
Yoksa birkaç yıl içerisinde çocuklarımızın köle, topraklarımızın sömürge olduğunu görmemiz işten bile değildir.
Tam Bağımsızlık ve Aydınlanma, Türkiye'ye 1923 de geldi. Fakat ne yazık ki devam ettiremedik. Bugün geldiğimiz bu tehlikeli noktada uyanıp aydınlanma meşalesini yeniden yakamazsak Sevr'i cebinden çıkaranlara dur dememiz mümkün olmaz. 
Bu meşaleyi yeniden yakmanın tek yolu, bazılarının arkasına saklandığı özgürlük ve eşitlik maskeleri ile dönülmek istenen Ortaçağ karanlığı değil Çağdaşlıktır, bir an önce Atatürk aydınlanmasını yeniden yakalamaktır…

Ahmet AVCI
Türkiye Emekli Subaylar Derneği Konak şubesi 2. Bşk.
23 NİSAN 2015

Kaynaklar:
1.    ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Yayını: Ermeni Sorunu El Kitabı
2.    Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları. İstiklal Harbi Cilt-4
3.    Sadi KOÇAŞ. Ermeni Meselesi.
4.    E. Kurmay Albay Ekrem TOPALAN’IN Özel Notla


274- ULUSAL EGEMENLİK VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ...

ULUSAL EGEMENLİK VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

22 Nisan 2015, 08:40
        Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki: EGEMENLİK; KAYITSIZ KOŞULSUZ MİLLETİNDİR…
         Egemenlik kavramı çok tartışılan; içten ve dıştan tecavüze, tasalluta uğrayan, gerçek sahiplerinin de onlar adına egemenliği kullananların da pek önemsemediği bir olgudur.
          Egemenliğin kaybı, ulusları köle ve tutsak yapar, göz yaşına boğar.
Egemenliğin kazanılması da; gözyaşı, alın teri, acı ve kanla mümkündür.
          Egemenlik kavramını birkaç tanımla açıklamaya çalışacağım:
           Egemenlik: Egemen olma hali; bir devletin başka bir devletin boyunduruğu altında bulunmaması, kendi kendini yönetmesidir.
            Egemen Devlet: buyruk ve hüküm sahibi; buyruklarını yürüten, bağımlı olmayan, devlet demektir.
            Egemen Eşitlik: Uluslar arası uygulamalarda; diğer devletlerle eşit olabilmektir.
ULUSAL egemenlik: Devletin dış güçlere BAĞIMLI olmaması ve yönetim erkinin ALLAH’A, dine ya da geleneğe değil, Millete dayalı olmasıdır. (yasama, yürütme ve yargı gibi tüm devlet organlarını ve güçlerini kapsar)
           Ulusal İrade: yargı denetiminde yapılan, periyodik, serbest ve adil seçimler sonunda oluşan, Meclis’te temsil edilen siyasal güçtür. (iktidar ve muhalefeti kapsar)
            İktidar: Mecliste oluşan, Milli İrade’nin temsiline göre belirlenen yönetimdir. (Hükümeti ve hükümetin Meclis’teki gücünü belirtir)
             Bilindiği gibi; Osmanlı Devletinde; egemenlik tümüyle Osmanlı ailesine aitti. Ailenin en yaşlı ya da yetkin üyesi kim ise; O, ‘Egemenlik Hakkını’ ailesi adına sınırsız olarak kullanırdı.
            Osmanlı’da; özellikle Halifeliğin kabulünden (1517) sonra iktidar, Tanrısal iradeye dayatılmıştı.
            Devletin başı olan ve devletin kendisi sayılan Padişah; doğrudan doğruya tanrısal irade ile iktidara sahip bulunuyor ve devleti yönetiyordu.
            Egemenliğin kaynağı ve dayanağına dokunulmadan, yalnızca Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ya da egemenliğine ortak olunması çabaları, Osmanlı devletinin son dönemlerinde, görülmüş ise de; Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetler, gibi düzenlemeler (AÇILIMLAR) ne devleti ne de Saltanatı kurtarabilmiştir.

            Birinci Dünya Savaşında yenilen Osmanlı Devleti, egemenliğini de Saltanatını da İtilaf Devletlerinin insafına bırakmıştır.

            Ancak; Türk Usunun Büyük Önderi Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi ile ‘Vatanın bütünlüğünü ve Ulusun bağımsızlığını, yine Ulus’un azim ve kararının kurtaracağını’ dünyaya duyurmuştur.
Bu karar; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde pekiştirilmiş, TBMM’NİN 23 Nisan 1920’de açılmasıyla da Yeni Türk Devleti Ülküsü gerçekleşmiştir.
“Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur.” hükmü Yeni Türk Devletinin egemenlik hakkını; kaynağını halktan alan İnsan Hakları Esaslarına dayandırıyordu.
23 Nisan 1920’te; Egemenlik, İstanbul’dan Ankara’ya (Saltanattan, Ulus’a) geçmekle kalmıyor, Egemenliğin kaynağı ve yapısı da değişiyordu.
Dinsel ve geleneksel Osmanlı Egemenliğinin yerine Ulus Egemenliği geçiyordu.
Osmanlı Devletinin karşısında; tüm siyasi ve hukuki yetkileri elinde toplayan TBMM, bir İhtilal Meclisi olarak, tarihi bir sorumluluk yükleniyordu.
Artık ‘Ulusal Egemenliğin’  önünde ne zincirler ne de tahtlar ve taçlar durabilirdi.
  Meclisin kurucusu Mustafa Kemal, bu olayı; “23 Nisan 1920 Türkiye Milli Tarihi’nin başlangıcı yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir husumet dünyasına karşı, ayaklanan Türkiye Halkının TBMM’Nİ vücuda getirmek, hususunda gösterdiği mucizeyi ifade eder” sözleriyle değerlendirerek, ‘MECLİSİ ULUSAL İRADENİN’ eseri olarak göstermiştir.
23 Nisan 1920’te Ankara’da Meclis açıldıktan sonra; adını koyan ilk kararında; TBMM deyimini kullanmıştır. TBMM,  ‘Türk Ulusunu temsil edecektir.’
  Adının başındaki “TÜRKİYE” sözcüğü devlet yaşamında ilk kez kullanılmaktadır.
Osmanlı Anayasasında; Devlet; “Osmanlıdır”, Saltanat; “Osmanlıdır”, Ülke; “Osmanlıdır”, Uyruklar; “Osmanlıdır.
Oysa açılan yeni dönemde; “Türklük”, “Osmanlılık”ın üzerine çıkmaktadır.
Artık Türk Milliyetçiliği de filizlenmektedir.
Kurulan yeni devlet; temelini Türk Ulusu’na dayandırmaktadır. Bunun da bir DEVRİM olduğu görülmektedir.
  Göksel İrade; yerini insan iradesine, beşeri İRADE’YE bırakmıştır. Egemenliği kullanma hakkı, fiilen halkın temsilcileri tarafından, halk adına kullanılmaya başlanmıştır.

Ulus Egemenliği ile;
Kurtuluş Savaşı kazanılmış,
Emperyalizm ve Hristiyanlık yenilmiş,
Megalo İdea ortadan kaldırılmış,
Sevr Antlaşması yok edilmiş,
Batı Anadolu ve Trakya işgalden kurtarılmış,
Doğu Sorunu çözülmüş,
Saltanat ve Halifelik kaldırılmış,
Lozan Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşı hesapları ve yüzlerce yıllık sorunlar çözülmüş,
Misak-ı Milli esasları yaşama geçirilmiş
ve Yeni Türk Devleti Dünyaya tanıtılmıştır.
  Türk Devrimi ile Türkiye Cumhuriyeti Çağdaş Dünyadaki yerini almıştır; Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşma yoluna koyulmuştur.
Mustafa Kemal’in hedeflediği DÜZENİ, yani “Milli Egemenlik ve Bağımsızlığa bağlı, aynı zamanda barışçı ve insancı, Milliyetçi, Laik, Halkçı, Demokratik Parlamenter Sistemi benimsemiş, Atatürkçü özde Devrimci, tüm Dünya Uluslarıyla her alanda işbirliğine açık, her türlü diktayı reddeden, Haklar, Hürriyetler ve Kalkınma düzenini” kurma çabasına girmiştir.

Türk Devrimi’nin genel Amacı: “Türkiye’nin özgürlükçü bir ortamda ve Tam bağımsız olarak ve Kendi Kimliği ile Çağdaş Dünya’da yerini alması” biçiminde ortaya konulmuştur.

İzninizle biraz Batı’ya dönmek istiyorum; Avrupa’da Mutlak Egemen Krallıklar devri, Feodalite’nin ve Kilise’nin güçlenmesi ile çok zayıflamıştı. Topun icadı, Sömürgelerden gelen servetin büyüklüğü Krallara yeni bir güç kazandırdı.
Daha Orta Çağda, Saint (Sent) Agustinus; “Tanrının hakkı Tanrıya, Sezar’ın hakkı Sezar”a görüşünü ortaya atmıştır. Fransa’da Jan Boden; Cumhuriyet’in Altı Kitabı” adlı eserinde: “Egemenliğin Tanrı tarafından Krala verildiğini, Egemenliğin bölünemeyeceğini ortak olarak kullanılamayacağını” yazıyordu.
14. Lui; Jesvi Letat (jösvi leta); “Devlet benim” diyordu.
Jan Jak Russo, Cenevre yönetimini inceleyerek; ‘Genel irade’yi ortaya attı. Genel İrade dediği; Seçimde kazanmayı; “Mutlak Otorite Hakkı’ olarak algıladı.
“Genel irade; bölünemez, tartışılamaz, hata yapmaz” buyurdu.
Bizde de bu görüşü savunan yöneticileri sanırım anımsadınız.

Bizde de; iktidardakiler, “Çoğulculuğu, çoğunlukçuluk olarak” algılamıyorlar mı?

Hz. Muhammed’den sonraki, Dört Halifeler Dönemi, Emevi ve Abbasiler Döneminde de; Egemenlere UHREVİ sıfatlar yakıştırdılar.
Osmanlı İmparatorluğu zora düşünce; Yavuz’un üstlenmeye tenezzül etmediği Halifeliğe; dönemin Padişahları yapıştıkça yapıştılar.
“Tanrının yeryüzündeki gölgesi” oldu çıktı son dönem Osmanlı Halifeleri.
Bu inanış Orta Asya Türk devletlerinde de vardı. GÖK TANRI; Bir aileye egemenliği kullanma yetkisi verirdi.
“KUT” göksel Tanrısal demektir. O egemen aile bireyleri kutsaldı. Egemenlik kavgası da bu aile bireyleri arasında olurdu.
Büyük Selçuklularda; yönetici ailenin kadınları bile iktidar entrikalarına karışırlardı.

Bizde; Amasya Genelgesi ile Padişahın Tanrısal oyunu bozuldu, Erzurum Sivas; ayrıca Alaşehir, Balıkesir, Kongreleriyle halk, egemenliğini kullanmaya başladı.
23 Nisan 1920’de açılan TBMM, “Hâkimiyet kayıtsız koşulsuz ulusundur” ilkesini ortaya koydu.
Çok partili sisteme geçtikten sonra; siyasi partiler, Atatürk Devrimini sulandırdılar, Türkiye’yi de bulandırdılar.
“Hâkimiyet Allah”ındır sözünü halk yığınlarına ezberlettiler.  Acaba; Allah’ın olan Hâkimiyet Hakkını O’nun adına kim kullanacaktır!
Çeşitli ümmetlerden,  bir tek HALK’A, bir tek halktan, tek bir MİLLET’E dönüşen ulusumuzu tarikatlara, cemaatlere böldüler.
Şeyh-politikacı ilişkisi; bilimsel ve tarihi gerçekleri, safsataya dönüştürmeye çalışmakta.
Mustafa Kemal; “Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türk Halkına TÜRK MİLLETİ denir” demişti.
İradeyi kullanacak Millet Sokak güruhlarına teslim edildi.
İsmet Paşa’nın Lozan’da reddettiği ve Lord Cürzon’un cebine koyduğu EGEMENLİKLE bağdaşmayan istekler; günümüzde kurtuluş simidi oldu.
Ver kurtul. Sat kurtul!
Mustafa Kemal, KURTULUŞ için Millileştiriyordu, şimdi ise kurtuluş için ÖZELLEŞTİRİYORUZ…
İkinci Dünya Savaşından sonra, oluşan kamplaşmalar, mutlak Devlet Egemenliğini zayıflattı. Egemenliğin bir bölümü, karşılıklılık (mütekabiliyet) numaralarıyla yabancılara verildi.
Devletimizin MUTLAK YARGILAMA HAKKI delindi.
Borçlanıldıkça, egemenliği kullanma hakkı, dış isteklere göre kullanıldı.
Stratejik tesislerin özelleştirilmesine karşı çıkanlara kötü gözle bakıldı.
Küreselleşme edebiyatına; İngiliz ve Amerikan gençliği—kendi ulusal çıkarlarına karşın—ayaklanarak karşı çıkmaktadırlar. Bizim adımıza, geri kalmış Ülkeler adına…
Ya biz…
Bizler ne yaptık?
Ya da ne yapacağız?
Hani demokrasi rejimi tepki rejimi idi…
95 yıl önce bugün; egemenlik, hanedandan sökülüp alınarak, gerçek sahibine teslim edilmiştir.
Bu uygulama ile Türk Toplumunun, Ümmet’ten Ulus’a, ‘Kulluk’tan ‘Yurttaş’lığa geçişi sağlanmıştır.
Bu Devrimi gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk ve dava Arkadaşlarını şükranla yâd edelim ve bize kazandırdıklarının değerini bilelim.
VE BU BİLİNCİMİZİ KORUYARAK, BİZİ YENİDEN “ÜMMET”E VE “KUL” OLMAYA DÖNÜŞTÜRMEK İSTEYENLERİ, AÇILIMLARLA; EGEMENLİĞİMİZİ; BÖLÜCÜLERLE PAYLAŞTIRMAK İSTEYENLERİ, BOP VE KÜRESELLEŞME MASALLARIYLA BİZİ AB VE ABD’YE,  MAHKÛM ETMEK İSTEYENLERİ DÜŞ KIRIKLIĞINA UĞRATALIM…

Ahmet AVCI
Emekli Subaylar Derneği Konak şubesi 2. Bşk.
22 NİSAN 2015
İZMİR


3 Mart 2015 Salı

273- HİLAFETİN KALDIRILMASI

HİLAFETİN KALDIRILMASI: 3 MART 1924
Türk Devrimi’nin önemli aşamalarından olan Halifeliğ’in kaldırılışı 3 MART 1924 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
91yıl önce yaşanan bu gelişme ile:
• Devrimin önündeki en büyük engel kaldırılmış, 
• Cumhuriyet yönetimi ve ulusal egemenlik güç kazanmıştır.
 • Devletteki iki başlılık görüntüsü ortadan kalkmış, 
• 600 Yıllık Hanedanlığın defteri kapatılmıştır.
 • Eğitimde, yönetimde, hukukta dini anlayış yerine laik anlayış yerleşmeye başlamıştır.
• Padişah ve Halifeye sadakatin yerini Ulus ve Devlete sadakat anlayışı almıştır.
• Meşruluk anlayışı, dünyevileşmiştir.
3 Mart 1924 yılında çıkartılan; “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Toprakları dışına çıkartılmasına dair kanun”lar Türkiye’yi Laikleştiren yasalardır.
Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu bunalım bu iki yasa yüzündendir. İktidar mücadelesi Devrim Yasaları bağlamında yapılmaktadır.
İçinde yaşadığımız bu süreçte; tarihi ve o günlerdeki gelişmeleri anımsamanın ve günümüze ilişkin dersler çıkarmanın yararlı olacağı değerlendirilmektedir.

Türkiye 1919-1923 yılları arasında siyasal bir devrim yaşamıştır. Ulusal Egemenlik ve Ulusal bağımsızlığı sağlamak (1919-1922) siyasal devrim demektir.
Başlangıçta Devrimin okları dışarıya çevrili idi, Emperyalizm hedef alınmıştı. Kurtuluştan sonra ikinci aşamada, Siyasal Devrimin yönü İÇE çevrildi. Osmanlının geleneksel kurumlarını hedef aldı. İlk aşamada, daha çok milli (Antiemperyalist) görüntü veren Siyasal Devrim, ikinci aşamasında (1922-1924) demokratik karakterini öne çıkarmaktaydı.

Bu oluşumun üç önemli kademesi vardır:
• Saltanatın kaldırılması.
• Cumhuriyetin ilanı.
• Hilafetin kaldırılması.

Hilafet; 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı yasa ile kaldırılmıştır.
Hilafet kaldırılmış, Osmanlı Hanedanı üyeleri Yurt dışına çıkartılmıştır.

3 Mart 1924’te çıkartılan devrim Yasaları ile;
Devrimlerin önündeki engel kaldırılmıştır.
Eğitimde, yönetimde, hukukta dini anlayış yerine laik anlayış yerleşmeye başlamıştır.
Cumhuriyet yönetimi ve ulusal egemenlik güç kazanmıştır.
Hilafetin kaldırılması, demokratikleşme yolunda bir operasyondur. Devletin tepesindeki iki başlılık son bulmuştur.
Laikleşme yolunda atılmış önemli bir adımdır.
Sünniliğin siyasal dayanağı ortadan kalkmıştır.
Padişah ve Halifeye sadakatin yerini Ulus ve Devlete sadakat anlayışı almıştır.
Meşruluk anlayışı, dünyevileşmiştir.
Milliyetçiliğin yolu açılmıştır.
Türkiye ile İslam dünyası arasındaki bütünleşme iddiaları ortadan kalkmıştır. İslam Dünyası üzerindeki, koruyucu şemsiye olma rolünden vazgeçilmiştir. İslam dünyasını, ”Kanlı Hilafet Kavgalarından” kurtarmıştır.
Arap halkları da Uluslaşma süreçlerinde serbest bırakılmışlardır. 600 Yıllık Hanedanlığın defteri kapatılmıştır
Ankara İstanbul çelişkisi sona erdirilmiştir.
Hilafetin kaldırılması; Devrimci- Evrimci farklılaşmasına da son vermiştir.
Sonradan; Devrim yasalarının sulandırılmaya çalışıldığını hata sulandırıldığını ne  yazık ki gördük: Bir Başbakan: “BİZ SEÇİM BEYANNAMESİNDE ‘MİLLETE MAL OLMUŞ İNKILÂPLARI MAHFUZ TUTACAĞIZ’ DEMİŞTİK. ŞİMDİ GENE AYNI NOKTADA DURUYORUZ. MİLLETE MAL OLMAMIŞ, MİLLET VİCDANINA DEĞİRMEN TAŞI GİBİ ÇÖKMÜŞ, BAZI TEDBİRLERİ KALDIRACAĞIZ” DİYE BİLMİŞTİR.
Yine aynı Başbakan: “Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirirsiniz” diyebilmiştir.

Devrim Yasaları ve Halifelik’i kaldıran yasalar olmasaydı; Türkiye bugün Yemen’den, Sudanan’dan Afganistan’dan farklı olmazdı.
Başarılan ne varsa; Cumhuriyet yarattı.
1923’ten bu yana; Cumhuriyete ve onun çağdaş mirasına karşı ve düşman olanlar, şimdi onun” servetine el koymak” istemektedirler.

Anayasamızsın açık hükümlerine karşın ne yazık ki bugün de hilafet özlemcileri boy gösterebilmektedirler…

91 yıl sonra da olsa; bize aydınlık çağdaş uygarlık yolunu açanları başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm emeği geçenleri şükranla anıyoruz…

3 MART 2015
Ahmet AVCI


22 Şubat 2015 Pazar

272- VATAN TOPRAĞI TERK EDİLDİ

VATAN TOPRAĞI TERK EDİLDİ…
1921 tarihli Ankara Antlaşması ve 1923 Tarihli Lozan Antlaşması ile Vatan Toprağımız olarak tescillenen SURİYE’DEKİ SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ VE SAYGI KARAKOLUMUZ; sorumsuzca yürütülen DIŞ POLİTİKA’NIN başarısızlığı sonucu savaşılmadan İŞİT terör örgütünün tehdidine boyun eğilerek, terk edilmiştir…
Bu başarısız politikadan ötürü, tüm ilgili kurumlar sorumludur…
Vatan Toprağını Terk Kararını Hangi Makam vermiştir, TBMM’DEN izin alınmış mıdır?
Hukuka uygun mudur?
Bilemiyoruz…
Operasyon için başka örgütlerden izin alınmış mıdır, işbirliği yapılmış mıdır?
Bilemiyoruz…
Operasyon için İŞİT Terör örgütünün izni alınmış mıdır?
Bilemiyoruz…
Ancak gelinen noktada; bu bölgenin boşaltılması bizce de gerekli idi…
Ve bu boşaltma işlemini de Türk Silahlı Kuvvetleri başarı ile yerine getirmiştir…
Sonuç olarak; VATAN TOPRAĞININ terk edilmesi durumuna gelinmesi Ülkemiz için yüz karası bir durumdur…
Tek tesellimiz, burada görevli askerlerimizin, bir kayıpla da olsa salimen ülkelerine dönebilmiş olmalarıdır…
Şehit Astsubayımız Halit AVCI’YA da Allah’tan rahmet dilerim…

Ahmet AVCI
22 ŞUBAT 2015




271- İZMİR İKTİSAT KONGRESİ

İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
17 ŞUBAT 1923

17 ŞUBAT 1923’te toplanan İZMİR İKTİSAT KONGRESİ Ekonomik TAM BAĞIMSIZLIĞIMIZIN TEMELLERİNİ ATMIŞ OLSA DA ne yazık ki Devrim TARİHİMİZ’DE hak ettiği yeri bulamamıştır…

Osmanlı Devletinin ekonomisi, kuruluşundan yıkılışına kadar, tarıma dayalı idi…
Osmanlı, topraklarını genişletmesine karşın, Rönesans ve Reformu görmezden geldiği gibi SANAYİ DEVRİMİ’NE de uzak kaldı…
Devlet gücü zayıflayınca; GANİMET VE VERGİ KAYNAKLARI DA KURUDU…
Ekonomisinin gelişmesini KAPİTÜLASYONLARA BAĞLADI…
Böylece de EKONOMİK KALKINMANIN TEMELİ OLAN SERMAYE BİRİKİMİ GELİŞMEDİ, SANAYİLEŞME DE OLMADI.

1839 TARİHİNDEN SONRA siyaseten BATI’YA yönelen Osmanlı 1855 yılından itibaren de ekonomik olarak borçlanmaya başlamıştır. Yüksek faizle alınan borçlar, ekonomiyi geliştirme yolunda değil de verimsiz alanlarda kullanılınca işe yaramamıştır.
Osmanlı Devleti, 1876 yılında, aldığı borçların faizini bile ödeyemez hale gelmiştir. 1880’de de resmen iflasını açıklamıştır…

Alacaklı devletler, OSMANLI MALİYESİNİ denetim altına almak için “DÜYUN-İ UMUMİYE”Yi (genel borçlar yönetimi) kurdu.
Ekonomik bağımsızlığını yitiren Osmanlı’nın egemenliği de artık tartışmalıdır…

Osmanlı, Balkan Savaşlarıyla da, en bereketli topraklarını yitirmiş, ardından girdiği BİRİNCİ DÜNYA savaşı ile de tüm kaynaklarını tüketmiştir.

Milli Mücadele işte böylesine tükenmiş bir ülkede başlamıştır.
KURTULUŞ SAVAŞI’NIN BU OLUMSUZLUKLAR İÇİNDE, KAZANILMASI BİR MUCİZEDİR…
Kurtarılan yurt köşeleri yakılıp yıkılmıştır.
Anadolu hepten yoksullaşmıştır.
ÜLKE, baştan sona yeniden kurulmalıydı. Her alanda atılım gerekli idi…
Üretimin ve devlet gelirinin arttırılması zorunluydu.
Bunun için de ekonomik canlanmanın sağlanması şarttı.

Ancak; EKONOMİYE, HANGİ ÇEVRELERLE VE NASIL BİR GELİŞME SAĞLANACAKTI?
CUMHURİYET KURULMADAN BUNUN ARAYIŞINA GİRİLDİ…

17 ŞUBAT 1923 tarihinde İZMİR’DE İKTİSAT KONGRESİ toplanması kararı verildi…

İzninizle, Kongre öncesini bir görelim:

Kurtuluş Savaşı’nın Askeri aşaması 9 Eylül 1922’de ZAFERLE sonuçlanmış, Mudanya MÜTAREKESİ imzalanmış, Saltanat Kaldırılmış, Padişah Vahdettin Ülkeden kaçmış, İstanbul, TRAKYA Ve Boğazlar hala İşgal altında, Lozan Görüşmeleri devam etmekte…

14 Ocak 1923’te Mustafa Kemal kuracağı parti hakkında temaslar yapmak, yapılacak atılımlar konusunda aydınları yoklamak, İstanbul Basınının ileri gelenlerini aydınlatmak ve Orduyu denetlemek, halkın dertlerini yakından incelemek için uzun bir Yurt gezisine çıktı.

Tedavi için daha önce İzmir’e göndermiş olduğu Annesi Zübeyde Hanım, aynı gün İzmir’de öldü. Mustafa Kemal, Annesinin cenazesine gelemedi…

Mustafa Kemal’in yurt gezisine çıkışını fırsat bilen muhalifler; 15 Ocak’ta; Afyonkarahisar Mebusu Hoca şükrü imzasıyla ”Hilafet-i İslami’ye ve Büyük Millet Meclisi” adlı bir broşür yayımladılar. Hilafet kurumunun korunmasını istediler.
Ana fikir: ”Halife Meclisin, Meclis Halife'nindir.”

Mustafa Kemal, verdiği yanıtta; ”Meclis’in Halife’ye değil, Millete ait olduğunu, Hilafetin dinle ilgisi olmadığını, kendisi öldürülmedikçe başladığı Devrim ve ilerlemenin durdurulamayacağını” açıkladı.

Yurt gezisini sürdüren Mustafa Kemal Paşa, 27 Ocak’ta İzmir’e gelmiş, 29 Ocak 1923 tarihinde de Latife hanımla evlenmiştir.

Kararlaştırıldığı gibi 17 Şubat 1923 günü başlayan İZMİR İKTİSAT KONGRESİNE katılmıştır.

Tarihimizde; ekonomik sorunların çok ayrıntılı biçimde ve toplumdaki belli başlı kesimlerin temsilcileri tarafından tartışılıp görüşüldüğü ilk toplantı budur…
Her önemli işimizde olduğu gibi, bu konunun öncüsü de Mustafa Kemal Paşa olmuş ve KONGREYİ o açmıştır.
Bu Kongrede yaptığı konuşmada:
“SİYASAL ZAFERLER, NE KADAR BÜYÜK OLURSA OLSUNLAR, EKONOMK ZAFERLERLE TAÇLANDIRILMAZLARSA, MEYDANA GELEN ZAFERLER KALICI OLAMAZ, AZ ZAMANDA SÖNER”. “EKONOMİ DEMEK, HER ŞEY DEMEKTİR. YAŞAMAK İÇİN, MUTLU OLMAK İÇİN, İNSANLIĞIN VARLIĞI İÇİNE GEREKLİ İSE O DEMEKTİR…”
Mustafa Kemal PAŞA, bu konuşmasında; ekonomik sistemin ilkelerini de ortaya koymuştur…
Siyasal Bağımsızlık gibi ekonomik bağımsızlığı da hedef olarak ortaya koymuştur…
Kongreye seslenişi şöyle sürdürmüştür:
“GERÇEKTEN MEMLEKETİN VE ULUSUN İHTİYACINA UYAN EN ESASLI PROGRAM ÜZERİNDE BÜTÜN ULUSUN BİRLİK VE AHENK İÇİNDE ÇALIŞMASI GEREKLİDİR. YÜKSEK KURULUNUZ BU ESASLARIN EN DEĞERLİLERİNİ İNŞALLAH BULUP ORTAYA KOYACAKSINIZ. ARKADAŞLAR, BENCE YENİ DEVLETİMİZİN YENİ HÜKUMETİMİZİN BÜTÜN ESASLARI EKONOMİK PROGRAMDAN ÇIKARILMALIDIR…”

Çiftçi, işçi, tacir ve sanayici temsilcilerinden 1135 kişinin katıldığı kongre Mustafa Kemal Paşa’nın yukarıdaki istek ve dilekleri doğrultusunda çalışmıştır.
Kongre’de ÜLKEN’NİN bütün ekonomik ve mali sorunları görüşülmüş, tartışılmış ama O’nun istediği program hazırlanamamıştır…

Kongrede her kesim, kendi dertlerinin çözümüne öncelik tanınmasını istiyordu…
Ülkemizde yetenekli ve bilgili uzman iktisatçılar henüz yetişmemişti.
Pek çok ekonomik kavram bilimsel açıdan tanınmıyordu.
Tüm bu nedenler, istenen programın yapılmasını engellemiştir…

Ama kongrede ilk kez, bütün ekonomik sorunların, dertlerin sıkıntıların konuşulup tartışılması çok yararlı olmuştur.
Ayrıca kongrede temel bir ilke de kabul edilmiştir. TAM SİYASAL BAĞIMSIZLIĞIN YENİDEN KURULDUĞU VE EKONOMİK BAĞIMSIZLIĞIMIZIN LOZAN'DA TARTIŞILDIĞI SIRADA VARILAN BU İLKE KARARI ÖZELLİKLE GÜNCEL VE DİPLOMATİKTİR.
BU İLKE ŞUDUR: EKONOMİK BAĞIMSIZLIĞIN HER KESİMİN MENSUPLARI TARAFINDAN TİTİZLİKLE KORUNACAĞINA AND İÇİLMİŞTİR. (MİSAK-I İKTİSADİ)
BÖYLECE “ULUSAL EKONOMİ İLKESİNE” gidiş gerçekleşme yoluna girmiştir.
Türkiye, İKTİSAT KONGRESİ’NDEN beş ay sonra LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI İMZALANDI.
Ve Cumhuriyet İlan edildi…

BİLİNDİĞİ GİBİ, LOZAN DA TÜM KAPİTÜLASYONLAR KESİN BİÇİMDE KALDIRILMIŞ, YABANCI DEVLETLERİN YURDUMUZDAKİ HER TÜRLÜ AYRICALIĞI SONA ERMİŞTİ.
Böylece içilen AND’IN amacı gerçekleşmiş oluyordu: EKONOMİK BAĞIMSIZLIK TA KAZANILMIŞTI.

Ya bugün; Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN bizlere kazandırdığı, Siyasal Bağımsızlıktan da Ekonomik bağımsızlıktan da söz edecekler beri gelsin…
Hatta Milletin birliğinden ve Vatanın bütünlüğünden dem vuracaklar da…
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK;
Devriminin önemli aşamalarından olan İzmir İktisat Kongresinin açılışının 92’nci yıl dönümünde aziz hatıran önünde saygı ile eğiliyor ve mahcubiyetimizi bildiriyorum…
Ne yazık ki size layık olamadık, hem sahiplenemedik, koruyamadık, hem de değerlerini bilemedik…
Affet bizi ATAM…

Ahmet AVCI
İZMİR
17 Şubat 2015



Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar