Emekli askerim, Albay rütbesi ile emekli olduktan sonra; Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümünde Okutmanlık yaptım. BİLGİ, GÖRGÜ VE ÖNGÖRÜLERİMİ; BU BLOGDA OKUYUCULARLA PAYLAŞMAK İSTİYORUM. ÖNERİ,UYARI VE YORUMLARINIZ BENİM İÇİN DEĞERLİDİR. ATATÜRK'ÜN İZİNDE YÜRÜYECEĞİMİ VURGULAYARAK, "BİLGİ SAHİBİ OLUNMADAN FİKİR SAHİBİ OLUNMAYACAĞINI" HATIRLATMAK İSTİYORUM.
18 Kasım 2013 Pazartesi
215- DİYARBAKIR GÖSTERİSİ BAYRAM DEĞİL HÜSRANDIR...
DİYARBAKIR GÖSTERİSİ, BAYRAM DEĞİL HÜSRANDIR! “Terör tanımı
16 Kasım 2013 Cumartesi
214- SON PADİŞAH VAHDETTİN'İN ÜLKEMİZDEN KAÇIŞI!
SON
OSMANLI PADİŞAHI VAHDETTİN (1861- 1926)
Ve
ÜLKEDEN
KAÇIŞI- 17 KASIM 1922
Sultan Vahdettin, 1861 yılında dünyaya
gelmiştir.
Veliaht Yusuf İZZETTİN’NİN ani ölümü
üzerine Veliaht olmuş, Sultan Reşat’ın ölümü üzerine de 1918 yılında Birinci
Dünya Savaşı’nın en yoğun ve kara günlerinde tahta çıkmıştır…
Sultan Vahdettin, ağabeyi İkinci
Abdülhamit’in kötü bir kopyasıdır. Bu iki kardeşin davranışları, iç ve dış
politikadaki tutumları birbirine benzer.
Vahdettin’in felaketini biraz da bu
benzerlik hazırlamıştı
Osmanlı Hanedanı’nın şerefli olduğu
kadar bayağı olaylarla da yüklü yaşamının son çağında, normal insan yetiştiği
çok az görülmüştür.
Saltanat Makamına nice tehlikelerden
geçerek ulaşmak, ondan sonra da elde edilen tüm dünya nimetlerine rağmen iğneli
bir taht üzerinde oturmak, bu insanların değişmez kaderi idi.
Öyle iken Vahdettin’in Şehzadeliği
gibi Veliahtlığı da şanslıdır. Ağabeyi Abdülhamit’in sevgisi sayesinde
yaşamının Şehzadelik dönemi rahat geçmekle beraber, Hanedanın bünyevi hastalığı
ve dış etkiler yüzünden birçok münasebetsiz olayın gürültüsü arsında geçti.
Sefahat yüzünden ölen babası Sultan
Abdülmecit’i hiç tanımadı. Amcası Sultan Abdülaziz’in HAL’İ ve öldürülmesi (ya
da intiharı), iki büyük kardeşi Murat ve Abdülhamit arsındaki çirkin mücadele, Sultan
Murat’ın tahttan indirilmesi gençlik hatıraları arasında önemli yer tutar.
Daha sonra; Abdülhamit’in uzun süren
huzursuz SALTANATININ en yakın tanığı olmuş ve tahttan indirilişini de
görmüştür.
Genç Türk hareketi, İttihat ve Terakki,
ihtilaller, isyanlar, savaşlar, Vahdettin’in ŞEHZADELİK VE VELİAHTLIK yaşamını
dolduran diğer olaylardır.
Kimi gözlemciler, Vahdettin’in diğer
şehzadelere göre daha iyi yetiştiğini söylerler.
Oysa gördükleri ve yaşadıkları, ona
bilgi ve tecrübeden çok korku, vehim ve güvensizlik kazandırmıştır. Bu nedenle SALTANATI
sırasında pek az kimseye güven duyabilmiş, dolayısıyla bu ters etkilerden
kurtulamamıştır.
Kendisine de fazla güveni yoktu.
Padişah olduğu günlerde tebrik için huzura çıkan Şeyhülislam Musa Kazım
efendiye şöyle demiştir:
“Ben bu makam için hazırlanmadım.
Çocukluğumdan beri, vücutça rahatsız olduğumdan layığı ile tahsil yapamadım.
Sinnim kemale erdi (57 yaşında idi). Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderlerle
(Veliaht Yusuf İzzettin) hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu
makama intizar da değildim. Fakat takdiri ilahi ile teveccüh etti, bu görevi
deruhte ettim. Şaşırmış bir haldeyim. Bana dua ediniz.”
Sabık Adliye Nazırı İbrahim Bey’e de
Şunları söylemiştir: ”Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiç bir şeyden korkmam.
Fakat ağır bir vazife deruhte ettim. Allah’tan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır,
siz böyle şeyleri anlarsınız. Odalardan birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm,
birinde babam vefat etmiş, birinde amcam ya da birader bir şey olmuş. Elhasıl
biri ruhperver, biri feci. Bunları gördükçe mütehayyiç oluyorum.”
Sultan Vahdettin, yetersizliğini
bildiği halde danışmanlarını iyi seçememiştir. İttihatçılar çekilince
yanlarında yalnızca ittihatçı düşmanları kaldı. Meclis-i Mebusan'ı da
feshettikten sonra artık çeşitli fikirlerin tartışılmasına da imkân kalmamıştı.
Ve dar yakın çevresinin etkisine girmişti. Kendisinin ve devletin tüm
geleceğini İngiltere’nin insafına bırakmıştı.
Vahdettin’i bu yanlış yoldan çevirecek
adamlar yok değildi. Ancak ne yazık ki koca Osmanlı İmparatorluğu içinde ancak
ihtiyar Tevfik Paşa ile yetersiz Ferit Paşaya inanıyordu.
Başından sonuna kadar Kuvayı Milliye
ye karşı durması çokça bu politik inanışından geliyorsa, biraz da Mustafa Kemal
Paşadan korkmasındandır. Mustafa Kemal’den beklediği tehlike onu; hiçbir
meziyeti olmadığını bildiği Ferit Paşa’ya daha fazla sarılmak zorunda
bırakıyordu. Tevfik Paşanın dirayetine ise gerçekten inanıyordu. Tahtı
sallantıda iken kullanacağı adamlarda aradığı en büyük nitelik “SADAKAT”Tİ.
Mustafa Kemal Paşa’yı Veliahtlığında,
Almanya seyahatinde tanımıştı. Bu genç Paşa daha o zaman çok tehlikeli laflar
etmiş onu ürkütmüştü. Savaşın son günlerinde telgrafla kendisine” falanı Sadrazam
yap, beni de Harbiye Nazırı yap,” diyen Mustafa Kemal Paşa’da büyük bir ihtiras
seziyordu.
Kuvayı Milliye hiçbir zaman Padişah’a
karşı görünmediği halde Padişah’ın gösterdiği husumet, gerçekte Kuvay-ı Milliye
akımına değil, bizzat Mustafa Kemal Paşayadır.
Sultan Abdülaziz’e Hüseyin Avni Paşa,
Sultan Abdülhamit’e Mithat Paşa nasıl birer amansız düşman olarak görünmüşlerse,
Sultan Vahdettin’in karşısına da Mustafa Kemal Paşa çıkmıştı.
Hem Mustafa Kemal onlardan daha
tehlikeli idi, Padişahın önce ORDUSUNU, sonra ÜLKESİNİ elinden almış, TEBAASINI
kendisinden ayırmıştı.
Elbette sıra TAHTINA da gelecekti.
Milli Mücadele süresince; Pek söz
edilmemekle birlikte en çetin mücadele Vahdettin ile Mustafa Kemal arasında
olmuştur. Çünkü mutlaka biri diğerini tasfiye edecekti.
Her ikisi de bunu gayet iyi biliyordu.
Vahdettin İstanbul’da kalmak ve
Kuvay-ı Milliye ye karşı davranmakla, davayı daha başlangıçta kaybetmiştir.
Oysa, İstanbul’un işgaline (16 Mart
1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahdettin’in elinde tahtını kurtaracak
fırsat vardı: ANADOLU’YA GEÇMEK.
Eğer bunu yapabilseydi. Mustafa Kemal,
sonuçta padişahın Sadrazamı olurdu.
Tüm memleket ölüm kalım mücadelesi
içende yaşarken, Padişahın Yıldız sarayında oturması, Başkent halkının
acılarının azalmasına bile yaramamıştır.
Vahdettin 1920 yılında akıl edemediği
şeyi, iki yıl sonra yapmak zorunda kaldı.
Hem bu kez İstanbul’u, Sarayını,
Saltanatını ebediyken terk edecek ve MİLLETİN KUCAĞINA DEĞİL Düşmanın
himayesine sığınacaktır...
ÜLKEDEN KAÇIŞ…
Vahdettin, elbette Türk Milletine
karşı işlediği suçların Birgün hesabını vereceğini biliyor ve Milletin
adaletinden korkuyordu.
Milli Mücadele’yi taçlandıran Büyük
Taarruz sonunda Yunan birlikleri 9 Eylül 1922 de denize dökülüp, sonra da
birliklerimiz Çanakkale Boğazına dayanınca; tüm dünya gibi Osmanlının son Hükümdar’ı
da hayret ve endişe içinde olayların yıldırım hızıyla gelişmesine, büyük bir
heyecan ve korkuyla tanık olmuştu.
HESAP VERME ANI YAKLAŞIYORDU…
Düşmanla işbirliği yapan hükümdarların
sonunu tarihler de yazıyordu…
Saltanatın kaldırıldığı 1KASIM 1922
den itibaren huzuru kaçmıştı.
Vahdettin
“DEVRİK Hükümdar” durumuna düştü. Halifelik ise boşta
kalmıştı.
Milli Hükümetin temsilcisi Refet PAŞA İstanbul’da
idi…
Refet PAŞA’NIN kendisini karşılamaya
gelen Padişah’ın Yaveri’nin; “HOŞ GELDİNİZ. PADİŞAHIMIZIN SİZE VE TEMSİL
ETTİĞİNİZ MİLLİ HÜKÜMETE SELAMLARINI İLETMEKLE GÖREVLENDİRİLDİK.” sözleri
üzerine, Refet PAŞA’NIN; “PADİŞAH’A KARŞI DUYDUĞUM SAYGI VE TEŞEKKÜRÜ LÜTFEN
KENDİLERİNE SUNUNUZ.” yanıtı,
Vahdettin’in kaderini ortaya koymuştu…
İngiliz işgal Kuvvetleri komutanı
General Harrington’un Saraya sıkça gidiş gelişi gözden kaçmıyordu. Kaçış planı
hazırlandığı belli idi…
Padişah
Vahdettin 10 Kasımda, ”Cuma selamlığında” bulundu. Mustafa Kemal Paşa ile
görüşme isteği reddedildi. Saray çevresindeki güvenlik önlemleri arttırıldı.
Padişah artık yalnızdı. İngiliz Generali Harrington’a; ”İstanbul’da hayatının
tehlikede olduğunu belirterek, sığınma hakkı” istedi.
Harrington,
başvurunun yazılı yapılmasını istedi. Vahdettin talebi, Halife sıfatı ile ve
yazılı olarak yineledi.
600 yıllık OSMANLI Hanedanı’nın
sonuncu Sultanı, şu iki satırlık Yazı ile iltica etmiştir:
“Der saadet İşgal Orduları
başkumandanı
General Harrington Cenaplarına,
İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden,
İngiltere Devleti Fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara
naklimi talep ederim efendim.
16 teşrinisani (KASIM) 1922
Halifei Müslümin
Mehmet Vahdettin”
Vahdettin’in; 600 yıllık bir aile ve
kahraman bir millet için yaptıkları çok ağırdı…
Milli Mücadele’de düşmanla işbirliği
yaptığı ve Milli Mücadeleyi baltaladığı gibi, Milletine hesap verme ve milletin
adaletine güvenme yürekliliğini de gösterememiştir…
17 KASIM 1922 Cuma günü, Yıldız Camisi
önünde toplanan vezirler ve yüksek rütbeli kişiler, CUMA SELAMLIĞINA alışıldığı
gibi katılacak HALİFE’Yİ BOŞUNA bekliyorlardı.
Sarayın özel askerleri renkli kıyafetleri,
beyaz eldivenleriyle özel bölüklerin yaldızlı kalpaklı, çizmeli subayları
gösterişli tavırlarıyla her an YILDIZ SARAYI’NIN kapısından gözükecek arabayı
karşılamaya hazırdılar…
Ezan okundu. Vakit bir hayli geçti,
gelen giden yoktu…
Sultan Vahdettin, o gün sabahtan kaçış
hazırlıklarına başlamıştı.
Yanına on iki kişi alacaktı.
Kaçış Malta köşkünden yapılacaktı.
Saray’dan üç araçla çıkıldı.
Dolmabahçe Sarayı’nın Rıhtımında
İngiliz Bayrağı taşıyan motor, Marmara da demirli İngiliz zırhlısı MALAYA’YA
kaçakları ulaştırdı.
Artık Osmanlı devri ebediyen
kapanmıştı…
Vahdettin, saltanatı döneminde bir gün
Baş Kâtibi’ne şöyle demiş: ”Bizim Hanedanımıza her türlüsü gelmiştir; Sarhoşu gelmiştir. Zalimi gelmiştir,
dinsizi gelmiştir.” Vahdettin’den sonra bu halkaya eklenecek hükmü de tarih
vermiştir. VATAN HAİNİ VAHDETTİN.
VAHDETTİN’NİN
SONU
Vahdettin,
İngiltere’ye sığınırken yalnız Halife sıfatını kullanmıştır.
Vahdettin’in
kaçışı, SALTANAT HAKKINI Osmanoğullarından da uzaklaştırmış ve tarihe
karıştırmış oldu…
Bundan
sonra bu ailede yalnızca HİLAFET unvanı kalıyordu.
Hilafet
Makamı’na da TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNCE HANEDAN’IN EN İYİ VE NİTELİKLİSİ
Abdülmecit Efendi getirildi.
Düşmüş,
Hükümdar, MALTA’DA soğuk bir törenle karşılandı. Sonra Mısır’a gönderildi…
Mısır’da hakarete uğrayan Vahdettin Mekke’ye geçti…
Tüm
Arap Hükümdarları, büyük bir ailenin bu üyesinden KENDİ SALTANATLARI İÇİN KUŞKU
DUYDULAR…
Vahdettin,
kaçarken “HALİFELİK” sanını da beraberinde götürdüğünü belirtti ise de kimse
ciddiye almadı.
Sonunda
konuk olarak hiçbir yerde kalamayacağını anlayan Vahdettin, San Remo’ya
yerleşti.
26
Mayıs 1926’da SAN-REMO’ DA öldü. Cenazesi ile ilgilenen olmadı. Borçları nedeni
ile cenazesine haciz konuldu. Mezarı Suriye’de ŞAM’DA dır.
Ahmet
AVCI
17
Kasım 2013
Not:
2010 yılı Mayıs ayında bir grup arkadaşımla; Suriye, Ürdün ve Lübnan gezisine
katılmıştım…
Bu
gezi ile gözlemlerimi “ÜÇ ÜLKE GEZİSİNDE GÖRDÜKLERİM VE DÜŞÜNDÜKLERİM” başlığı
ile yazmıştım.
İzninizle
bu yazımdan bir bölümü paylaşıyorum:
“Ben kendimi; bir Türk
Milliyetçisi ve Türk Devrimcisi olarak görürüm.
Geziye çıkmadan önce; 15
Mayıs ve 19 Mayıs tarihlerinin anlam ve önemini göz önüne alarak iki yazı
yayımlamıştım: “İZMİR’İN İAŞGALİ-ANLAMI- ÖNEMİ” ve “KURTULUŞ SAVAŞININ
BAŞLATILMASI”.
İki yazımın odağında da,
bana göre ‘CAHİL VE HAİN’ olan Padişah Vahdettin vardı.
Ama Vahdettin’in (ŞAM’DAKİ)mezarını
insani duygularla ziyaret ettim ve dua okudum. Yüreğim sızladı. Bir cami
avlusunda; Osmanlı Hanedanına mensup kişilere ait dokuz mezarın en sıradan ve
sade olanı Vahdettin’e aitti.
İçimden ağladım. Her
şeye karşın O bizim İmparatorluğumuzun son Padişahı idi.”
213- BU NE İŞTİR!
BU NE İŞTİR!
Diyarbakır’da yaşananlar, BAYRAM MI, HABUR BENZERİ BİR KEPAZELİK Mİ?
Barış bu mu?
Bu; barış ise ne zaman savaşıldı ve tarafları kimlerdi...
Sonuç ne oldu...
Terör mü bitti?
Terörist teslim mi oldu?
Bölücüler, taleplerinden vaz mı geçtiler?
Türkiye Cumhuriyeti mi telsim oldu?
Bugün “barış günü” mü?
“Kara bir gün” mü?
Yedi bin şehit ne oldu?
50 bin can nereye gitti?
Kürt bayramını anladık da; Türk bayramı ne zaman?
Osman Baydemir'in Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına “Meşe ağacının dalı nerenize battı sayın hükümet Hastirin" sözünü nereye koydunuz…
Kürtlerin bir kedisini bile vermem diyen Barzani, baş tacı mı oldu?
Bugün türkülere gözyaşı dökenlerin ŞEHİTLERİMİZ için ağladığını gören var mı?
Eğer TSK rehin alınmamış olsaydı; türban serbestîsi ve PKK açılımı olur muydu?
TSK’nın başındaki komutan çok ÖZEL biri olmasaydı Diyarbakır bugünü yaşar mıydı?
Hukukun işlediği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu demokratik bir ülkede; bu keyfilik sergilenebilir miydi?
16 KASIM 2013
Diyarbakır’da yaşananlar, BAYRAM MI, HABUR BENZERİ BİR KEPAZELİK Mİ?
Barış bu mu?
Bu; barış ise ne zaman savaşıldı ve tarafları kimlerdi...
Sonuç ne oldu...
Terör mü bitti?
Terörist teslim mi oldu?
Bölücüler, taleplerinden vaz mı geçtiler?
Türkiye Cumhuriyeti mi telsim oldu?
Bugün “barış günü” mü?
“Kara bir gün” mü?
Yedi bin şehit ne oldu?
50 bin can nereye gitti?
Kürt bayramını anladık da; Türk bayramı ne zaman?
Osman Baydemir'in Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına “Meşe ağacının dalı nerenize battı sayın hükümet Hastirin" sözünü nereye koydunuz…
Kürtlerin bir kedisini bile vermem diyen Barzani, baş tacı mı oldu?
Bugün türkülere gözyaşı dökenlerin ŞEHİTLERİMİZ için ağladığını gören var mı?
Eğer TSK rehin alınmamış olsaydı; türban serbestîsi ve PKK açılımı olur muydu?
TSK’nın başındaki komutan çok ÖZEL biri olmasaydı Diyarbakır bugünü yaşar mıydı?
Hukukun işlediği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu demokratik bir ülkede; bu keyfilik sergilenebilir miydi?
16 KASIM 2013
212- SALTANATIN KALDIRILIŞI!
SALTANATIN KALDIRILMASI - 1 KASIM 1922
91 yıl önce Bugün Saltanat Kaldırılmış ve egemenlik millete verilmişti…
MİLLETCE, egemenliğinin değerini anladık mı bilmiyorum ama, SALTANAT’IN
kaldırılış öyküsünü anımsatmak istedim…
Birinci
Dünya savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı Devletinin toprakları işgal edilmiş
ve Osmanlı Yönetimi itilaf Devletlerinin kontrolüne geçmişti…
Mustafa
Kemal Paşa’nın öncülüğünde; Milli Mücadele’nin başlatılması ve Osmanlı
Meclisi’nin dağıtılmasından sonra; 23 Nisan 1920’de, Millet egemenliği esasına
göre oluşturulan, TBMM ile yeni bir Türk devleti kurulmuştu.
Vatanın bütünlüğü ve Milletin bağımsızlığını esas alan bu yeni devlet, vatanı
kurtarmıştı.
Osmanlı Padişahı ve Hükümeti ise; Milli mücadeleyi engellemek için her çareye
başvurmuş, TBMM ve Hükümetini, yani MİLLİ EGEMENLİĞİ kabul etmemişti. Milli
kuvvetlere karşı düşmanla işbirliği yapmış ve halk arasında kışkırtmalarla
ayaklanmalar çıkartmış, hatta isyan orduları kurmuştur. Ayrıca saltanat; Türk
Milletinin idam kararı sayılacak SEVR ANLAŞMASINI da imzalamıştır.
Mustafa Kemal, Zaferden sonra, daha İzmir’de iken; İstanbul Hükümeti ve
Saltanat sorunlarının nasıl çözümlenmesi gerektiği konularında görüşmelere
başlamıştı.
Meclisteki muhalif kanat; saltanatın kaldırılacağını sezerek, geleceğin devlet
düzeni ve şekli konusunda kaygı duyuyorlardı.
“Teşkilatı Esasiye Kanunu”nda; Egemenliğin kayıtsız şartsız Ulusa ait olduğu ve
idare biçiminin ise, halkın kendi kendisini yönetmesi esasına, yasama ve
yürütme yetkilerinin, Ulusun tek temsilcisi olan, TBMM’ne ait olduğu
belirtilmiş olmasına rağmen, Meclisteki muhalif-tutucu kanat; HİLAFET-SALTANATI
korumak için çalışmaya başladı.
Amasya Genelgesini Mustafa Kemal’le birlikte imzalayan üç arkadaşı, Rauf Orbay,
Refet Bele ve Ali Fuat Paşalar; Mustafa Kemal’le özel bir görüşme yaparak;
endişe, kaygı ve muhalefetlerini belirttiler. Mustafa Kemal de arkadaşlarının
endişelerini giderdi ve yatışmalarını sağladı.
Bu arada; Refet paşa, J.Genel komutanı olarak; Ankara Hükümeti adına Trakya’yı
teslim almak üzere görevlendirildi.
Refet Paşa 100 Türk Jandarması ile Sirkecide halkın coşkun gösterileri ile
karaya çıktı. Türk Askerinin “Mustafa Kemal Paşa Serdarımız” marşı ile
ilerlemesi, Halkın dört yıl sonra sevinç gözyaşları ile mutlu bir gün
yaşamasını sağladı.
Milliyetçiler artık İstanbul’da da egemen duruma gelmekteydiler.
Refet Paşa İstanbul’da; İstanbul Hükümetini tanımadığını belirtti. Refet Paşa
ile görüşen Vahdettin ise İstanbul Hükümetinin varlığında ısrar ediyordu.
Refet Paşa; ısrarla İstanbul hükümetinin istifasını istedi. Ancak, Padişah;
kendisini hala meşru HÜKÜMDAR olarak görmekte idi.
Bu arada Sadrazam Tevfik Paşa; zaferin nimetlerine ortak çıkmak ve Osmanlı
iktidarının meşruluğunu kabul ettirmek amacı ile 17 Ekimde Bursa’da bulunan
Mustafa Kemal’e haber göndererek, zaferin kazanılması ile “İSTANBUL-ANKARA
ikiliğinin sona erdiğini, BARIŞ KONFERANSINA hazırlık ve işbirliği sağlamak
için, güvenilir bir temsilcinin, İstanbul’a gönderilmesini istedi. Mustafa
Kemal bu isteğe çok sert yanıt verdi:
“Türk Ulusu adına tek söz sahibi makamın TBMM olduğunu, barış konferansında da
Türkiye’yi gene TBMM'nin temsil edeceğini” belirtip, bu gerçek karşısında;
”devletin siyasetine karışılacak olursa, bunun büyük sorumluluk doğuracağını”
hatırlattı.
Tam bu kritik durumda İtilaf Devletleri, 27 Ekim 1922’de Ankara ve İstanbul
hükümetlerini; Kasım ayında Lozan’da yapılacak toplantı için davet ettiler.
Sadrazam Tevfik Paşa bu kez doğrudan; 29 Ekim’de TBMM’ne telgrafla başvurarak,
TBMM sözünü dahi kullanmadan, ”İstanbul Hükümetinin işbirliğine hazır olduğunu”
bildiriyordu.
Bu istek Mecliste çok sert tepkilere yol açtı. Bu davranışı; ülkeyi ikiye
bölmek isteyen Padişahın yeni bir politikası olarak, nitelediler. İstanbul
yönetiminin ihanetleri uzun uzun açıklandı. İsmet Paşa bunun Mudanya
Konferansına da aykırı olacağını belirtti.
Oysa Mecliste genel eğilim, Saltanat ve Hilafet’e bağlılık doğrultusunda idi.
Keçiören görüşmesinde yapılan nabız yoklamasında, Rauf Bey; ”Saltanat ve
Hilafet’e vicdanen ve duygusal olarak bağlı olduğunu ailesinin Padişahın
nimetleri ve ekmeği ile yetiştiğini, SALTANAT VE HİLAFETİN kaldırılmasının
İslam Âleminde çok kötü etki yapacağını” söylemişti. Refet Bey de buna
katılmış, Ali Fuat Paşa ise görüş belirtmemişti.
Ankara’da hiç de Devrimci Rüzgârlar esmezken, havayı değiştiren Tevfik
Paşanın tel yazısı oldu.
Lozan’daki temsil işi, bir anda, İktidar sorunu, Anayasal sorun haline geldi.
Kurtuluşun Başkentinde; Zaferi ve İktidarı kaptırmamak duygusu yükseliverdi.
Bunun formülü, Saltanat ile Hilafetin biri birinden ayrılması, ikincinin
korunması biçiminde idi. Böylece Lozan’a hangi devletin gideceği de belli
olacaktı.
İŞTE SALTANATIN KALDIRILMASI OLAYININ GÖRÜNÜRDEKİ NEDENİ BUDUR, YANİ BİR TEMSİL
KRİZİ OLAYIDIR.
Kuşkusuz bu çifte davet; Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Şahsi Saltanatın kaldırılması”
için fırsat verdi. Zaten Hilafet ve Saltanat sorunu savaş sonrasına
bırakılmıştı.
Savaş bitince; ”Ulusal egemenlik yanlıları ile Hilafetçiler arasında” bir
hesaplaşma olacaktı. Artık, Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşalar da;
Saltanatın sona ermesini istiyorlardı. Ancak; Meclis Saltanatın kaldırılmasını
isterken”, HİLAFETİN KALMASI EĞİLİMİNİ” koruyordu.
Öncelikle bilmeliyiz ki; Birinci Dünya savaşı, bazı otoriter Monarşilerin,
Hanedanların sonu olmuştur.
Çarlık Rusya’da Romanoflar (1917),
Avusturya –Macaristan ve Hasburglar (1918), Almanya ve Hohenzolernler
(1918-1919), Weimar Cumhuriyeti. Ayrıca Orta ve Doğu Avrupa ile Avrasya’daki
diğer Monarşiler de çöküş halinde idiler.
İçte de Yani Osmanlı’da da; Monarşinin altı epeydir oyulmuştur.
Padişahların tahttan indirilmesi (1909).
Silikleşmesi (1909-1914).
Padişahsız yönetim alışkanlığının doğması (1914-1918).
Düşmanla işbirliği (1918-1922).
Kurtuluşun Monarşi sayesinde değil, ona rağmen gerçekleşmesi (v.b.) herhalde,
bir kurum bu kadar kısa sürede bundan daha fazla aşınamazdı.
Ayrıca bu süreçte (dönemde) yükselen yeni ilke, kurum ve kurallar da vardı:
YEREL KONGRELER, MİLLET EGEMENLİĞİ, TBMM, TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU gibi.
Aslında Türkiye Halkı Padişahsız yaşamaya alışmıştı. Ve İstanbul’un etkisi;
İzmit ve Çatalca’nın ötesine de geçemiyordu. Kurtuluşunu da, “İstanbul
Monarşisi sayesinde değil” ona rağmen gerçekleştirmişti.
Saltanatın kaldırılması olayının görünürdeki nedenine değil de asıl nedenine
eğildiğimizde karşımıza şu manzara çıkmakta; ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞININ MİLLİ VE
DEMOKRATİK NİTELİĞİ, SALTANAT ANLAYIŞI VE KURUMU İLE ÇELİŞKİ HALİNDEDİR.
Kurtuluşun; Halkçı, Ulusal ve Demokratik biçimler almış olması şimdi KURULUŞUN
da böyle olmasını zorunlu değilse bile mümkün kılmaktadır.
Savaş Demokrasisinin, yani Antiemperyalist savaşın demokratik usullerle
yürütülmüş olmasının meyveleri toplanmaya başlanmıştır.
Saltanat Kanunla değil, Meclis kararı ile kaldırılmıştır. (Aslında Meclis
kararı, Meclisin iç işlerine ilişkin işlemlerde kullanıldığı halde, Meclis
Saltanatı da kararla kaldırmıştır.)
Mustafa Kemal PAŞA, bu kararı da ikna yöntemi ile TBMM’ne aldırmıştır. Önce,
Rauf Orbay ve Kazım Karabekir Paşa’yı ikna etti. Onlara Mecliste etkili
konuşmalar yaptırdı.
30 Ekim 1922 günü, TBMM’nde, Dr. Rıza Nur Bey; İtilaf Devletlerinin, Türkiye’de
iki hükümetin var olduğu kanısında olduğunu ve buna son verilmesi gerektiğini
söyleyerek; 80 arkadaşı ile birlikte hazırladığı “ÖNERGEYİ” Meclise verdi.
Saltanat ve Hilafeti birbirinden ayırarak, Saltanatın kaldırılmasını içeren ve
Osmanlı İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türk Devletinin doğduğunu,
Teşkilatı Esasiye kanununa göre; EGEMENLİĞİN Ulusa ait olduğunu belirten bu
önerge ile Mecliste tarihi bir sorun gündeme geldi.
TBMM, 30 Ekim 1922 günü verdiği 307 sayılı kararla “Osmanlı İmparatorluğunun
yaşamının sona erdiğini, İstanbul’daki Padişahın tarihe karıştığını” belirtti.
Ancak bu karardan sonra, Meclisteki bazı tutucu milletvekilleri hoşnutsuzluk
içine girdiler. SALTANAT kaldırıldıktan sonra halifenin güçsüzleşeceği, ya da
kolaylıkla kaldırılacağı kuşkusunu taşıyorlardı.
Bunun üzerine durumu daha kesin biçimde çözümleyecek, yeni bir karar tasarısı
hazırlandı.
Tasarının ortak komisyonda görüşülmesi sırasında, işlerin yeniden çıkmaza
girdiğini anlayan Mustafa Kemal Paşa, bir sıranın üzerine çıkarak şöyle
konuştu:
”EGEMENLİK
VE SALTANAT HİÇ KİMSEYE İLİM GEREĞİDİR DİYE, GÖRÜŞME İLE TARTIŞMA İLE VERİLMEZ.
EGEMENLİK VE SALTANAT, KUVVETLE VE ZORLA ALINIR. OSMANOĞULLARI ZORLA TÜRK
ULUSUNUN EGEMENLİK VE SALTANATINA EL KOYMUŞLARDI. BU DURUMU 600 YILDAN BERİ
SÜRDÜRMÜŞLERDİ.
ŞİMDİ DE TÜRK ULUSU, BU SALDIRGANLARA
HADLERİNİ BİLDİREREK VE AYAKLANARAK; EGEMENLİK VE SALTANATLARINI KENDİ ELİNE
ALMIŞ BULUNUYOR. BU BİR OLUPBİTTİDİR.
SÖZ KONUSU OLAN, ULUSA SALTANATINI,
EGEMENLİĞİNİ BIRAKACAK MIYIZ, BIRAKMAYACAK MIYIZ DEĞİLDİR.
KONU ZATEN OLUP-BİRMİŞ BİR GERÇEĞİN
İFADESİNDEN İBARETTİR. BU MUTLAKA OLACAKTIR. BURADA TOPLANANLAR, MECLİS VE
HERKES MESELEYİ TABİİ GÖRÜRSE, FİKRİMCE UYGUN OLUR. AKSİ TAKDİRDE, YİNE GERÇEK
USULÜNE UYGUN BİÇİMDE İFADE OLUNACAKTIR.
FAKAT İHTİMAL BAZI KAFALAR
KESİLECEKTİR.”
Bu konuşma üzerine, Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, ”Affedersiniz
efendim, biz meseleyi başka görüş açısından inceliyorduk, açıklamalarınızdan
aydınlandık. Mesele, ortak komisyonda çözümlenmiştir. ”dedi.
Mustafa Kemal’in bu çıkışı dikkate değer. Sabırla ve adım adım amacına
yaklaşırken, önüne çıkan son zorluk karşısında hemen liderliğini göstermekte,
karşısında bulunanlar da onun otoritesine baş eğmektedirler.
Böylece; 1/2 Kasım gecesi verilen 308 sayılı kararla, İstanbul’un işgal tarihi
olan 16 Mart 1920 tarihinden itibaren Saltanatın, “EBEDİYEN” kakmış
olduğu belirtildi.
Yalnız, Halifelik sorunu henüz çözümlenmemişti. Halifelik hakkı Osmanlı ailesi
için saklı tutuluyordu. Bu aile içinden kimin Halife olacağını TBMM
kararlaştıracaktı. Halife seçileceklerin; ”Bilimsel ve ahlaki açıdan” düzgün ve
iyi karakterli olması gerekti.
Türkiye Devleti, Halifelik Makamının da dayanağı idi.
Saltanatın, 16 Mart 1920 tarihinden itibaren yok sayılması yerine, bunu
23 Nisan 1920’ye götürmek daha yerinde olurdu.( Ahmet MUMCU). Çünkü ulusal
egemenlik ilkesinin uygulanmaya başlamasından itibaren, kişisel egemenlik sona
ermişti.
Verilen kararla Saltanatın 16 Mart 1920’de kalkmış sayılması, TBMM ile kurulan
düzenin asla geçici olmadığı herkese anlatılmış oluyordu.
Böylece Devrimin ilk büyük adımı atılmış oluyordu.
Saltanat kaldırılmış fakat Hilafet sorunu çözülememiştir. Karara göre;” Türkiye
Devleti, Hilafet makamının dayanağıdır. ”Halifeliğe; Meclisçe Osmanlı soyundan
bir kişi seçilecektir
Böylece yüzlerce yıl Türkleri yöneten bir ailenin artık salt sözde kalmış
yetkileri de yok oldu. İstanbul’daki Padişah yalnız halife sıfatını
taşıyacaktı.
SONUÇLARI:
Padişahlık kaldırılınca, Hükümetinin de varlık nedeni kalmadı.
TBMM Kararına ve İstanbul’daki bazı Nazırların istifalarına rağmen, Tevfik Paşa
hala görevinin başında idi. Refet Paşa’nın tehdidi üzerine 4 Kasımda istifa
etti.
İstanbul’daki, Mülki, adli ve yerel yöneticiler, Ankara’ya bağlılıklarını
bildirdiler. İngilizler; ”İstanbul’un yönetiminin Türkiye’nin bir iç sorunu
olduğunu belirttiler.”
İstanbul’un yönetimi TBMM’ne bağlandı. Bunu bir süre Refet Paşa üstlendi.
Bu arada; Lozan’da tek kanaldan temsil sağlandı. Vahdettin “DEVRİK Hükümdar” durumuna
düştü. Halifelik ise boşta kalmıştı.
Padişah Vahdettin 10 Kasımda, ”Cuma selamlığında” bulundu.
Mustafa Kemal Paşa ile görüşme isteği
reddedildi.
Saray çevresindeki güvenlik önlemleri
arttırıldı.
Padişah artık yalnızdı.
İngiliz Generali Harrington’a Bir
adamını gönderip; ”İstanbul’da hayatının tehlikede olduğunu belirterek, sığınma
hakkı” istedi.
Harrington, başvurunun yazılı yapılmasını istedi. Vahdettin talebi, Halife
sıfatı ile ve yazılı olarak yineledi. Kabul edilince de, TBMM daha yeni halifeyi
seçmeden, 17 Kasım gecesi; Vahdettin, İngiliz gemisine sığınarak, Yurt dışına
kaçtı.
İngiltere’ye sığınırken yalnız Halife sıfatını kullanmıştır. Kaçarken “HALİFELİK”
sanını da beraberinde götürdüğünü belirtti ise de kimse ciddiye almadı.
Ancak, sorun; ”Hilafet Makamı”nın boşaldığına kim karar verecekti?
Ulema, Şeriye Vekilinin vereceği ”Fetva” nın yeterli olacağı görüşünde idi.
Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Fetvanın mutlaka TBMM’nin onayından geçmesini
savundu. Şöyle diyordu:“Bu memleketi yıkmak için de Fetvalar verilmiştir. Fetva
mutlaka Meclisin onayına sunulmalıdır.”
Biçimsel hukuk sorunu gibi görünen bu kapışma, aslında büyük bir “İdeolojik-politik”
anlam yüklüdür. Kurtuluş Savaşı’nın Anayasal ilkesi; Millet Egemenliği ve bunun
yalnızca TBMM tarafından kullanılmasıydı. Önderlik bu konuda son derece duyarlı
idi.
Burada
bir kez daha; KURTULUŞUN, KURULUŞ üzerindeki etkisini görüyoruz.
MİLLET EGEMENLİĞİNE VE ULUSAL- LAİK MEŞRULUK ANLAYIŞINA DAYALI KURTULUŞ
İDEOLOJİSİNİ VE KURUMLARINI, DİNSEL KAYNAKLI OTORİTEYE KAPTIRMAMAK TİTİZLİĞİ.
SONUÇTA AĞIR BASAN BU OLDU.
TBMM 18 Kasımda verdiği 313 sayılı kararla Vahdettin’in Halife olmadığını
belirtti. 20 Kasım tarihli 314 sayılı kararla da Osmanlı ailesinden
Abdülmecit’i Halife seçti.
Saltanatın kaldırılmasına ve yeni Halifenin seçilmesine halktan hiçbir tepki
gelmedi. Bugüne kadar hiçbir Saltanatçı aranış görülmedi. Başka bazı
ülkelerdeki, Cumhuriyet-Monarşi-İmparatorluk gelgitleri, göz önüne alınınsa
(Fransa, İspanya, Balkanlar hatta İngiltere v.b) bunun önemi daha iyi
kavranabilir.
Saltanatın kaldırılması; köklü dönüşümlerin önünü açmıştır. Gelenekçiliğin
siyasal karargâhı olan Saltanat Kurumu kaldırılmadan, ”Devrimci Sürece”
girilemezdi. Kemalistler, bu yolda ilerlemeye kesin kararlıydılar.
Milli Mücadelenin; bir DEVRİM’E dönüşmesinde en büyük engel, TBMM’nin dışında,
gücünü dinden, dinsel, geleneksel inançlardan alan bir padişahlık kurumunun
İstanbul’da varlığını sürdürmesidir. Saltanatın kaldırılması, Padişahlığın
tarihe gömülmesi, Milli Hareketle başlayan Devrim’in önündeki en büyük
aşamasıdır.
Bu engelin aşılması; Türk Devrimi’nin ilk adımıdır. Bu adım siyasal,
toplumsal, kültürel ve ekonomik alanda atılacak adımların, girişilecek
atılımların; geçmişin inanışları, düşünüşleri içinde değil, yeni dönemin;
ÇAĞDAŞ, MİLLİYETÇİ anlayışı doğrultusunda gerçekleştirileceğinin ilk büyük
müjdesidir.
Saltanatın kaldırılması ile atılan bir büyük adımın güçlendirilmesi; geriye
dönülmez bir karar olarak tüm ülkede ve dünyada kanıtlanması için iki önemli
karan da alınması gereklidir: CUMHURİYET İLAN EDİLMELİ VE SALTANAT GİBİ HİLAFET
DE KALDIRILMALIDIR. Onları da diğer devrimci atılımlar izlemelidir.
Ahmet
AVCI
1 Kasım 2013
NOT: Vahdettin, önce Malta’ya götürüldü. Oradan SAN-REMO’ YA geçti. Bir süre
sonra Beyrut'a gitti. 26 Mayıs 1926’da SAN-REMO’ DA öldü. Cenazesi ile
ilgilenen olmadı. Borçları nedeni ile cenazesine haciz konuldu. Mezarı
Suriye’de ŞAM’DA dır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


