14 Eylül 2012 Cuma

107- BANKSİS'TE GÜN DÖNÜMÜ!



 BANKSİS’TE GÜN DÖNÜMÜ!

 BANKSİS,  İZMİR İLİ SEFERİHİSAR İLCESİ DOĞANBEY KÖYÜ SINIRLARI İÇİNDE VE SIĞACIK KÖRFEZİNE BAKAN YAZLIK BİR SİTEDİR…
KOOPERATİFİ AKBANKLILAR KURMUŞ OLUP, ZAMANLA EL DEĞİŞTİRİMELER SONUCU KARMA BİR SİTE HALİNİ ALMIŞTIR.
480 HANEYİ BARINDIRAN BU SİTENİN EN YOĞUN OLDUĞU DÖNEM TEMMUZ VE AĞUSTOS AYLARIDIR.
BİR KAMU KAMPINI ANDIRAN BU SİTEDE SAKİNLER HUZURLU BİR BİÇİMDE TÜM YAZI GEÇİRMEKTE YA DA İZİNLERİNİ KULLANMAKTADIRLAR…
OTUZ KADAR ÜYE DE YAZ KIŞ BU SİTEDE YAŞAMAKTADIR…

BU SİTEDE YAŞAM SON DERECE HUZURLU VE GÜVENLİ GEÇMEKTE OLUP, ÜYELER ÖZELLİKLE DE EMEKLİLER YAŞAMLARININ İKİNCİ BAHARININ KEYFİNİ SÜRMEKTEDİRLER…

GÜNLÜK YAŞAMIN BİR PARÇASI OLAN AKŞAM ÇAY KEYFİNİ KİMSE KAÇIRMAK İSTEMEZ…
DOYUMSUZ GÜN BATIMI EŞLİĞİNDE YUDUMLANAN BU ÇAYLAR CANA CAN KATAR…

BU ÇAY KEYFİNİN EN GÜZEL YANI DA, TAKVİME BAKMADAN, (ASLINDA BU SİTEDE UZUN KALANLAR, SAATE DE TAKVİME DE PEK BAKMAZLAR) MEVSİM DEĞİŞİKLİNİ GÜNEŞİN BATTIĞI NOKTAYA BAKARAK, MEVSİMİN İLERLEYİŞİN GÖREBLMEKTİRLER…

SİTEMİDEN BATI’YA SIĞACIK KÖRFEZİ’NE BAKTIĞIMIZDA UFUKTA ÇEŞME YARIMADASI’NIN BİR PARÇASI OLAN TEKE BURNU’NU GÖRÜRÜZ…

YAZ BAŞINDA GÜNEŞ BU TEKE BURNU ÜZERİNDEN BATAR… MEVSİM İLERLEDİKÇE, GÜNEŞİN BATMA NOKTASI GÜNEY’E DOĞRU KAYAR VE 8 EYLÜL’DE KARAYI TERK EDER VE DENİZDE BATAR…

GÜNEŞİN DENİZDE BATIŞI ARTIK SON BAHARIN DA İŞARETİDİR…
DENİZ DAHA DA DURGUNLAŞIP GÜZELLEŞSE DE HAVALAR SOĞUMAYA BAŞLAMIŞTIR, YAZLIKÇILAR İÇİN…

GÜNEŞİN DENİZDEN BATIŞI, 21 ARALIK’A KADAR GÜNEY’YE KAYARAK SÜRER, HATTA GÜNEYDEKİ SİSAM ADASINA YAKLAŞIR…

21 ARALIK’TAN SONRA DA BATMA NOKTASI YİNE DENİZDE OLSA DA KUZEYE DORU KAYAR VE 8 MART’TA BU KEZ YENİDEN GÜNEŞİN BATMASI KARADAN OLUR…
VE KUZEYE DOĞRU KAYMA İŞİ 21 HAZİRAN’A DEK SÜRER…
21 HAZİRAN’DAN SONRA DA YENİDEN GÜNEY’E DOĞRU KAYAR VE 8 EYLÜL’DE DENİZİNE KAVUŞUR…

GÜNEŞİ, ÖZLELLİKLE DE EYLÜL’DE İZLEME DUYGUSU, BANA OKUL KİTAPLARINDAN OKUDUĞUM YAHYA KEMAL BEYATLI’NIN “EYLÜL SONU” ŞİİRİ ANIMSATIR…

***
EYLÜL SONU
 
GÜNLER KISALDI... 
KANLICA'NIN İHTİYARLARI
BİR BİR HATIRLAMAKTA GEÇEN SONBAHARLARI.
 
YALNIZ BU SEMTİ SEVMEK İÇİN ÖMRÜMÜZ KISA...
YAZLAR YAVAŞÇA BİTMESE, GÜNLER KISALMASA...
 
İÇTİK BU NÂDİR İÇKİ'Yİ YILLARCA KANMADIK...
BİR BÖYLE ZEVKE TEK BİR ÖMÜR YETMİYOR, YAZIK!
 
ÖLMEK KADERDE VAR, BİZE ÜRKÜNTÜ VERMİYOR;
LÂKİN VATANDAN AYRILIŞIN IZTIRÂBI ZOR.
 
HİÇ DÖNMEMEK ÖLÜM GECESİNDEN BU SÂHİLE,
BİTMEZ BİR ÖZLEYİŞTİR, ÖLÜMDEN BETER BİLE.
***
EMEKLİ DE OLSAK YAŞAM DEVAM EDİYOR…

AHMET AVCI
12 EYLÜL 2012












22 Haziran 2012 Cuma

106-MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN İHTİLAL BİLDİRİSİ!


Ahmet AVCI
21 HAZİRAN 2012

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN İHTİLAL BİLDİRİSİ
AMASYA TAMİMİ- 21 HAZİRAN 1919


21/22 Haziran 1919 Tarihinde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından; yayımlanan AMASYA GENELGESİ:
TÜRK MİLLİ MÜCADELESİNİN;
GEREKÇESİNİ, HEDEFLERİNİ ve YÖNTEMİNİ ortaya koyan;
İmparatorluk yerine Milli Devleti,
Ümmet yerine Millet gerçeğini geçerli kılan;  ilk belgedir.
BU GENELGE İLE ULUSAL EGEMENLİK VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK VURGULANMIŞTIR.
Amasya Kararlarıyla GÖKSEL İRADE, yere indirilmiş, Egemenlik Halka verilmiştir.
KURTULUŞ hareketleri; bölgesellikten, yerellikten çıkartılmış, ulusal hareket haline getirilmiştir. Ulus Egemenliğine dayalı bir rejime IŞIK tutulmuştur.
Bu GENELGE ile MİLLİ MÜCADELENİN İLK İŞARET FİŞEĞİ PATLATILMIŞTIR…
Milli Mücadele- KURTULUŞ SAVAŞI-; Düşman İşgaline karşı tepkisiz kalan hatta işgalcilerle işbirliği yapan Osmanlı Yönetimine ve İşgalci Devletlere karşı yürütülecektir…
Osmanlı Yönetimine karşı;
Egemenliği halka vermek için İHTİLAL gerçekleştirilecek,
İşgalcilere karşı da KURTULUŞ SAVAŞI verilecektir…
      Özetle HEM KURTULUŞ HEM DE YENİDEN KURULUŞ SAĞLANACAKTIR.
Amasya GENELGESİNİ, 93 yıl sonra da olsa anmak ve günümüze ilişkin anlamlar ve sorumluluklar çıkarmak, hepimizin görevidir.
Amasya’da; ULUSAL BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜĞÜN, İNSANLIK ONURUNUN SİMGESİ OLARAK HER YIL KUTLANAN, “AMASYA TAMİMİ’NİN YAYIMLANMA YIL DÖNÜMÜ” ETKİNLİĞİNİN KALDIRILMASINI ÜZÜNTÜ VE acı vermektedir.
Aslında AMASYA GENELGESİ’NİN İÇERİĞİ, GENELGEDEN ürkenlerin gerçek kimliğini   ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal, bu Genelgeyle insanlığın bugün de başarmaya çalıştığı "İŞBİRLİĞİ HALİNDEKİ İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN NASIL YENİLECEĞİNİ“ gösterecek bir DEVRİM hareketini başlatmıştı…
Mustafa KEMAL PAŞA’NIN başlattığı MÜCADELE; Emperyalist Batı”nın bugün de Büyük Ortadoğu, Ilımlı İslam, Demokrasi Götürme, Uygarlaştırma Projeleri’yle,    Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’de; özellikle Müslüman Halklara dayatmayı sürdürdüğü ve   Ülkeleri,  Ulusları    darmadağın eden, SOYKIRIMA DÖNÜŞEN YIKIMLARI önlemeyi  amaçlayan ve bunun başarılabilirliğini eylemli olarak ortaya koyan bir savaştı.   
Yıllar boyunca; dünyanın dört bucağına savaşmaya gönderilerek tü­ketilen Türk Halkını, bu kez artık Sultanlar, Paşalar için değil, Turancılık,   İslamcılık, Sosyalizm  gibi boş ve düşsel görüşler için de değil, doğrudan doğruya kendi varlığı için savaşmak zorunda olduğuna inandırmak gerekiyordu.
İşte AMASYA GENELGESİ’NİN açık  ya da örtülü biçimde unutturmak isteyenler, Atatürk’ün tüm insanlık için ÖZGÜRLÜK, BARIŞ VE REFAH sağlayıcı  bu UYGARLIK PROJESİ’Nİ baltalamak üzere elele vermiş  yabancı ve yerli gerici ve    çıkarcı güçlerdir.
            Bugün içine düşürülmüş olduğumuz ve ulusal birliğimizi, yurt bütünlüğümüzü, devletimizin bağımsızlığını tehdit etme aşamasına ulaşmış olan iç ve dış siyasal, ekonomik, eğitsel, kültürel, sanatsal ve ahlaksal bunalımlar,   Amasya Genelgesi’nin bayraklaştırdığı ULUSAL EGEMENLİK ilkesinin siyasal partilerce işlerlikten kaldırılmasının    sonucudur.    
            Birinci DÜNYA SAVAŞI’NIN yenilgiyle sonuçlanması ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, Güney Cephesinden İstanbul’a gelen Mustafa Kemal PAŞA, durumun korkunçluğunu görmüştü.
 Ancak İstanbul’da herkesin içinde bulunduğu kötümser ve karamsar ruh durumu O’nda yoktu.
Kendisi, alınması düşünülen tüm önlemlerin hiçbir işe yaramayacağını zaman içinde anlamıştı. Ama O’na göre umutsuz durumdan KURTULUŞ çaresi vardı.
Ancak bu çareyi uygulama alanına koymak zordu: “ULUSAL EGEMENLİĞE DAYANAN YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK; DEVLETİ HALKA İNDİRMEK VE ANADOLU İNSANININ YARDIMI İLE DÜŞMANI YUTAN KOVMAK.”
        İnandığı bazı arkadaşları, buyrukları altındaki birlikleri daha terhis etmemişler ve komuta yerlerinden ayrılmamışlardı. Özellikle Ankara’daki 20’nci Kolordunun yeni Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile Erzurum’daki 15’inci Kolordunun yeni Komutanı Kazım Karabekir Paşa gibi arkadaşlarına büyük güveni vardı ve Onların yardımları ile MÜCADELENİN ilk adımlarını atabileceğini hesaplamıştı.
        Anadolu’da açıktan olmamakla birlikte, duyulan bazı kıpırdanmalar O’na umut veriyordu. Ancak; Halkı yeni bir savaşa sürüklemekteki güçlüğü de biliyordu.
        HALK SUBAYLARI SEVMİYORDU. YALNIZCA BU NEDENLERLE; EGE BÖLGESİNİN İŞGALİNE HALK TEPKİSİZ KALMIŞTI.
        Halka köle olarak yaşamanın mümkün olmadığı anlatılırsa, Anadolu yeniden canlanabilirdi.
        Mustafa Kemal Anadolu’ya geçmek için çareler aramaya başladı. Bu sıralarda Karadeniz yörelerinde asayişsizlik yaygındı. Rum çeteleri her yeri yakıp yıkıyorlar, çevreye dehşet salıyorlardı. Bunların karşısında Türkler de boş durmuyorlar, onlar da örgütlenmeye çalışıyorlardı.
            Türklerin, Rumlar karşısında örgütlenmesi, İSTANBUL’DAKİ İŞGAL DEVLETLERİ TEMSİLCİLERİNCE iyi karşılanmadı.
            Bu durum düzeltilmeli idi. Samsun’a çıkartılan küçük bir İngiliz birliği, bu işe yeterli gelmedi. Güvenlik Türk Makamlarınca sağlanmalı idi. Bu nedenle Hükümete baskı yapıldı.
        Sonunda; Karadeniz ve çevresi bölgelerine, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir Komutanın gönderilmesi kararlaştırıldı.
        Padişahın ve Hükümetin seçimi; Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali’nin önerisi doğrultusunda, Mustafa Kemal Paşa üzerinde birleşti.
            Mustafa Kemal Paşa; 9. Ordu Müfettişi olarak 19 MAYIS 1919’da karargâhı birlikte SAMSUN’A çıktı…
            Bir süre Samsun’da kaldıktan sonra, Havza’ya geçti.
      Çalışmalarından hoşnut olmayan İngilizlerin baskısı üzerine 8 Haziran’da Harbiye Nezareti Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırdı. Mustafa Kemal paşa o güne kadar, ”ORDU MÜFETTİŞİ” sıfatı ile tüm kişisel ağırlığını ortaya koyarak, hareket etmiş; Ulusal Direniş için Askeri Birlikleri ve Halkı uyarmış ve yönlendirmişti.
 Şimdi bu sıfat tehlikede idi. Bu nedenle giriştiği eylemi kişisel olmaktan çıkartıp, halka mal etmekte acele etmeliydi.
     Mustafa Kemal Harbiye Nezaretini oyaladı, geri dönmedi ve 12 Haziran’da Havza’dan ayrılarak Amasya’ya geçti.        
     Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele’yi başlatmak amacı ile hareket ederken; elinde ki başlıca kozlar şunlardı:
1.  Yurdun birçok bölgesinin özellikle de İzmir’in İşgali.
2. Hükümetin acizliği, tepkisizliği ve düşmanla işbirliği içinde görünmesi.
            3.  Taşıdığı sıfat ve yetkiler. (Ordu Müfettişliği ve Padişah Fahri Yaverliği)
Mustafa Kemal, yukarıda belirtildiği gibi, Milli Mücadeleyi, halka mal etmek ve İhtilali halk hareketi olarak göstermek istiyordu. Ancak başarıya ulaşmak için Ordunun desteğine de ihtiyacı vardı. Kendi deyimi ile ”ilk olmak üzere, tüm Ordu ile temasa geçmek lazımdı.”
İhtilalin Açıklanması:
Mustafa Kemal, İhtilal hazırlığı yapabilmek için geniş bir zamana, sahip olacağını umuyordu. Samsuna çıktıktan sonra; bir yandan, resmi görevinin gereğini yaparken bir yandan da halk teşekkülleri ve Ordu ile temas kurmaya çalışıyordu. Haziranın ilk haftası sonuna kadar; Samsun olayları, asayiş konusu gibi kendisine verilen görevler ağırlıklı idi.
Uzun süre Hükümetin dikkatini çekmeden ihtilal hazırlığı yapabilmeyi ummuştur. Ancak 8 Haziran 1919’da; Harbiye Nezaretince, İstanbul’a dönmesi bildirilince durum aniden değişecektir. Hükümetin davetini reddederek, şahsen zor durumda kalacağına göre, girişimi kişisel olmaktan çıkartıp, millete ve orduya mal etmek gerekiyordu.
Mustafa Kemal, hükümetin davetini açıkça reddetmeyerek, işi savsaklarken, havza’da güvende olmadığını da hissetmiş ve karargâhını Amasya’ya nakletmeye karar vermişti.     
     Mustafa Kemal Paşa Amasya’da:
     Halk Mustafa Kemal paşa’yı Amasya’da coşkun bir heyecanla karşıladı.
     Amasya’da ihtilalin esaslarını belirleyerek, ilgililere duyurmak üzere, bir Genelge hazırlamaya koyuldu.
     14 Haziran’da “Müdafaa-i Hukuk” derneği kuruldu. 
     Bütün Müdafaa-i Hukuk teşekküllerini ve dolayısı ile halkı temsil edecek, genel bir kongre toplamaya karar vermişti.
     Kongrenin toplanacağı en uygun yer, Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri sayılan Sivas olmalıydı.
     Bu karara vardıktan sonra; 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, 3. Kolordu Komutanı Albay Refet Bey, Canik (Samsun) Mutasarrıfı Hamit Bey ve Karargâhı erkânı ile birlikte, Amasya’da toplandılar.
      BU TOPLANTIYA KATILANLAR; İHTİLAL KOMİTESİNİ OLUŞTURMAKTAYDILAR.
Komitenin başka üyeleri de vardı. Yalnız orada hazır değillerdi. Onlarla da telgrafla görüşülerek, kararlaştırılmak üzere olan esaslar hakkında düşünceleri alındı.
Amasya’da bulunmayan KOMİTE ÜYELERİ; 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ve Konya’daki, Yıldırım Kıtaatı Müfettişi Mersinli Cemal Paşa idi.
       Amasya’da buluşan bu dört subay, Mustafa Kemal tarafından 18 Haziran’da hazırlanmış, hatta Trakya’ya bildirilmiş bulunan metin üzerinde çalıştılar.
Rafet Bey imzalamakta biraz duraksama gösterdi ise de Ali Fuat Paşanın ikna etmesi üzerine imzaladı.
Böylece dört Subayın imzası ve Konya’da bulunan Ordu Müfettişi Cemal Paşa ile Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşanın da onaylamasından sonra telgrafla ilgililere 21/22 Haziran 1919 tarihinde duyuruldu.
Yeni Türk devletinin kuruluşu yolunda önemli bir adım olan ve Ali Fuat Paşanın “MUKADDES İTTİFAK” dediği “İHTİLAL BİLDİRİSİ”; Amasya kararları ya da Amasya genelgesi olarak anılacaktır.
        Amasya kararları ve kararların yayımlanması, Anadolu İhtilalinin en önemli dönemeç noktasıdır.
        AMASYA KARALARI’NIN en önemli maddesi:
      VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ VE ULUSUN BAĞIMSIZLIĞI TEHLİKEDEDİR.
      İSTANBUL HÜKÜMETİ ÜZERİNE DÜŞEN SORUMLULUĞU YERİNE GETİREMEMEKTEDİR. BU DURUM ULUSUMUZU YOK OLMUŞ OLARAK GÖSTERMEKTEDİR.
      ULUSUN BAĞIMSIZLIĞINI YİNE ULUSUN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR.
      ULUSUN DURUMUNU SAPTAMAK VE HAKLI SESİNİ DÜNYAYA DUYURMAK İÇİN, ULUSAL BİR KURULUN VARLIĞI ZORUNLUDUR.
Artık; Türk Halkı için, uzun ince bir yol başlamıştı.
Amasya Genelgesi’nin yüce amaçlarını BEYİN, VİCDAN ve YÜREKLERİMİZDE hissediyor, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Dava Arkadaşlarını saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyoruz…
Ahmet AVCI

KAYNAKÇA:
1.    ANADOLU İHTİLALİ: SABAHATTİN SELEK
2.    ŞU ÇILGIN TÜRKLER: TURGUT ÖZAKMAN.

18 Mayıs 2012 Cuma

105- MİLLİ MÜCADEL'NİN BAŞLATILMASI!


Ahmet AVCI
19 MAYIS 2012

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN – MİLLİ MÜCADELE-  BAŞLATILMASI 
19 MAYIS 1919

1 AĞUSTOS 1914 ‘de başlayıp 11 Kasım 1918’de sona eren Birinci Dünya Savaşı; 26 devletin katıldığı 4 yıl üç ay on gün sürmüş ve beş kıtada etkili olmuştur.
Başlangıçta Avrupalı devletlerin bir iç hesaplaşması olan bu savaş, sömürgelerin katkısı ile Afrika ve Asya’ya yayılması ve Osmanlı Devleti’nin de savaşa katılması ile bir genel (DÜNYA) savaş halini almıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, bu savaşı başlatmamış ama istemeyerek de olsa bu savaşa katılmıştır.
Bu Savaşta; Zavallı Anadolu, beş cepheye, durup dinlenmeden kan can pompaladı. O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç cepheye sürülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıldan beri hızla gerileyerek sonunda YARI SÖMÜRGE olmuş, sembolik bir İmparatorluğa dönüşmüştür. Savaştan iyice tükenmiş olarak çıkmıştır.
Pantürkizm, Hazar Kıyılarında, Panislamizm de Arap çöllerinde ölmüş, elde yalnızca; BİTKİN VE YORGUN ANADOLU KALMIŞTIR.
Türk Ulusu; Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ile Bağımsızlığını, Refahını, Ülkülerini ve Ülkesini yitirmiş ve korkunç bir gelecekle baş başa kalmıştı. (vatanlarca toprağını, milyonlarca insanını yitirmiş, Öz Vatanında vatansız kalmıştı.)
Osmanlı Devletine ve Türklere karşı, Ortaçağın Haçlı anlayışıyla Yeni Çağın ürünü Emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanmıştır.
Mondros Ateşkes Antlaşması ile Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, çok geçmeden, İtilaf Devletlerinin, hatta Yunanistan ve Ermenilerin İşgaline uğramıştır.

İŞGALLER VE GELİŞMELER KARŞISINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN TUTUMU:
Mondros Ateşkes Antlaşmasını İzzet Paşa hükümeti imzalamıştı. Padişaha ve İtilaf Devletlerine İzzet Paşa Hükümeti iki ay dayanabilmiştir.
Padişah, kendisini her şeyin üstünde görmektedir.  
Padişah; 8 Kasım 1918’de Rauf Beye şöyle diyordu; “Ortada bir Millet var; KOYUN sürüsü, İdaresi için de bir çoban gerekli, o da BENİM.” Böyle düşünen bir Padişahın; tek emeli, ”İNGİLİZLERİN DESTEĞİNİ ALMAKTI.”
İngiltere Karadeniz Ordusu Komutanı General MİLNE, Londra’ya şu mesajı yollamıştır: ”6. Mehmet, İNGİLİZLERİN TÜRKİYE’DE İDAREYİ mümkün olduğu kadar süratle ellerine almasını istiyor.
Amiral Web’in mektubu: “Padişah bizi buraya yerleştirmek istiyor.”
Damat Ferit, Amiral Calthorpea şöyle demiştir: “Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir.”
Vahdettin, 30 Mart 1919’da Damat Ferit aracılığıyla kendi el yazısı ile yazdığı bir tasarıyı İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a ulaştırmıştır. Özeti şudur: “Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 yıl süre ile İngiliz Sömürgesi olması”
OSMANLI HÜKÜMDARININ KURTULUŞ REÇETESİ BUDUR.
Padişah Vahdettin İngiliz sömürgesi olabilmek ümidi ile her yola başvurur.
Aklına onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Kimseye güvenmediği için de ablasının kocası Damat Ferit’i ard arda Sadrazamlığa getirir.

İŞGALLER KARŞISINDA MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN TUTUMU:
Mustafa Kemal çok önceden Osmanlı Devletinin yaşama gücünü yitirdiğini anlamıştır. O’nun adı önceleri yalnızca Ordu çevrelerinde bilinirken, Birinci Dünya Savaşı’nda üst üste gösterdiği başarılarla tüm ulusta ve dünyadaki asker çevrelerinde tanınmıştı.
Çanakkale Boğazını dolayısı ile İstanbul’u kurtaran, Rusları Bitlis önünde durduran, Suriye’de İngilizlere zor anlar yaşatan ve onları bugünkü sınırlarda durdurmayı başaran, bu büyük Asker, ”TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NIN VE DEVRİMİN ÖNDERİ OLMA YOLUNDA”  bilinçli bir hazırlığın içerisinde idi.
Ülkedeki tüm olanaksızlıkların yanı sıra, yurdun bütünüyle kurtulabileceğine inanan da yoktu.
Tam bağımsız Yeni Türk Devletinin ancak topyekûn bir savaşla kurulabileceğine inanan tek kişi Mustafa Kemal idi. O’nun dışında kurtuluş arayanlar, ”İTİLAF DEVLETLERİNE KARŞI DÜŞMANLIK ETMEDEN VE PADİŞAH-HALİFEYE CANLA BAŞLA BAĞLI KALMAK ANLAYIŞI İLE“ kurtuluş arıyorlardı.
Oysa kurtuluşun başarılabilmesi için bu iki gücün de yenilmesi zorunlu idi. İtilaf devletlerinin alt edilmesi ile “MİLLİ BAĞIMSIZLIK” Padişah-Halifenin yenilmesiyle de “MİLLİ EGEMENLİK” kazanılacaktı.
Milli Mücadeleyi başlatmak için; Ulusu bu inanç etrafında toplamak ve yeni bir savaşa girişmek gerekiyordu. Milli Birlik ve bütünlüğü sağlamak gerekiyordu.
Ülkedeki ve Toplumdaki felaketi görenler; topyekûn bir savaşı düşünemedikleri için, ÜÇ TÜRLÜ kurtuluş düşüncesi ortaya çıkmıştı.
Kurtuluş düşüncelerini; Mustafa Kemal, Nutuk’ta; şöyle açıklıyordu:
“Birincisi: İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek.
İkincisi: Amerika’nın güdümünü istemek.
Bu iki karara varanlar, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı Ülkesinin ayrı ayrı devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bir bütün olarak, tek bir devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncüsü: Bölgesel kurtuluş arayışlarıdır. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devletinden koparılacağı görüşüne karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olupbitti gözüyle bakarak, kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.”
Tüm bu karar ve kurtuluş çarelerini yerinde bulmayan M. Kemal Paşa, Kendi kararını şöyle açıklıyordu:
“…Bu kararların dayandığı kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütünüyle parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı Ata yurdu kalmıştı. Son olarak bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, Hükümet, bunların hepsi bir takım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu.
O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ULUS EGEMENLİĞİNE DAYANAN, KAYITSIZ ŞARTSIZ, BAĞIMSIZ yeni bir Türk devleti kurmak.
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da ancak TAM BAĞIMSIZ olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh (gönençli) olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendisini kurtaramaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak olmaktansa yok olsun daha iyidir.
Öyleyse; “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM.”
“İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.
Peki, efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
Şu ayırımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusa oranla, dost ve düşman gözündeki yeri (çok) başka olur.”

MUSTAFA KEMAL, SON DERCE PLANLI VE PROĞRAMLI BİR BİÇİMDE İLERLEDİ.
Hedefi; ARKADAŞLARIYLA BİRLİKTE, TÜRK ULUSU OLARAK KABUL ETTİKLERİ, ÜLKENİN MÜSLÜMAN VATANDAŞLARINI; YÜREKLENDİRMEK, ÖRGÜTLEMEK VE ONLARA YOL GÖSTERMEKTİ. DİRENİŞLERİNİN BEL KEMİĞİ ORDUYDU, AMA SİVİL YETKİLİLERİN İŞBİRLİĞİ VE HALKIN DESTEĞİ DE GEREKİYORDU. BU ÜÇ UNSURU BİRDEN HAREKETE GEÇİREBİLMENİN DE AYRI AYRI ZORLUKLARI VARDI.
Mustafa Kemal Samsuna çıktığı gün ki: Genel durum ve günümü NUTUK’TA şöyle açıklar:
“Osmanlı Devletinin de içinde bulunduğu topluluk Birinci Dünya savaşında yenilmiş, Osmanlı Ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu (bu) genel savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar aramakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet, güçsüz onursuz, korkak, yalnız Padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.
Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta.   İtilaf Devletleri, Ateşkes Antlaşması koşullarına uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana iline Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep’e İngilizler girmişler. Antalya ile Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktı.”

MİLLİ MÜCADELENİN BAŞLAMASI:
Ateşkes hükümlerinin işlemeye başlayarak orduların terhisi, stratejik yerlerin yenen devletlerce ele geçirilmesi ve en sonunda İzmir’in Yunanlılarca işgali, bu işgale karşı gösterilen tepkiler bu tepkilere ve İŞGALE; Padişah ve Hükümetinin seyirci kalışı artık ihtilalin tüm gerekli patlama koşullarını bir araya getirmiştir. Böylece hazırlık evresi bitmiştir.
Şimdi eyleme geçilecek, ihtilal adım adım gerçekleştirilecektir.
Türk ihtilalinin başlama tarihini Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya ayak basması ile başlatmak gelenek olmuştur. Aslında Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında hazırlık evresi tam olarak kapanmamıştır. İzmir’in işgali üzerinden daha dört gün geçmemişti ve söylenilen tepkiler daha yaygınlaşmamıştır. Ancak Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı anında, ihtilalin hazırlık ve eylem evreleri iç içe geçmiş durumdadır. Kısa bir süre sonra kesin olarak başlayacaktır.
Bu nedenle, tarihi olayların bütünlüğünü bozmamak için Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkış gününü eyleme geçişin de başlangıcı olarak almakta bir sakınca yoktur. Zaten tarihi evreleri kesin çizgilerle birbirinden ayırmak olanaksızdır.   
   
MİLLİ MÜCADELE:
           Milli Mücadele:  Topyekûn Mücadele.
MİLLİ MÜCADELENİN GENEL AMACI; “MİLLETÇE HAREKETE GEÇEREK, ÜLKEYİ İŞGALDEN KURTARMAK VE BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAKTIR.”
Milli Mücadelenin ideolojisi; MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİĞİ SAĞLAYARAK, MİLLİ BAĞIMSIZLIK VE MİLLİ EGEMENLİĞİ ELDE ETMEKTİR…
Milli Bağımsızlık; işgalcileri, Milli Egemenlik de; Saltanatı yenmekle mümkündü. Bunları gerçekleştirebilmek için de öncelikle MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİĞİ sağlamak gerekmekteydi.
Milli mücadeleyi başlatan Mustafa Kemal’in gerçekleşmesini gerekli gördüğü hedefler:
1. YURDUMUZU İŞGAL EDEN DEVLETLERİ YENEREK YURTTAN KOVMAK.
2.  ESKİMİŞ OLAN OSMANLI KURUMLARINI YIKMAK.
3. YIKILMIŞ OLAN KURUMLARIN YERİNE ÇAĞDAŞ KURUMLARI KOYMAK.

MİLLİ MÜCADELEYE GENEL BAKIŞ:
           İhtilal, Savaş, Eski İmparatorluğun tasfiyesi, Eski rejimin yıkılışı ve yeni Devletin kuruluşu.
Milli Mücadele başladığında; OSMANLI, AVRUPA’NIN “ADI KONULMAMIŞ BİR SÖMÜRGESİ” DURUMUNDA İDİ.
KURTULUŞ SAVAŞI YALNIZCA İŞGALCİLERE KARŞI DEĞİL, AYNI ZAMANDA EMPERYALİSTLERE (SÖMÜRGECİLERE) KARŞI DA BİR SAVAŞTI.
Atatürk’ün  “MİLLİLEŞTİRME HAREKETİ” özünde sömürgeciliğe karşı verilmiş, bir savaştı. Savaş; ekonomik, siyasi ve kültürel sömürünün ortadan kaldırılması için de yapılmıştır.
Milli Mücadele ile kurtuluş yolunu açmış olan Türkiye, yalnızca bazı bölgelerine yerleşmek isteyen düşman kuvvetlerini atmak için değil, aynı zamanda ihtilalin devamlılığını sağlamak ve kendisini dünyaya yeni bir devlet olarak kabul ettirmek için de savaşmak zorunda idi. Bu da savaşın ve ihtilalin birbirini tamamlayarak, birlikte yürütülmesi zorunluluğu demektir.
            Toplum yaşamı için olağan dışı durumlar sayılan savaş ve ihtilalin tüm güçlükleri ile bir araya gelmesi, Türkiye’nin içine sürüklendiği koşullar nedeni ile her iki durumun karşılıklı olarak, biri birinin nedeni ve sonucu olmasından kaynaklanmakta idi.
            “PADİŞAH VE HÜKÜMETİN İŞGALLER KARŞISINDAKİ TUTUMU’; İHTİLALIN TEK HAKLI NEDENİ SAYILMIŞTI:  İhtilal başlangıçta yalnızca bu nedene dayanıyordu.
İHTİLAL YÖNETİMİ, VATANI KURTARMAK SORUMLULUĞUNU VE BUNDAN ÖTÜRÜ DE SAVAŞMAK GÖREVİNİ YÜKLENMİŞTİ.
Sevr’den daha elverişli koşulları sağlasa da barışçı ve uzlaşmacı bir siyaset gütmek ya da savaşta başarısızlığa uğramak, önce İhtilal yönetiminin ve ardından da ülkenin yıkılmasına neden olabilirdi.
Öte yandan İhtilalın şu ya da bu biçimde sona ermesi ise, Kurtuluş Savaşının, 1919–20 yıllarının güçsüz direnmelerinden ibaret kalması ve Sevr Antlaşmasının yürürlüğünü sağlardı.
            Anlaşılıyor ki; ANADOLU İHTİLALİNİ YÖNETENLER, GENELLİKLE BAŞKA İHTİLALLERDE OLDUĞU GİBİ, YALNIZCA BİR İÇ SAVAŞLA KARŞI KARŞIYA DEĞİLLERDİ. ASIL ÖNEMLİSİ, SON DERECE ELVERİŞSİZ KOŞULLAR İÇİNDE HEM DE ÇOK CEPHELİ BİR SAVAŞI KAZANMAK GEREKİYORDU. TÜRK KURTULUŞ SAVAŞINI BENZERLERİNDEN AYIRAN EN ÖNEMLİ ÖZELLİK BUDUR.

MİLİ MÜCADELE BAŞLANGICINDA GENEL TABLO
Milli mücadele o kadar çok ve değişik olgularla doludur ki, bu görünüşü ile bir kargaşayı andırır.
1.     Sınırları belli olmayan ve işgal altında bir ülke vatan yapılmaya
Çalışılmaktadır.
                 2.   Ordu yoktur.
                 3.   Ekonomi bozuktur.
                 4.   İki ayrı hükümet vardır.
                 5.   Çok cepheli savaş yürütülmek zorundadır.
                 6.   İç savaş yürümektedir.
                 7.   İhtilal tüm koşulları ile yürürlüktedir.
                 8.   Yeni bir devlet doğmaktadır.
                 9.    Bir devlet hızla çökmektedir.

Kısacası iç içe geçmiş, bir birinden ayrılması güç, bir olaylar zinciri. Bu zincirin herhangi bir halkasını alıp açmak kolay değildir.
Bu gelişmelerin akışında çeşitli öğelerin rolü ve etkisi vardır. Milli Mücadele’nin sonuna kadar, kısmen birlik, kısmen birbirine karşıt olarak, fakat her an görünen bu “ÖGELER’İ” şöyle sıralamak mümkün:

MİLİ MÜCADELEDE İÇ ÖGELER:
                        1.    Zat-ı Şahane(PADİŞAH),
                        2.    İstanbul hükümetleri,
                        3.    Halk,
                        4.    Din ve Din adamları,
                        5.    Siyasi kuruluşlar,
                        6.    Ordu,
                        7.    Kuvayı Milliye
                        8.    Maddi kaynaklar,
                        9.    Milli hareketin liderleri.
                        10.  İstiklal mahkemeleri
                        11.  TBMM
                        12.  Azınlıklar

Bunlardan her birinin özellikleri güçleri, Milli mücadele içindeki yerleri, karşılıklı ilişkileri önceden bilinirse, olaylar daha iyi ve kolay anlaşılabilir.

DIŞ ÖGELER:
                        1.    İtilaf Devletleri.
                        2.    ABD
                        3.    Yunanistan
                        4.    Ermeniler
                        5.    Sovyetler Birliği
                        6.    Suriye

MİLLİ MÜCADELEDE TARAFLAR:
            1.  Mustafa Kemal Paşa ve Yandaşları
            2.  Padişah ve yandaşları
            3. İtilaf Devletleri ve yandaşları (Fiilen olmasa bile ekonomik çıkarları nedeni ile yeni oluşumun karşısında olan devletler)

İHTİLALDE MUSTAFA KEMAL’İN KULLANDIĞI METOT;
                        1.    Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak.
                        2.    Olayların gelişmesinden yararlanarak, kamuoyunu hazırlamak.
                        3.    Aşama, aşama yürüyerek hedefe ulaşmaya çalışmak.
 Mustafa KEMAL; düşüncelerini ve tasarladığı planı uygulamak için ihtilalin, her aşamasını, zamanı geldikçe, ortaya koyacaktı.
Bu metot; OLAYLARI ZORLAMAMAK, ANCAK BAŞARIYI DA TÜMÜYLE RASTLANTILARA BIRAKMAMAK, DEMEKTİ.
Mustafa Kemal, yukarıda belirtildiği gibi, İhtilal hareketini, halka mal etmek ve İhtilali halk hareketi olarak göstermek istiyordu. Ancak başarıya ulaşmak için Ordunun desteğine de ihtiyacı vardı. Kendi deyimi ile ”İLK OLMAK ÜZERE, TÜM ORDU İLE TEMASA GEÇMEK LAZIMDI.”
           
KURTULUŞ SAVAŞINDA ASKERİ STRATEJİ:
Kurtuluş Savaşında Askeri strateji, Siyasi alanda olduğu gibi; çok doğru belirlenmiş ve şu hedefleri gütmüştür:
  1. Ayaklanmaları biran önce bastırarak, iç cepheyi düzeltmek, ulusun maddi ve manevi gücünü toparlayarak, milli birlik ve bütünlüğü sağlamak.
  1. Öncelikle Ermeni ordusuna taarruz edip, Rusya yolunu açmak ve buradan kuvvet tasarrufu sağlamak.
Bu taarruz için kuvvet dengesi Türkiye’nin lehine idi. Ve başarı şansı yüksekti. Ermeni ordusuna karşı kazanılacak zafer, ayrıca milli hareketin saygınlığını arttıracağı gibi, Ermenilerin silah ve cephanesine el koymak da mümkün olacaktı. Öte yandan, Doğunun güvenliği böylece sağlanmakla, bu cephedeki birliklerin bir kısmı batıya kaydırılabilirdi. Türkiye –Rusya yolunun açılması bakımından da bu girişim öncelik kazanıyordu.
  1. Güney Cephesine fazla kuvvet ayırmadan Fransızlara karşı gerilla harbi yapmak.
Fransızlar, kendilerine göre sınırlarını biraz geniş tuttukları, Kilikya’yı(ÇUKUROVA) savunmaktan ve Sevr antlaşması ile Fransız Nüfuz ve menfaat bölgesi olarak kabul edilen Anadolu topraklarına yakın bulunmaktan daha ileri gidecek bir savaş hedefi görmüyorlardı.
Almanya barışından beklediğini elde edemediğinden Müttefiklerine kırgındı. Bu bölgede büyükçe bir birlik bulundurulması da mümkün görülmüyordu.
4.    Ordu yeniden kurulup Taarruz gücü kazanıncaya kadar askeri başarılara özenmemek ancak savunma muharebeleri yapmak.
Ordunun sürekli olarak savunma durumunda kalması, özellikle TBMM üyeleri arasında geniş hoşnutsuzluklara, sert tenkitlere ve tehlikeli, dedikodulara yol açmış, ama gerçek bir strateji uzmanı olan Mustafa Kemal Paşa, hepsine göğüs gererek, taarruzun zamanını sabırla beklemiştir.
  1. Taarruz için iyice hazırlandıktan, tüm olanakları son haddine kadar kullandıktan sonra, bir baskın taarruzu yaparak düşmanı yok etmek ve savaşı sona erdirmek.
26 Ağustos 1922’de bile, ORDU taarruz için Mustafa Kemal Paşa’nın gönlüne göre hazırlanmış değildi. Ancak ekonomik ve siyasi zorunluluklar, daha fazla beklemeye elvermediği, tüm olanaklar da sonuna kadar kullanıldığı içindir ki, taarruzun bu tarihte yapılmasına karar verildi.
  1. Yunan Ordusu, Anadolu’dan atılıncaya kadar, Trakya’yı kendi olanakları ile baş başa bırakmak.
1920 Temmuzunda Birinci Kolordu, Yunan Ordusu karşısında yenildikten sonra, Trakya fiilen savaş alanı olmaktan çıkmıştı. Artık Trakya’da yeni arayışlara girmek anlamsızdı. Aksi takdirde, kuvvetler ve yönetimin olanakları, yararsız yere dağıtılmış olacaktı.

Savaş ne kadar güç olursa olsun kazanılabilir. Özellikle KURTULUŞ SAVAŞLARINI kazanmak şansı hiçbir zaman kaybolmaz. ANCAK ŞU VAR Kİ; SAVAŞI KAZANMAK KURTULMAYA YETMİYOR. KURTULUŞ SAVAŞI YAPAN ULUSLARIN, SAVAŞTAN SONRA ÇOK DAHA ZOR MÜCADELEYE HAZIR OLMALARI GEREKİYOR.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, KURTULUŞ SAVAŞLARINI ve BAĞIMSIZLIKLARINI kazanmış ulusların nasıl güçlükler içinde bocaladıklarını görüyoruz.
BİZE GELİNCE; ESİR ULUSLARA KURTULUŞ YOLU GÖSTEREN, EMPERYALİST DEVLETLERİ BİLE HAYRAN BIRAKAN BİR SAVAŞI KAZANDIKTAN BUNCA YIL SONRA, NEREDE OLDUĞUMUZU, GERÇEKLERİ ARAŞTIRARAK DÜŞÜNMELİYİZ. 90 YIL ÖNCE KURTULUŞ SAVAŞINI YAPTIĞIMIZ HALDE, KURTULUŞ MÜCADELESİNİ TAMAMLADIĞIMIZI SÖYLEYEBİLİR MİYİZ?
Kendimizi aldatmaya niyetimiz yoksa buna “HAYIR” diye cevap veririz.       
BU VATAN NASIL KURTULDU? BU DEVLET NASIL KURULDU? 90 YIL SONRA NEDEN BU SORU? ÇÜNKÜ UNUTMUŞUZ, YA DA GEÇMİŞİMİZİ, TARİHİMİZİ BİLMİYORUZ. BİLMEDİĞİMİZ İÇİN DE KORUYAMIYORUZ.
HEM DE GÖZ GÖRE GÖRE REJİMİN VE CUMHURİYETİN YOK EDİLMEKTE OLDUĞUNU, ATATÜRK’ÜN VE ONUN ESERLERİNİN BİRER BİRER YOK EDİLDİLİŞİNİ İÇİMİZ YANARAK İZLİYORUZ…
Bu VATANIN hangi bedeller ödenerek kurtulduğunu sormadığımız için, bu vatanı çok kolay biçimde elimizden çıkarmakta bir sakınca görmüyoruz. Sınırlarımızın ötesinde olup bitenlere de boş bakışlarla ilgi gösteriyoruz.
Yugoslavya’da, Irak’ta neler olduğu umurumuzda bile değil. Aynı şekilde Ukrayna’da, Gürcistan’da olan bitenler de bizi hiç ilgilendirmiyor. 
Tunus, Fas, Mısır, Libya’da hatta SURİYE’DE olanlar bize nasıl yansıyacak? Bilenimiz var mı?
Bunların ötesinde; Türkiye’nin içinde olan bitenler de bizden ”ırak”.
Hatta ‘AÇILIMLARLA’ nerelere açıldığımızın da ayırtına varamıyoruz…
Cumhuriyet’e ait ne varsa onları, Gazi Mustafa Kemal’e ait tüm izleri, 1923 sonrasını anlatacak hangi tesis, hangi fabrika, varsa ortadan kaldırıyoruz.
Hem ticari olarak satıyoruz, hem de tabelalarını bile mezara gömüyoruz.
‘Kurtuluş Savaşı’ deyimi bile hafızalardan silinmeye çalışılıyor… NEDEN?
Geçmişimizden kurtulmaya çalışıyoruz. NEDEN?
Acaba bir tek soruyu sormamak için mi? “Bu VATAN nasıl kurtuldu?”
Bu soruyu sorduğumuz gün, bugün satıp kurtulduklarımızdan bu denli kolay vazgeçemeyeceğimiz için mi, Kemalist Cumhuriyet’e ait ne varsa yok ediyoruz.
Gazi Mustafa Kemal, Demokratik yaşama geçişimizden bugüne kadar, toplumun belleğinden yok etmeye çalıştılar ama başaramadılar.
Artık yoruldular ya da bunun için enerji harcamaya gerek yok, daha kolayı var, yarattığı eserleri ortadan kaldıralım. Nasılsa dünyada özelleştirme diye bir furya var, bunun arkasına sığınalım, kalkan olarak kullanalım; fırsat bu fırsat diyerek, ne soru sorduruyorlar ne tepki gösterilmesine izin veriyorlar.
Yani ona ait ne varsa ortadan kaldırıldığında, zaten O’nu kimse hatırlamaz olacak. Acaba gerçek düşünce bu mu?
 “CUMHURİYET REJİMİN’İ değiştiremezsek CUMHURBAŞKANI’NI değiştiririz” söylemi de bizi uyandırmayacak mı?
Bize bu Vatanı ve Devleti kazandıranları şükranla analım ve eserlerine sahip çıkalım.

KAYNAKLAR:
  1. Gazi Mustafa KEMAL: Nutuk
  2. Sabahattin SELEK: Anadolu İhtilali
  3. Turgut ÖZAKMAN: Şu Çılgın Türkler
  4. Lord KİNROS: Atatürk
  5. Ahmet AVCI: Notlar

Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar