3 Mayıs 2010 Pazartesi

21- İSMET İNÖNÜ HİTLERMİŞ!

Ahmet AVCI



3 MAYIS 2010- İzmir




21. İSMET İNÖNÜ HİTLERMİŞ!




AKP Genel Başkanı; Ocak Ayında; “Cumhuriyet Halk Partisi Sivil Diktatördür” demişti… Ben de 26 Ocak 2010’da aşağıdaki yazıyı kaleme almıştım…


Dün de: “İsmet İnönü”yü Hitler’e benzetti…


Bu lafı duyunca; Mevlana’nın, ünlü ‘Söz ve adam deyişini’ hatırladım. Kanım dondu…


Bu yönetimi hak etmiş miydik, bu kişiler tarafından yönetilmeyi hak etmiş miydik?


Yeniden yazmak ve içimi dökmek istedim…


Ama eski yazımı okuyunca; Cumhuriyet Halk Partisi’ni yazarken; aslında İsmet İNÖNÜ’YÜ anlatmış olduğumu gördüm. Ekleme yapmaya da gerek duymadım…


Saygılarımla…






“Cumhuriyet halk partisi sivil diktatör” müş…






“CHP’SİZ NE Cumhuriyet olur, ne Bağımsızlık olur ne de Demokrasi olur. Bir gecede kurulmuş olan siyasi partilerin, tarikatların, gericiliğin ve dış güçlerin esiri olmuşluğu da ortadadır” ostüzü.






Cumhuriyet Halk Partisi, Müdafaa-i Hukuk Derneklerinin, Kuvay-ı Milliyelerin, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın, Lozan’ın uzantısı olan bir partidir.


Bu ülkeyi ve Türk Ulusunu düşman işgalinden kurtaran ve Türkiye Cumhuriyetini kuranların oluşturduğu bir siyasi partidir.


Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı sonrasında vatanlarca toprağını yitirdiği gibi, nüfusunun da yarıdan fazlasını sınırları dışında bırakmış, ülküsünü, refahını ve tüm geleceğini kaybederek, işgal altındaki vatanında karanlıklara gömülmüştü.


Müdafaa-i Hukuk Derneklerinin öncülüğünde, Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının liderliğinde oluşan yönetim, İşgalden kurtardığı ülkeyi, kölelikten kurtardığı halkı, çağdaş uygarlık yolunda ilerleterek, üzerindeki tüm boyundurukları kaldırıp atmış, tüm dış borçları ödemiş, ülkeyi kalkındırma çabalarını ortaya koymuş ve toplumu yeniden yapılandırmış, yabancıların elindeki tüm varlıklarımızı millileştirmiş, devletimizin de egemen ve tam bağımsız olarak, dünya üzeride yerini almasını sağlamıştır…


Ve Bu tam bağımsız Devleti, İkinci Dünyası Savaşı gibi bir beladan uzak tutmuş ve sonrasında da yaptıklarının en anlamlısını gerçekleştirerek, Demokrasiye geçmiştir.


Özetle Teokratik sistemde teslim aldığı bir yönetimi önce Cumhuriyet’e sonra da Demokrasiye taşımıştır…


Demokratik, laik bir Cumhuriyeti, Faşizm’e özellikle de teokratik faşizme götürme çabası içinde hiç olmamıştır.


İzninizle biraz da tarihe dönelim…


(CUMHURİYET Türk Mucizesi - Turgut ÖZAKMAN)


“13 AĞUSTOS 1923 sabahı, Lozan Barış Antlaşmasını imzalayan, İsmet Paşa, Hasan Saka ve danışmanları ile birlikte Ankara’ya gelmiştir…


Mustafa Kemal Paşa ve eşi İsmet Paşa’yı alarak, Çankaya Köşküne çıktılar.


İsmet Paşa yolda, ‘Rauf Bey Hasta mı’ diye sordu. Çünkü Rauf Bey Başbakandı ve Lozan Heyetini karşılamaya gelmemişti.


‘Hayır. İstifa ederek Ankara’dan ayrıldı’


‘Neden?’


Mustafa Kemal, şoförünün yanında veremediği yanıtı eve gelince verdi:


‘Seninle karşılaşmak istemedi. Ayrılmadan önce de Hilafet Makamının güçlendirilmesini istedi.’


‘Ne diyorsun?’


‘Rauf Beyin yerine birisini seçmek gerekiyor.’


‘Kimi düşünüyorsun?’


‘Fethi Bey’i.’


İsmet Paşa’nın gözleri parladı:


‘Çok iyi.’


‘Niye o kadar sevindin?’


‘Bir an beni düşündüğünü sanıp çok korktum. Çünkü antlaşma TBMM’de onaylanınca hiç olmazsa bir ay dinlenmek istiyorum.’


‘Hak ettin ama yapacak çok şey var İsmet.’


Yapılacak işleri saydı. İsmet Paşa da Lozan Antlaşması hakkında bilgi verdi. Açıklamasını ‘Ama antlaşmanın eksikleri var’ diye bitirdi.


Mustafa kemal Paşa, ‘Evet ama…’ dedi. ‘…Hepsi zamanla halledilecek konular. Lozan’da tam bağımsızlığımızı sağladınız. Önemli olan bu…’


İsmet Paşa ayağa kalktı:


‘Fakat sürekli tetikte durmamız gerekiyor. Açık verirsek, Sevr anlayışı her zaman patlayabilir. Çünkü yaşamak ve kurtulmak için kendilerine avuç açacağımıza, böylece tüm kazandıklarımızı geri alacaklarına inanıyorlar. Çağdaşlaşacağımıza, Uygarlık âlemine katılabileceğimize ihtimal bile vermiyorlar. Hep ikinci üçüncü sınıf yoksul, geri bir Doğulu Millet olarak kalacağımızı düşünüyorlar.’


‘Yanıldıklarını görecekler. Türkiye yüz yıldır kendini yenilemeye çalışıyor. Doğruları yanlışları ile arkamızda büyük bir deney birikimi var. Üstelik bizimki o ürkek denemelerin devamı olmayacak. Yaşama gücümüz ve hakkımız olduğunu dünyaya kanıtlayacağız.’


Latife Hanım Paşaları, Türkiye Büyük Millet Meclisine geç kalmamaları için erkenden yemeğe davet etti.


YENİ MECLİS 13.30’da açıldı.


Mustafa Kemal PAŞA 196 oyla ikinci kez, Türkiye Büyük Millet Meclis’i Başkanlığına seçildi. Bir oy da İsmet Paşa’ya çıkmıştı. Bir Milletvekili, ‘Onu da belki Mustafa Kemal Paşa vermiştir!’ dedi.


Mustafa Kemal Paşa, yoğun alkışlar arasında Başkanlık kürsüsüne çıktı. Mondros Ateşkes Antlaşmasından başlayarak son dört yılın özetini yaptı. Yeni Meclis’e Milli Mücadele’yi, Sevr’i, zaferi ve barışı anlattı. Çözüm bekleyen önemli sorunları anlattı.


Ve yeni Milletvekillerini Cumhuriyet düşüncesine hazırlamak için dedi ki:


‘Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişin kurumları ise bir şahıs devleti idi, şahısların devleti idi…


Büyük düşünce akımları, köhne kurumlara ümit bağlayanların, çürümüş idare usullerinde kurtuluş kuvveti arayanların, amansız düşmanıdır.


Avusturya, Almanya, Rusya hatta dünyanın en tutucu bir uygarlığına mensup Çin İmparatorluğu, o büyük düşünce akımının kahredici darbeleriyle gözlerimizin önünse devrilmiştir.


İşte Efendiler, yeni Türkiye Devleti de cihana hâkim o büyük ve kudretli düşüncenin Türkiye’de tecellisidir.’


Muş Milletvekili İlyas Sami Efendi ve arkadaşları ‘Sevr’i Lozan’a çeviren ORDU’YA Meclis’in şükranlarının bildirilmesi’ni önerdiler.


Öneri oybirliği ile kabul edildi. Büyük Millet Meclisi Orduları olmasaydı, Anadolu ve Trakya, sekize bölünecek, Türkiye ebedi denetim altında zavallı bir devletçik olacaktı.


Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Ordusunu kuran ve zaferi sağlayan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisini de yücelten bir karar aldı.”






Bugün; İktidar ile Türk Silahlı Kuvvetleri ilişkilerine baktığımızda; ne yazık ki yüreğimiz kan ağlamakta…


Bir “Darbe Tehdidi” tutturulmuş…


Bence darbe tehdidi değil, “Darbe Paranoyası ” var… Ve bundan siyasal çıkar sağlama amacı var.


Bu paranoya gereği, Orduya yöneltilen düşmanca saldırılardan Merhum İsmet İNÖNÜ’NÜN DE nasiplenmesi elbette kaygı verici…


Şükredelim ki Mustafa Kemal Atatürk’e açıkça saldırma cesaretini hala bulamadılar…


Bilmezler mi ki:


İsmet Paşanın arkasında: Yemen var… Filistin cephesi var.


Kurtuluş Savaşı Kahramanlıkları, Mudanya, Lozan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu, Devrimlerin gerçekleştirilmesi ve uygulamaları var.


Dahası, Milli Mücadele gibi Kutsal bir İsyanın Millet İradesine dayandırılması var. Bu anlayışın neresinde sivil diktatörlük olabilir ki!


İkinci Dünya Savaşı belasından uzak tutma var…


Ülkeyi yeniden imar var…


Ve devleti Demokrasiye geçirme var…


Hırsızlık duymadık.


Gemicik duymadık.


Villacıklar duymadık…


Oğulları vardı, sünnet hediyesi avantası da duymadık.


Eşek yükü ile yolsuzluk dosyası da yoktu.


Askerine de halkına da Türkiye Büyük Meclisine de, Devletin Kurumlarına da saygısı tamdı.


Laiklik karşıtı eylemlerin hükümlüsü değil, Laikliğin kurucusu idi.


Halkı, din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek hükümlüsü de asla olmamıştır.


“Bu ülkede namussuzlar kadar namuslularının da cesur olması gerektiğini” söyleyen de odur… Belki de bugünler için seslenmiştir.


Bop. Eşbaşkanlığı gibi bir görevi elinin tersi ile iterdi.


İhanet, Devleti ve Ülkeyi satma gibi ithamların da hedefi hiç olmamıştı…


Devlet olanaklarını da yandaşlarına peşkeş çekmemişti…


Ülkenin Varlıklarını da Özelleştirme adı altında har vurup harman savurmamıştı.


Başka devletler tarafından kullanılmak ya da deliğe süpürülmek gibi bir ZİLLETİ DE HİÇ KİMSE KENDİSİNE YAKIŞTIRAMAZDI.


Elbette Türk Milleti’nin gözünde herkesin bir değeri vardır: İsmet Paşa’nın da; Müslüman rakiplerini bile acımasızca katleden “ Gülbettin Hikmetyar’ın önünde diz çöküp yalvaranların da…


İşte bu nedenlerden dolayı, Türkiye Cumhuriyeti de, Türk Demokrasisi de ve TAM BAĞIKSIIZLIK TA, CUMHURİYET HALK PARTİSİZ ASLA VE KAT’A DÜŞÜNÜLEMEZ…






Ahmet AVCI


26 OCAK 2010






20- İZMİR'İN İŞGALİ; ÖNEMİ VE ANLAMI!

Ahmet AVCI
03 MAYIS 2010
İZMİR


İZMİR’İN İŞGALİ; 15 MAYIS 1919
ÖNEMİ VE ANLAMI…


YUNANİSTAN’A İŞGAL İZNİNİN VERİLMESİ

Birinci Dünya Savaşı sonrasında; Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla, Yunanlılar, Megali İdea adı verilen “Büyük Yunanistan” yaratma düşünün gerçekleşmesinin artık çok yakın olduğuna inanmışlardı.
Megali İdea: Tüm Ege adaları ile Ege bölgesindeki İonia’yı ve Pontus adı verilen Doğu Karadeniz kıyılarını, tüm Trakya’yı ve İstanbul’u kapsayan büyük bir devlet kurma hedefidir.
Yunanistan; Osmanlı devletine karşı Yunan yarımadasında 1821’de başlayan isyan sonunda 1829’da bağımsızlığını kazanmış ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopartılan topaklarla genişlemişti…
1913 ikinci balkan savaşından sonra da Batı Trakya dışında (Bulgaristan almıştı.) bugünkü sınırlarına erişmiş, Ege’de de On iki ada dışındaki tüm adaları elde etmişti. (İmroz ve Bozca ada hariç)
Bu devletin, yöneticilerinde, ölçüsüz bir genişleme tutkusu vardır. Genişlemek için tarihi kurcalayıp dururlar. “Büyük Yunanistan Ülküsü” en ateşli temsilcisini Giritli Elefteriyos Venizelos’ta bulmuştur.
Birinci Dünya Savaş’ının başlamasıyla; Ülkesini büyük savaşın dışında tutmaya çalışan Kral Konstantin’in tersine Başbakan Venizelos, İngilizlerin yanında yer almak için sabırsızlanmaya başlamıştır.
 Birçok Yunan subayı, Alman İmparatoru Wilhem’in kız kardeşi ile evli olan Konstantin’in Alman casusu olduğuna inanmıştır.
Krala bağlı askerler ile Venizelos’a bağlı “Milli Savunma” (Etniki Amyna) adlı örgütün yandaşları mücadele etmeye başlamışlardır.
Sonunda Kral Konstantin, oğlu Aleksandros lehine tahttan çekilmek zorunda kalmış ve Yunanistan’dan ayrılmıştır. 
Yunanistan, artık görünen zaferden pay almak için savaşa katılacak Avusturya ve Bulgaristan’la savaşacaktır.
Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra; yapılacak genel barışın temel ilkelerini saptamak üzere 1919 yılı Ocak ayında Paris’te; İtilaf devletleri ona bağlı olan devletlerin (27 devlet) katıldığı büyük bir konferans toplandı. Doğal olarak bu konferansa dört büyük devlet egemendi. İngiltere, ABD, Fransa, İtalya idi.
Savaş sırasında yapılan plana göre; Anadolu’nun Ege ve Akdeniz bölgeleri, İtalyanlara bırakılmış ise de İngiltere artık; İtalya gibi güçlü bir devlete söz konusu bölgelerin verilmesini kendi çıkarlarına aykırı bulmaktadır.
Bu nedenle de Batı Anadolu’nun büyük bölümü güçsüz ve sürekli İngiltere’nin güdümünde bulunabilecek Yunanistan’a verilmeliydi.
Böylece; İtilaf Devletleri safında 1917 ortalarında Birinci Dünya Savaşına giren Yunanistan’a verilmiş söz de yerine getirilmiş olacaktı.
Yunan isteklerini Paris Konferansı’nda Yunanistan Başbakanı Venizelos yürütmüştü.
Venizelos, Konferans’a verdiği raporda, İstanbul dâhil bütün Trakya’nın ve Bandırma’dan Güney’e çekilecek düz çizginin batısında kalan bütün toprakların Yunanistan’a verilmesini, ayrıca Karadeniz’de bir Yunan “Pontus devleti” kurulmasını istemişti.
Venizelos;  gözlerini Batı Anadolu’ya dikmiştir. Savaşta yaptığı hizmetin karşılığını istemektedir.
 Ona göre;
a) Yunan anavatanının bir parçası olan tüm Trakya kendisine verilmeliydi.
b) Arıca Ege bölgesi de kendisinin doğal hakkı idi.
 Şöyle ki;
            Tarihsel bakımdan, Yunan Uygarlığı Batı Anadolu’da kurulmuş ve gelişmiştir. Anadolu’nun Batı Bölgesi bu bakımdan hep Yunanlı kalmıştır.
            Ayrıca Wilson ilkelerine göre de bu bölgenin Yunanistan’a bırakılması gerekir. Çünkü bu bölgede ki halkın çoğu Rum’dur. 
Wilson İlkeleri; Her ulusun kendi istediği yönetimi kurabileceğini söylüyordu. Mademki Ege’de çoğunluk Rumlarda idi öyle ise orada Yunan yönetimi kurulmalıydı.
Her yönden son derece anlamsız ve saçma olan bu gerekçelerin ikincisi ayrıca yalandı.
            Etkili konuşması, verdiği yanıltıcı bilgiler ve tüm dünyaya yayılmış, Yunanlı zenginlerin desteği ile kendilerine göre yeni bir dünya kurmağa çalışan bilgisiz politikacıları ve ileriyi göremeyen diplomatları etkilemişti.
İngiltere’nin Yakındoğu petrollerinin ve pazarlarının paylaşılması sırasında, bir ajan-devlete, olası bir Türk kıpırdanmasın bastıracak jandarmaya ihtiyacı vardır.
İngiltere Amerika’yı da ikna eder. Fransızlar da; Almanya’dan elde edecekleri çıkarları düşünerek, itiraz edemez ve böylece İtalya yalnız kalır.
Ve İtalya, Akdeniz bölgesi ile yetinmek zorunda kalır.
Ve ilk büyük çatlak oluşur.
Konferansta; Mondros Mütarekesinin 7.maddesinin tüm Ege bölgesi için uygulanması ve bu iş için Yunanistan’ın görevlendirilmesi karalaştırılmıştır.
İngiltere Başbakanı Lloyd George, Yunanlıları gözüne kestirmiştir…
Kanlı ve uzun bir savaşa yol açacak olan düşüncelerini açıklar:
            “Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı, Yunanistan’dır.”

Ateşkes anlaşmasının gerçek yapısına uygun olmayan bu tutum gizlice İtalyanlar tarafından Osmanlı hükümetine bildirildi ise de herhangi bir şey yapılamamıştır.
            14 Mayıs akşamı, İzmir Metropoliti Hrisostomos, Efes Kilisesinde Rumlara müjdeyi yetiştirir:
            “Kardeşlerim, Mükâfat zamanı gelmiştir.”

                        İZMİR’İN İŞGAL EDİLMESİ:  15 MAYIS 1919
           
İşgal öncesinde İzmir’de ki 17. Kolordu K. ve Vali Vekili Nurettin Paşa işgale karşı tedbirler alıp, Müdafaa-i hukuk cemiyetinin kurulmasına yardım edince İtilaf devletleri Osmanlı hükümetine baskı yaparak Nurettin Paşanın yerine Ali Nadir Paşayı, Valiliğe de Kambur İzzet bey’in atanmasını sağlamışlardır.
Yeni Vali İzmir’deki milli örgütlenmeyi engellemeye çalıştı. Ancak bölge halkı tehlikenin farkında idi.
Halk, işgalden bir gece önce Bahri Baba parkında toplanarak, İşgal girişimini protesto ettiler. REDD-İ İLHAK ilkesini ortaya attılar.
            14 Mayıs günü İtilaf devletleri İzmir’in kritik noktalarına asker çıkardılar ve 15 Mayıs 1919'da Yunan birlikleri İzmir’e çıktı.
Ve katliama da başladı.
İlk Türk kurşununu Hasan Tahsin attı.
Bu kahraman ve Zito Venizelos diye bağırmayan Albay Fethi Bey öldürüldü.
Bu arada şehirde rast gele öldürülenlerin sayısı bilinmiyor.
Ayrıca; Yunan mezalimini tasvip etmeyen ve tenkit eden Yunan Albayı Mazarakis de yunan askerlerince öldürüldü.
            Ege’de acı kanlı dönem başlamıştır.

            İZMİR’İN İŞGALİ ANADOLU’DA UYUYAN DEVİ UYANDIRDI. BU; ÖZELLİKLE İŞGALİ EN ÇOK DESTEKLEYEN İNGİLİZLERİ PİŞMAN EDECEKTİR…

             İŞGALİN ÖNEMİ:

            İzmir’in Yunanlılarca işgali, oluş ve sonuç bakımından birtakım gerçekleri de ortaya koymuştur.
Şöyle ki:

  1. Osmanlı Hükümeti, Ordusu ve Halk işgal karşısında büyük bir gaflet ve acizlik göstermiştir.
Böyle olmasa idi, işgal yine de önlenemezdi, ama enerjik bir davranış; hiç değilse işgal sırasında meydana gelen faciaları önleyebilir, İzmir’deki 17. Kolordu ve 56. Tümen karargâhları ve birliklerinin dağılmadan daha gerilere çekilmesini sağlar, önemli ölçüde silah ve malzemeyi kurtarabilir, işgal olayını uzun süre İzmir şehrinde tutabilirdi.
İzmir’in işgal edileceği açıkça belli iken hatta gazetelerde bile yazılırken Osmanlı Devleti hiçbir önlem almadığı gibi, İzmir’e de gerekeni yapabilecek Vali ve Komutan atamamıştır.
Vali Kambur İzzet’in “İşgalin yalan” olduğuna ilişkin açıklaması 15 Mayıs günkü Köylü gazetesinde yayımlanıyordu.
Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’da 14/15 Mayıs gecesi, tüm subayları evlerinden getirterek kışlada toplamıştı. Bu da Komutanın basireti (!) idi.
Böylece Kolordu subayları hep birlikte, işgali kışla penceresinden izlemişler; fakat ne haysiyetlerini ne de canlarını kurtarabilmişlerdir.
            Yunanlılar, 15 Mayıs günü, bir kısmı er olmak üzere, 30-40 askeri nedensiz olarak öldürmüşler, 60 askeri de yaralamışlardır.
            O gün Milletin ve Ordunun; şerefi, haysiyeti, gururu, Kordon boyunda, kaldırımlarda sürüklendi ve çiğnendi.
            14/15 Mayıs gecesi İzmirlilerin gösterdikleri çaba bile acı tablonun oluşmasını önleyemedi.

            2. İzmir’in işgali, Yunanistan’ın hak iddia ettiği Batı Anadolu topraklarını ilhaka hiç de hazır ve layık olmadığını göstermiştir.
            Türkler tarafından bir direniş gösterilmediği halde, Yunanlıların işgal günü İzmir’deki davranışları, bir devlet gücüne yakışmayacak ölçüde çirkin ve korkunçtur.
Gazeteci Hasan Tahsin’in attığı bir tabanca kurşunu, Yunan birliklerini çileden çıkarmış, şehrin birçok yeri savaş alanına döndürülmüştür.
Hükümet Konağına kışlaya ve evlere rast gele ateş açılmıştır.
Silahlı yerli Rumların da katıldığı bu askeri harekette yalnız bir taraf silah kullanmakta idi.
Yerleşmek üzere gelen istilacı bir gücün, bu davranışı yanlıştı.
            Yunan askerinin İzmir’e gelişi, bir devlet gelişi değildi. Buradaki Türklere bir tebaa işlemi yapılmayacağı belli oluyordu.
Uzun süredir hazırlanan ve tahrik edilen İzmirli Rumlar ise, istilacı güçlerin karşılayıcıları iken, bir anda öncü kuvvet oluvermişlerdi.
            Büyük ve eski medeniyetin varisi olan bu küçük devletin, hak iddia ettiği Batı Anadolu topraklarını ilhaka hiç de hazır ve layık olmadığı ilk günden anlaşılmıştı.
Yunanlılar, eski İyonya’ya yeni bir düzen değil, kin ve zulüm getirmişlerdi.
Bu nedenle Türk-Yunan çatışması son derece çetin ve kıyıcı olacaktı.

3. İşgalin niteliği ve oluş biçimi Türkleri uyarmış ve tehlikenin büyüklüğünü göstermiştir.
Mütarekeden sonra, İstanbul’un işgali, resmi çevrelerce, kaybedilmiş bir savaşın sonucu olarak kabul ediliyor ve geçici sanılıyordu.
Güneydeki Fransız ve İngiliz işgalleri ve Doğuyu tehdit eden Ermeni kuvvetleri, yerel tehlikeler olarak görülüyordu. Doğu Karadeniz bölgesini hedef alan “Rum Pontus” devleti iddiaları henüz söylenti olmaktan öte bir anlam taşımıyordu.
İzmir’in aniden Yunanlılarca işgali, Türkler üzerinde şok etkisi yarattı.
İzmir’deki Yunan işgali, yayılmayı ve kalıcı olmayı hedef alan bir görünümdeydi.
Aslında bu işgale tepki, aynı şiddetle, ani ve yaygın olmadı.
Mustafa Kemal Paşa’yı düşündüren ve endişelendiren bu ölü dönem neyse ki uzun sürmedi.
İstanbul Mitingleriyle ve Mustafa Kemal Paşa’nın da uyarmalarıyla, Anadolu’nun değişik yerlerinde yapılan mitinglerle şaşkınlık havası silinmiştir.
Yunan Birlikleri, İzmir’den içerilere doğru ilerledikçe, her tarafta tehlikenin büyüklüğü daha iyi anlaşılmıştır.
Batı Anadolu’da ki olaylara seyirci kalan hükümetin güçsüzlüğü de ayrıca, bir geçeği ortaya koyuyordu: Artık bu hükümetten bir şey beklenemezdi.

İŞGALİN ANLAMI:

İşte bu iki gerçek, Kuvayı Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadelenin kolaylaştıran faktörler olmuştur.
Şöyle ki:

  1. İzmir’in İşgali, Anadolu İhtilalinin doğmasında olumlu bir etki yapmış ve İhtilali çabuklaştırmıştır.
İdeolojik bir yönü olmayan Anadolu İhtilali, Mustafa Kemal’in kafasında, Siyasi sistemi, değiştirerek ülkeyi kurtaracak yeni bir rejim kurmayı hedeflediğinden, İzmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilal liderlerinin çok işine yaramıştır.
    • Halka "dış düşmanı"  hedef göstererek devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak olanak ve fırsatını vermiştir.
    • Sonra da bu organizasyonu, ülke haklarını korumayan hükümete karşı işletmek, Anadolu İhtilalinin stratejisinin temelini oluşturma fırsatını vermiştir.
İzmir’in işgali, Mustafa Kemal Paşa’ya bu fırsatı vermese idi, ihtilalın en büyük dayanağı olan Orduyu bile İstanbul yönetiminden ayırmak zor olurdu. O durumda, mevcut güçleri, bir ihtilal eylemine sokabilmek için, bu ölçüde net olmayan başka gerekçeler bulmak gerekecekti.
İyi bir rastlantı ile İzmir’in işgali ile Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması zaman bakımından da denk düşmüştür.
Fırsatlardan yararlanmayı bilen ihtilal lideri, ilk aşamada, Ülkeyi düşman işgalinden kurtaracak kişi rolünde görülmüş ve ihtilalcı kimliğini gizlemiş olmasına karşın, İzmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine kullanmıştır.
Durum böyle olmasa idi, Hükümetin ASİ ilan ettiği, ordu ile ilişiği kesişmiş bir Osmanlı eski paşasının arkasından gidecek pek az babayiğit çıkardı.
1919 Türkiye’sinin koşulları, böyle bir ihtilal için fazla elverişli değildi.

  1. İzmir’in işgali, Türk İstiklal Savaşının gerçek cephesini ve savaşılacak asıl düşmanı ortaya koymuştur.
Kuzeydoğu sınır bölgesinden (BATUM; KARS; ARDAHAN), İngilizler çekilmişler ve yerlerini Ermeni kuvvetlerine bırakmışlardı. Bu cephede yalnız Ermenilerle savaşmak söz konusu idi.
Güney de ise İngilizler, Antep, Urfa Maraş gibi birkaç yeri işgal etmişler ve sonra da Fransızlara bırakmışlardı.
İtalyanlar, büyük bir işgalci güç olarak görünmüyorlardı. Antalya ve Konya’da bulundurdukları küçük birlikler,  fazla bir endişe yaratmıyordu.
İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolu’nun değişik yerlerinde bulundurdukları kontrol subayları ve Samsun ve Ankara gibi bazı yerlerdeki küçük işgal birlikleri, bu devletlerin Türkiye ile yeni bir savaşa girişmeyeceğine gösteriyordu.
Zaten savaş sonrası durumları gereği; İngiltere, Fransa ve İtalya’nın yeni bir savaşı göze alamayacakları belli olmuştu.
Büyük devletler, yenilmiş Osmanlı Devletine zafer programlarını, siyasi yollarla ve hazırlıkları süren barış antlaşması ile kabul ettireceklerin umuyorlardı.
Fakat Yunanlıların önemli güçlerle Anadolu’ya çıkmaları, kendirline verilen bölgeyi kendi topraklarına katmak için gerekirse savaşmak niyet ve karında olduklarını belli etmişlerdi.
Türkiye her şeyden önce, kendi topraklarından bu küçük devleti atmak zorunda idi. Bunu yapamadıktan sonra, büyük devletlerin emellerine karşı durulamazdı.
Öyle ise; Türk kurtuluşunun sağlanması için girişilecek kurtuluş savaşının asıl cephesi Batı Anadolu’da kurulmuş demekti. Dolayısıyla savaşılacak düşman da belli olmuştu.
Türk Kurtuluş Savaşının planı bu gerçeğe göre hazırlanabilirdi.

Böylece İzmir’in Yunanistan tarafından İşgali Kurtuluş Savaşının hem gerekçesini,  hem hedefini, hem de yöntemini belirlemiştir.

Kaynaklar:
1.    Turgut ÖZAKMAN: Şu Çılgın Türkler.
2.    Sabahattin Selek: Anadolu İhtilali…
3.    Alev COŞKUN: Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay








NÖBETÇİ MİLLET!

Ahmet AVCI



Aziz Atam, NÖBETTEYİZ…






NÖBETÇİ MİLLET






Yaradan hey Yaradan!


Dört yıl değil bin yıl geçse aradan


Sensin ateş diye kanımızdaki


Sesin ışık diye önümüzdeki!


Ey yanımızdaki


Beş on mermere, bir avuç toprağa sığan


Sınırsız mavi umman hey!


Yeni kıyılar bulur, yeni yarlar kazardın


Sen her köpürüp taşmanda;


Her konuşmanda


Milletin alın yazısını yeniden yazardın...






Bakışların inanmayanı ezerdi


Sağ kolun bir tırpana benzerdi:


Başlardı yurt tarlasında düşüncenin hasadı.


Cümlelerin ya örsten kalkardı


Ya çıkardı kından.


Başak saçların sarkardı harman alnından:


Halk, biçilmiş ekin gibi, düşerdi dizlerine.


Milyonlar katılırdı sözlerine


Mıknatısa koşan zerreler gibi.


Köhne kanaatler, köhne küreler gibi


Sözünde çarpışıp düşerdi.


Tam sustuğun gün kıyamet oldu


Tam konuştuğun anlarsa mahşerdi:


Rab, gökte "dinleyin" derdi meleklerine;


Yıldızlar girerdi yeni mahreklerine;


Nehirler kavuşurdu yeni denizlerine:


Halk biçilmiş ekin gibi düşerdi dizlerine.


Şimdi nöbetçi olmak için Anıtkabrine


Tamamlayabilmek için tavafını


Sarmış yalın kılıçlar gibi etrafını


Tutuyor nöbet...






Bu millet:


Bu, vaktiyle ayaklarını ummanlar yalayan,


Bu, üç kıtayı atının nallarıyla damgalayan,


Bu, Timur'u, Atilla'yı, Oğuz'u


Bu, Yıldırım'ı, Fatih'i, Yavuz'u


Bu, seni yetiştiren ulu millet.


Vakar ve haysiyetle dimdik


Uyanık, tetik


Anıtkabrinde tutuyor nöbet.


Dünya dönüp dolaşıp


Boğazlaşıp dalaşıp


Er geç ve ancak


Milli misaklarda karar kılacak.






Ey en büyük usta!


Düşünen olmadı bu hususta


Senden evvel ve senden ileri.


İlk müjdeyi, ilk haberi


Senden almıştı cihan


Ta o zamandan


Anlayamadığına yansın.


Sen, dünyanın dönüp dolaşıp geleceği


Uğrunda milyonların seve seve öleceği


En büyük maksat için


Dünyaya ilk karşı koyansın.


Nasıl içimizdeysen bütün varınla


İşte öylece dünya davalarındasın!


O ışık saçların, o alev sözlerinle


O gök gözlerinle sen.






Ey ıssız geceler içinden


Bize eşsiz sabahı getiren!


Ey asırlardır dul bayrağın eşi,


Ey gece yarılarımızın güneşi,


Ey ışık saçlar,


Ey yele kaşlar,


Ey çekilmiş hançer bakışlar,


Ey fikri döven şakaklar,


Ey kalem parmaklar,


Ey ay-yıldızlı el,


Ey en güzel,


Ey en büyük,


Ey Atatürk!


Getir dudaklarını bir bir alnımıza koy,


Dağlansın ateşinle bu soy.


Oy Atatürk oy!






İrkilmez Ata çocuğu irkilmez:


Zaptedilmez, Atam, zaptedilmez


Biz varken senin hisarının burçları:


Bakışlarımız kılıç uçları,


Bekliyoruz devrimini biz.


Çökmeyeceğiz diz...






İsterse hayat zehrolsun,


İsterse refah kahrolsun,


İsterse kurşun düşsün yanımıza, belimize,


İsterse geçinmek için, bir dilim


Kuru ekmek geçmesin elimize.


Halel gelmez bizim ateşimize;


Dünya düşse peşimize,


Yer sarsılsa yerinden,


Ne senden geçeriz, ne senin eserinden...










~ Behçet Kemal ÇAĞLAR ~














Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar