25 Ağustos 2011 Perşembe

66- BÜYÜK TAARRUZ'DA KOCATEPE

Ahmet AVCI
26 AĞUSTOS 2011
SEFERİHİSAR

BÜYÜK TAARRUZ’DA KOCATEPE: 26 AĞUSTOS 1922

Sakarya Meydan Muharebesi ile Yunan Ordusunun Taarruz gücü kırılmış ve sıra Anadolu’nun Yunan Ordusundan temizlenmeye gelmişti.
Kurtuluş Savaşını başlatan Mustafa Kemal ve arkadaşları; 19 Mayıs 1919 tarihinde başladıkları yürüyüşte; hedeflerinin bir aşamasına daha ulaşmışlardı. Hatta üç yüz yıldır gerçekleştirilemeyen TAARRUZ harekâtına başlayacaklardı…
Bu aşamaya ulaşmak kolay olmamıştı. Osmanlı Yönetimine rağmen, Güçlü düşmanlara rağmen, hatta başarıya inanmayan kimi komutanlara, Meclis üyelerine rağmen, yoksul ve yorgun Halk’a rağmen bu HAREKÂT’A başlanacaktı…
Emperyalistlerce, özellikle de İngiltere tarafından desteklenen, sayısı ve donanımı daha iyi olan Yunanistan Ordusuna, beklemediği yerde, beklemediği zamanda ve beklemediği kuvvetle vurulacaktı.
Ordu eğitilmiş, donatılmış ve taarruza hazır hale getirilmiş, Halk da Meclis te bu son vuruşa hazırlanmaya çalışılmıştı.
Tüm hazırlıklar sonunda 26 AĞUSTOS 1922 günü Büyük TEARUZ’UN başlatılması kararı verilmişti…
Başkomutan ve diğer komutanlar 25/26 Ağustos gecesi KOCATEPE’DE toplanmışlardır…
Tan ağarması beklenmektedir:


30 Temmuz 2011 Cumartesi

65-GENELKURMAY BAŞKANI NEDEN İSTİFA ETTİ!

             GENELKURMAY BAŞKANI VE KUVVET KOMUTANLARI NEDEN İSTİFA ETTİLER!
            29 TEMMUZ 2011 Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır…
            Genelkurmay Başkanı ve Üç Kuvvet Komutanının Onurlarını ve kurumsal kimliklerini koruyarak, Hükümete: “Ben sizinle çalışmak istemiyorum, emrinizde çalışmak istemiyorum” demeleri, diyebilmeleri küçümsenecek ya da hafife alınabilecek bir olay değildir…
            Genelkurmay Başkanı Orduya yayımladığı VEDA MESAJINDA; Şu anda 173'ü muvazzaf, 77'si emekli olmak üzere 250 general/amiral, subay, astsubay ve uzman jandarma çavuşun hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunduğunu belirtmiş, şunları kaydetmiştir:
"Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek birçok hukukçunun da ifade ettiği gibi mümkün değildir.
Bu durum birçok defalar yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen, soruna yasal çerçevede bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır.
Haklarında henüz hiçbir kesin yargı kararı olmamasına rağmen, tutuklu bulunan 14 general/amiral ile 58 albay, hürriyetlerinin tahdit edilmesinin yanı sıra, mevcut yasalarımız gereğince bu yıl yapılacak Yüksek Askeri Şura'da değerlendirmeye girme hakkını kaybetmiş ve peşinen cezalandırılmıştır.
Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sürekli gündemde tutularak, kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlü yalan haber, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu durumun önlenememesi ve yetkili makamlar nezdinde yapılan girişimlerin dikkate alınmaması, Genelkurmay Başkanı olarak personelimin hak ve hukukunu koruma sorumluluğumu yerine getirmeme engel olduğundan, işgal ettiğim bu yüce makamda göreve devam etme imkânımı ortadan kaldırmıştır.”
            Evet, Koşaner Paşa, Hükümetin TUTUM VE DAVRANIŞI KARŞISINDA GÖREVE DEVAM ETME İMKÂNININ ORTADAN KALKTIĞINI BELİRTEREK GÖREVİNİ BIRAKMIŞTIR…
Bugün için asıl merak edilen konu şudur: Koşaner Paşa, GÖREVİ SÜRDÜRME İMKÂNI BULAMAMIŞ TA, ÖZEL PAŞA BU İMKÂNI BULACAK MIDIR?
NEREDEN BULACAKTIR? NASIL BULACAKTIR!
Meraktan öte, asıl korkulan da; YANDAŞ BASIN, YANDAŞ SAVCI, YANDAŞ YARGIÇTAN SONRA bir de YANDAŞ GENERAL OLGUSU MU KARŞIMIZA ÇIKACAKTIR?
Türk Ulusunun bu soruların yanıtlarını bilme ve öğrenme hakkı yok mudur?
3O TEMMUZ 2011

28 Temmuz 2011 Perşembe

64- SİLVAN ÇATIŞMASI'NIN ASKERİ VE SİYASİ SORUMLULARI!

 SİLVAN ÇATIŞMASININ ASKERİ VE SİYASİ SORUMLULARI!


14 TEMMUZ günü Silvan kırsalında bölücü teröristlerin saldırısı sonucu 13 Askerimiz şehit olmuştu.
Bu acı olayı, fırsat bilen, bölücüler ve yandaşları ile Türk Silahlı Kuvvetleri düşmanları iş birliği içinde askere hücum etmişlerdir...
Nerede ise "ASKERİN ORADA NE İŞİ VAR" denecek...
Genelkurmay Başkanlığı konuyu incelemiş ve 26 Temmuz 2011 günü gerekli açıklamayı da yapmıştır.
Bu açıklamada: “1’inci Jandarma Komando Tabur personelinin görevlerini, verilen emirler çerçevesinde üstün bir cesaret, gayret ve fedakârlıkla yerine getirdikleri tespit edilmiştir” saptaması yer almıştır.
Ancak, İçişleri Banı’nın açıklamasından öğreniyoruz ki: Çatışmaya giren Taburun Komutanı Binbaşı ve Bölük Komutanı Üsteğmen görevden alınmışlar…
Eski bir Asker olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri neden hala Terörle Mücadelenin baş görevlisidir anlayabilmiş değilim…
Bu görevin yasalarımıza göre sahibi Hükümet ve onun İçişleri Bakanıdır…
Ama görülüyor ki bu Bakanlık sorumlu gibi değil de denetçi gibi davranmaktadır…
Müfettiş görevlendirerek, TSK hakkında inceleme yapabilmektedir.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

63- NASIL HATIRLANMAK İSTERSİNİZ!

Posta kutuma bir ileti düştü...
Bir internet alıntısı idi, yazarı de belli değildi, ama beni derinden etkiledi...
"HATIRLANMA ŞEKLİNİZ"
BİR doktorun; hastası ile onun torunu arasındaki konuşmaya tanık oluşunu ve ninenin dünya görüşünü yansıtan bir yazı.
Paylaşmak istedim.
Ya siz nasıl "HATIRLANMAK İSTERSİNİZ!"
Bu karamsar ortamda bunları düşünmek belki bizleri de bir ölçüde rahatlatır...


HATIRLANMA ŞEKLİNİZ…

"Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?" sözleri hasta odasında yoğun sessizlik yaşanmasına neden olmuştu. Geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı ilkokula yeni başlamış torunu ve kızı ziyarete gelmişti. Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta sorun yaratmış, kısa süreli ziyaret için izin koparmışlardı.
Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu.
Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak
"Şimdi değil, iyileşip eve döneceğim, merak etme. Hemen ölmeyeceğim.
Ama er veya geç hepimiz öleceğiz" dedi.
Torun yanıttan pek tatmin olmuş gibi değildi.
        - Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz.
Dedemi çok özledim ben.
        -Merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar ama hepten yok olmazlar.
        Torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü.
Sonra "Peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu. Anneanne önce bana, sonra kızına baktı.
Torununun saçını okşayarak;
              -Bir şekilde aramızda oluyorlar, ölenler. Kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemin orada yanımda olduğunu bilirim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım.
Nerede bir rüzgâr saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, sevinirim.
        -Peki, sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne?
        -Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.
        Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.
        -Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.
        -Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?
        -Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. İlk çocuğunu çabuk büyütmeye çabaladı. Kendince başardı da. Ama hepimizden uzak soğuk, ağır biri oldu çıktı, büyük torunum. Şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti.
        -Neden böyle oldu?
        -Ne yazık ki, kızım da diğerleri gibi zamane annelerinden oldu. Çocuğunu en iyi şartlarda, en iyi okullarda en iyi eğitim ile yetiştireceğim diye tutturdu. Çocuğun almadığı ders kalmadı neredeyse. Bale, piyano, tenis, yüzme dersleri yetmedi kolejlerde okuttu. Onunla birlikte ders çalışıp sınavlara birlikte girdi sanki. Şimdi adı sanı duyulmuş kolejlerden birinde okuyor. Ama hepimizden uzaklaştı. Derslerinden başka oyun bilmeyen soğuk ağır biri oldu.
        Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu.
Yastıklarını düzelttim.
        -Zamane anneleri böyle oluyor, işte. Çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. Hâlbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Hele bir sarma sarsınlar da göreyim ben onları. Bu kez de "o kadar emek verdim, kimseye yedirtmem" diye tutturur bunlar.  Sanki analarından böyle gördüler.
Hayat kolaylaşıp hızlandıkça her şeyin aynı kolaylıkla yapılacağını sanıyor bu zamane anneleri. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. Onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.
        -Yani?
         -Çocuk bu, yetiştiği ortamdaki insanlara anne babasına benzeyecek elbet.
Çocuk onlara benzemeye başladıkça anneler kendi beğenmediği yönlerini çocuklarında görüp kızıyor, nerede hata yaptıklarını bulmaya çabalıyorlar.
İkinci çocukta ise o ilk heves kalmıyor da öyle kurtarıyor onlar kendilerini.
          Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha özgür olgunla şıp aileye daha çok benzediğini anlattı.
            Birkaç gün sonra hastamızın başucunda suluboya bir resim vardı. Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı, resimde. Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;
              -Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey. Resimdeki kız kendisiymiş. Karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.
              Gözleri dolmuştu. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. "Torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş. Daha ne olsun?" dedi.
            Öğle arasında bahçeye çıktım.
Yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
Hatırlanma şeklinizi, karşınızdakiler değil, sizin yaşamda bıraktığınız izler belirleyecek...

19 Mayıs 2011 Perşembe

62-TORUNUM İLAYDA'NIN "19 MAYIS"LA İLGİLİ KONUŞMASI

“19 MAYIS” GÜNÜN ANLAM VE ÖNEMİ!
Sayın Okul Müdürüm, Değerli Öğretmenlerim, Sevgili Arkadaşlarım;
Bugün sizleri Samsun’dan Türkiye’nin vatansever insanlarını selamlayan Atatürk’ün taşıdığı duygularla selamlıyorum.
Bugün İzmir’e kadar elden ele gelecek olan Mustafa Kemal’in yaktığı kurtuluş meşalesinin 92. Yıldönümünü kutluyoruz.
Bugün Millet’imizin tarih sahnesine adını yazdırmak için tüm onur ve asaletiyle ortaya çıktığı gündür.
Bugün ayrıca yeni Türk devletinin Atatürk’ün rehberliğinde dünyanın çağdaş milletleri arasında yer edinmesinin de yıl dönümüdür.
İstanbul Hükümeti’nin 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirdiği Mustafa Kemal Paşa’ya verdiği görev Doğu Karadeniz Bölgesinde ki asayiş ve güvenliği sağlamak ve Erzurum da ki 9. Kolordunun askerlerinin terhis edilmesini, silahlarının teslim alınmasını sağlamaktı. Oysa Mustafa Kemal Paşanın amacı yurdumuzu işgalden kurtarmak ve yeni bir bağımsız devlet kurmaktı.
Karanlık bir dönemde yaşayan Osmanlı paramparçaydı. Ekonomisine el konulmuş, orduları dağıtılmış, iletişim tamamen ortadan kaldırılmıştı. Türkler öz yurdunda vatansız kalmıştı. Samsun’un genel görünümü böyleydi.
19 Mayıs gençlik; gençlik gelecek demektir. Atatürk Türk gencine ‘‘Sizler yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni hep takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar’’ demişti.
Muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda olan biz Türk gençlerine Atatürk çok değer vermiştir. Gözünü kırpmadan geleceği bize emanet eden Ata özgür bir geleceğe giden dikenli çalılarla kaplı yolu kendi rehberliği ile aydınlık bir yola dönüştürmüştür. Bizim en büyük görevimiz bu yolu yönümüzü değiştirmeden yalanlara ve aldatmalara kanmadan ilerlemektir.
Biz Atatürk’ün gençleri, yarının bekçileri yere sağlam adımlarla basmalı, umudumuzu kaybetmemeli, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı için elimizden geleni yapmalı, her sene yeniden Ata’ya verdiğimiz sözü hatırlamalı ve büyük bir gururla dile getirmeliyiz.
Gençliğin Ata’ya cevabında da söylediğimiz gibi bu vatan için canını verebilecek olan bizler, Sen’in yokluğunu bu vatanın her yerinde hissederken bize böyle bir günü hediye ettiğin için en içten dileklerimizle sana teşekkür ederiz ATAM…
                                                                                               İlayda Deniz Memiş
                                                                                                        8-A 587

18 Mayıs 2011 Çarşamba

61- SEÇİME GİDERKEN, ÜLKE BÖLÜNÜYOR, BÖLECEKLER!

SEÇİME GİDERKEN,
ÜLKE BÖLÜNÜYOR,
BÖLECEKLER!…

Öcalan, neye dayanarak hükümete 15 Haziran’a kadar süre vermiştir?
Öcalan’a seçim sonrası için, kim ve ne vaat etmiştir?
Öcalan, “İÇ SAVAŞ” tehdidi ile Türkiye Cumhuriyeti devletine meydan okumaktadır.
Kalkınan gelişen, ileri demokrasiye geçen, hayallerin gerçek olduğu ülkemizde bu da neyin nesi?
2002’den bugüne neler değişti…
Öcalan da bölücü siyaset yapan Kürt siyasetçiler de hep 15 Haziran ya da seçim sonrasını baz olarak almaktadırlar…
Bölücüleri, ülke düşmanlarını ve siyasi uzantılarını anladık da bölücüler doğrultusunda kalem oynatan sözde aydınları anlamakta zorlanıyoruz…
Türk Silahlı Kuvvetlerine bu düşmanlık neden?
TSK pusu kurmuş, öyle mi?
TSK’nın kendisine verilen “terörle mücadele” görevini nasıl yerine getirmesini isterdiniz?
Habur’da olduğu gibi törenle mi karşılanmalıydı teröristler? Hatta çadır mahkemesi mi kurulmalıydı?
Demokratik özerklik, iki bayrak,  iki dil taleplerinin önünde kimileri gibi saygı ile eğilmesini mi isterdiniz?
Kendinize gelin, Asker şehit verir, suçlu ilan edilir. Terörist öldürür suçlu ilan edilir…
Siz kimden yanasınız?
Bu Millete bu Vatana ve Türk Silahlı kuvvetlerine olan düşmanlığınız nereden kaynaklanıyor?
Pkk’nın eylem yapacağını önceden yazanlar bile eylem gerçekleştikten sonra yapılan eylemi TSK’ ya YÜKLEME uyanıklık ve hainliğini gösterebilmektedirler.
Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” diyerek, Türk Milleti tanımını yapmıştı. Anayasamız da “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne VATANDAŞLIK bağı ile bağlı olan herkes diyerek, tüm vatandaşları birinci sınıf saymıştır. Bu ülkede kim Kürt kökenlilere farklı işlem yapmıştır?
ABD’ye güvenerek hangi toplum bağımsızlık kazanabilmiştir. Hangi ülkeye DEMOKRASİ gelmiştir.
Terörist cenazelerini almak için devlete kafa tutalar, evlat acısını içinde duyanlar, evlatlarının terör örgütüne katılmasını neden önleyemediler? Evlatları sağ iken, neden terör örgütünün elinden almaya çalışmadılar? Ya da böyle bir şeye kalkışabilirler miydi?
Hükümetin terörist başı ve yandaşları ile görüşmeler ve pazarlıklar içinde olduğu iyice açığa çıkmıştır.
Milletten gizlenen bu görüşmelerin ülkemize nelere mal olacağını anlamak için artık kâhin olmaya da gerek kalmamıştır.
Toplum şimdiden ayrıştırılmıştır, bölünmüştür, öyle parçalanmıştır ki artık bir araya getirmek de son derece güçleşmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki bölücü Kürtler, eşit hak değil İMTİYAZ istemektedirler…
Geçmişte yapılan analizlerde:
  1. Kürt isyanının bastırılması,
  2. Kürdistan denilen bölgesinin ülkeden ayrılması,
  3. Bugünkü durumun devam etmesi gibi üç seçenek ortaya konurken, bugün artık üçüncü seçenek yerini “egemenliğin paylaşılması” seçeneğine bırakmıştır.
Seçime giderken, oy verecek seçmenler olarak, kendimize gelmeli ve ülke gerçeklerini göz önüne almalıyız… Ve partileri yeniden incelemeliyiz…
BDP, planlarını ortaya koymuş ve terör kozunu da ileri sürerek, seçim sonrasına kilitlenmiştir. Demokratik Özerklik perdesi altında ülkemizi bölme çabasını fütursuzca ortaya koymaktadır.
AKP, yaptıklarını referans olarak ortaya koyup seçime asılmakta, BDP ve Terörist başı ile görüşmesini sürdürerek, seçim sonrasında yapacağı anayasa vadi ile asıl niyetini gizlemektedir.
Ülkenin bölünmeye gidişini önemsemediği gibi BOP ya da ABD’nin bölgedeki taşeronluğunu sürdürmektedir.
CHP, yeni bir yapılanma ve silkiniş içinde olsa da İKTİDAR olma umudunu yaratamamıştır. Ülkenin bölünmesi yolundaki gelişmelerde de kesin tavrını ortaya koyamamıştır.
MHP, Milliyetçi görüşleri savunan bu parti, seçimde; baraj altında bırakılmak için hedef seçilmiştir.
İP, Ergenekon tertibinin mağduru olup, en gerçekçi ve milliyetçi politikayı ortaya koysa da görüşlerini savunacak olanaklardan yoksun bırakılmıştır.
Seçim ne yazık ki ülkemizde yeni bir umut yaratma olgusunu ortaya koyamamıştır.
Toplumdaki yaygın kanı, ülkemiz aleyhindeki tüm gelişmelerin, ABD ve AB kaynaklı olduğu yönündedir.
Sevr Antlaşması yeni biçimiyle önümüze konmuştur. Ve bugün için bu Antlaşmayı yırtıp atacak bir Mustafa Kemal de ne yazık ki görünmüyor…
Artık iş Türk Milletine düşmüştür. Bu Millet atasına layık olduğunu ortaya koymalıdır…
Evet, ülke bölünüyor, bölecekler. Bu tehlike, içinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal sorunların da önüne geçmiştir.
Seçim yaklaşırken oyumuzu vereceğimiz partiyi yeniden belirlemek gerekli diye düşünüyorum.
Saygılarımla… 18 MAYIS 2011
Ahmet AVCI

17 Mayıs 2011 Salı

60- AĞLASAM MI AĞLAMASAM MI? eski bir yazı...

          Ahmet AVCI                                                                     12 MART 2009


AĞLASAM MI AĞLAMASAM MI?


          Ülkemizi yöneten Siyasi Partinin Genel Başkanı, yine bir şiir okumuş, Elbistan Mitinginde:
“Söylesem mi, Söylemesem mi?” diye…
         
“Milletin sırtından doyan doyana,
          Bunu gören yürek nasıl dayana,
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana,
          Bilmem söylesem mi söylemesem mi?”

          Şiir merhum Âşık Mahzuni’ye ait. Adı da: Ağlasam mı?

Ağlasam mı?

Mevla’m gül diyerek iki göz vermiş,
Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı?
Dura dura bir sel oldum Erenler,
Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı?
Yoksulun sırtından doyan doyana,
Bunu gören yürek nasıl dayana,
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana,
Bilmem söylesem mi söylemesem mi?
Mahzuni Şerifim dindir acını,
Bazı acılardan al ilacını,
Pir Sultanlar gibi darağacını
Bilmem boylasam mı boylamasam mı?

Milletin sırtından doyanların kimler olduğunu bu halk gayet iyi biliyor.
Devletin ve Milletin varlıklarının ve değerlerinin nasıl har vurulup harman savrulduğunu da…
         
Konu soğandan açılmışken, Antalya’nın eski defterdarı Merhum Abdullah Çağlayan’nın 1941’de yazdığı aşağıdaki dizeleri görmezden gelmek olur mu?

"Bir soğan soyulurken yaşarıyor da gözler,
Hazine soyulurken aldırmıyor öküzler.
Hayâdan eser yoktur, beyhude bütün sözler.
Nafile inat etme hemen sallabaşını,
Uslu otur, hoş geçin, zıkkımlan maaşını”

Bu Hiciv den ötürü, Şair hakkında soruşturma açılmış, ama Cumhuriyet Savcılığı bu dizelerde bir suç unsuru bulunmadığı gerekçesi ile dava açmaya gerek görmemiş.
Ne yürekli Savcılarımız varmış bir zamanlar…

Namdar Rahmi Karatay, aşağıdaki dizeleri bugünlerde yazsaydı acaba başına neler gelirdi?

          “Pehpehlerle pohpohlarla çok itleri at yaptık,
Uçurduk da göklere alkıştan kanat yaptık.
Hiç yoktan başımıza koca saltanat yaptık,
Üstüne çul vursanız it onu kanat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.“


Konu şiir ve HİCİV olunca, Şair Eşrefi’ de unutmayalım.
1947’de doğan Şair Eşref, bir süre Kaymakamlık da yapmış ve taşlamalardan ötürü yönelen baskılardan kurtulmak için Mısır’a kaçmıştır.
Bakın ne diyor Şair:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardeşimi,
Gözlerim ebnâ-yı âdemden o kadar yıldı ki,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı...

İzin verirseniz, konumuzu Tevfik Fikretin  ünlü ’’Hanı yağma’’ sın dan bir kıta ile bitirelim.

     “Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak,
Yarın, bakarsınız, söner bugün çatırdayan ocak,
Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı pür-nevâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin...”

Sürçü lisan ettikse affola…

Ahmet AVCI
23ahmetavci@gmail.com


Blog Arşivi

Katkıda bulunanlar